Yahya Madra
Ara 23 2017

Erdoğan’ın siyasi hesabı ne?


Erdoğan’ın kısa ya da orta vadede siyasi hesabı, ya da oyun planı, ne? Ya da, şöyle soralım, böyle bir oyun planı var mı?

Ahval’de kısa süre önce yayınlanan yazısında Mark Bentley bu soruları soruyor ve Erdoğan’ın, bir yanda büyümeyi sürdürmek için faiz oranlarını ekonomiyi canlandıracak kadar düşük tutmak, öte yanda düzeltici bir daralma pahasına Türk Lirası’nı devalüasyondan korumak ve enflasyonu denetim altında tutmak gibi iki çelişen politika arasında kaldığını anlatıyor.
 
Her ne kadar “gelişen” ve “gelişme ihtimali olan” pazarlarda yüksek gelir arayışında olan küresel bir likidite fazlası olsa da, Türkiye’nin jeopolitik olarak ve otoriterliğe doğru kayışı risk primini artırıyor.

Başka bir deyişle, yalnızca yabancı sermaye girişinin yapısı giderek daha kısa vadeli (portföy yatırımı) olmaya başlamadı; aynı zamanda Türkiye’ye yatırım yapma isteğinde olanlar artık daha yüksek gelir beklentisi içindeler.
 
Yüksek getiri talebi, kendini Türk Lirası’nın yaşamakta olduğu değer kaybında ifade ediyor. Buna karşılık olarak Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası Türk Lirası devalüasyonunu önlemek istiyorsa, enflasyonu denetim altında tutmak için faiz artırımı yapması gerekiyor. (Türkiye’nin endüstriyel üretimi çoğunlukla ithal ara mallara bağlı, ki bu da Türk Lirası’nın değer kaybetmesinin hızla fiyat enflasyonuna dönüşmesi anlamına geliyor.)
 
Ancak, böylesi düzeltici bir ekonomik daralma, Erdoğan'ın kısa vadeli siyasi hesaplarıyla çelişiyor. Erdoğan'ın siyasi geleceği, eğer seçimler erkene alınmazsa, 2019'da gerçekleşecek olan yerel, genel ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazanmasına bağlı.

Ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde kazanmak için, % 50 artı bir seçmeni bulması gerekiyor. Ve birçok siyaset yorumcusu gibi, o da seçim başarısının anahtarının ekonomik büyümenin sürdürülmesi olduğuna inanıyor. Devalüasyonu önlemeye yönelik ihtiyatlı bir faiz oranı artırımı ekonomiyi yavaşlatacaktır ve Erdoğan böylesi bir riski göze almak istemiyor.
 
Mark Bentley, yatırımcıların Türkiye'ye yatırım yapmadan önce iki kez düşünme nedenlerinden birinin Olağanüstü Hal olduğunu belirtiyor. Olağanüstü Hal’in Erdoğan'ın giderek artan otoriteryenleşmesinin ve yetkeci olduğu ölçüde kaçınılmaz olarak yanlış yapmaya eğilimli davranışının bir ibresi olarak işlev gördüğü ölçüde bu yorum doğru olabilir.

İçinde bulunduğu bu genelleşmiş anomi halinde Türkiye, her gün ortaya çıkan yeni bir krize karşı günü kurtaracak kararlar alıyor izlenimi veriyor.  

Sermayenin asıl endişesi demokrasi değil, belirsizlik ve istikrarsızlıktır. Tam da bu yüzden, otoriteryenleşme ancak bu belirsizlik ve öngörülemezlik halini kesifleştirdiği ölçüde sermaye için bir sorun olur.
 
Yine de, tüm yaptığı hatalara rağmen Erdoğan, seçmenlerin yaklaşık % 40'ını elinde tutmaya devam ediyor gibi görünüyor.

Evrensel gazetesinde yayımlanan bir değerlendirme yazısında, Foti Benlisoy, Türkiye'de toplumsal güçlerin mevcut dengesini "Bonapartist" olarak nitelendiriyor; bir yanda birleşik bir cephe oluşturma iradesi gösteremeyen burjuvazi, hegemonyasını tam olarak kuramıyor ve ülkeyi istediği gibi yönlendirecek hamleleri yapamıyor.

Öte yanda (emekçi sınıflar dahil olmak üzere) geniş halk kitleleri de karşı-hegemonya kurabilecek kuvvete sahip değil. Erdoğan işte tam da bu “toplumsal atalet” ve “takatsizlik” tablosunun üzerinde bir “Bonapart” olarak yükseliyor
 
Bu açıklama iyi bir başlangıç noktası olmakla birlikte, Erdoğan'ın orta vadede bu "kötü" dengeyi nasıl yeniden üretebildiğini açıklamıyor.

Gülen ile iş birliği bozulduktan sonra Erdoğan muhtemelen Obama yönetiminin önerilerini takiben, ama temelde zaman kazanmak için yüzünü Barış Süreci'ne döndü.

Ancak aynı zamanda Gülen ve tayfasının saldırılarına karşı kendini koruyabilmek için bürokrasiyi yeni kadrolarla yeniden örgütleyebileceği yeni ittifaklar aramayı da ihmal etmedi.
 
Günün sonunda, Erdoğan, milliyetçilerle (MHP ve Vatan Partisi) ittifak kurmak zorunda kaldı, çünkü HDP onun başkanlık sistemi tasarısında küçük liberal ortağı olmayı reddetti.

Veya daha soyut bir şekilde söylemek gerekirse, AKP ve HDP'nin Barış Süreci’ne ilişkin beklentileri birbirlerini dışlıyordu: AKP için barış, Kürdistan'ın Erdoğan'ın pastoral vesayeti altında Türk kapitalizmiyle bütünleşmesi; HDP içinse barış demokrasinin derinleşmesi, özerkliğin artması ve öz-yönetimin kurumsallaşması anlamına geliyordu.
 
30 Ekim 2014'teki tarihin en uzun süren Milli Güvenlik Kurulu toplantısı ile 15 Temmuz 2016’daki başarısız darbe arasında bir noktada -muhtemelen HDP'nin 6 milyon oy aldığı 7 Haziran 2015 seçimlerinden hemen sonra- Erdoğan kendini, askeriyenin ve adli bürokrasinin bazı kesimleri ile bir anlaşma yapma ihtiyacını duyacak kadar zayıf hissetti.

O noktadan itibaren, Alman anayasa hukukçusu (ve bir dönem Nazi Partisinin üyesi de olmuş) Carl Schmitt'in (1888-1985) 1921 yayınlanan Die Diktatur adlı kitabında tanımladığı biçimiyle, "komiseryal (koruyucu) diktatörlüğünün" keyfine bakıyor.
 
Carl Schmitt’e göre “diktatörlük” anayasal düzenin bir parçası olarak düşünülebilir: Anayasal bir cumhuriyetin, kuşatma altına düştüğü noktada (ister harici olarak başka bir ulus tarafından isterse dahili bir devrimci sınıf ya da grup tarafından olsun) kendini koruyabilmesi için hukukun askıya alındığı bir Olağanüstü Hal’in ilan edilebilmesini mümkün kılan bir anayasal hükme sahip olması gerekir.

Bu Olağanüstü Hal altında devletin üç kolunu (yasama, yürütme, yargı) denetimi altında toplayan bir “diktatör”ün, sonrasında cumhuriyeti anayasal düzene yeniden döndürmek şartıyla, oluşan tehdidi defedebilmek için “komiseryal” (koruyucu) bir işlev ifa etmesi gerekir.
 
Öyle görünüyor ki, Türk burjuvazisi ve milliyetçileri, Erdoğan'ı bu zor zamanlarda Cumhuriyet'e yol gösterecek ama eninde sonunda anayasal düzenin normal işleyişini yeniden tesis edecek bir "koruyucu diktatör" olarak görüyor.

Ancak Erdoğan’ın süreç içinde yaptığı hamleler, onun daha çok Schmitt'in "egemen (kurucu) diktatörlük" olarak adlandırdığı işlevi yerine getirdiğini düşündürüyor.

Görevi anayasal düzeni yeniden sağlamak olan “koruyucu diktatör”ün aksine, “egemen” bir diktatör halkın iradesinin kendinde vücut bulduğunu iddia ederek, Olağanüstü Hal’i anayasal düzeni değiştiren bir pencere olarak kullanır, Schmitt’e göre.
 
Erdoğan bir egemen. Sadece “reis”liğini yaptığı Olağanüstü Hal, Schmitt’in tanımlandığı manada anayasal düzeni değiştirme hedefi etrafında örgütlendiği için değil.

Daha önemlisi, Olağanüstü Hal’i, Kürt siyasi hareketinin özyönetim iradesini Cumhuriyet’in üniter varlığına bir tehdit olduğu algısı etrafında örgütleyip sürdürebildiği için bir egemen, Erdoğan. Erdoğan, ancak Türk burjuvazisi ve milliyetçileri onu “koruyucu diktatör” olarak omuzlarında yükselttikleri sürece “egemen” olmaya devam edebilir.
 
Şu ana kadar, yorumcular Erdoğan'ın siyasi başarısının ekonomi alanındaki başarısının bir işlevi olduğunu savundu. Bugün, tam tersi bir durum söz konusu gibi görünüyor: Ekonomiyi zorlukla da olsa ayakta tutan yaptığı siyasi hamleler gibi gözüküyor.

Bana göre Erdoğan'ın siyasi hesabı budur. Kuşkusuz hedeflerine ulaşıp ulaşamayacağı birçok etkene bağlı ve süreç içinde yanlış gidebilecek birçok şey var. Bununla birlikte, önleyici etkenlerin hiçbiri, Erdoğan’ın şirketleştirilmiş egemenlik (şirket-devlet) tasarısına karşı hakiki bir siyasi seçeneğin inşasının yerini tutamaz.