Prof. Binnaz Toprak

Gidişata dur demek için ne yapılmalı?

Onaltı yıldır ülkeyi yöneten AKP’nin ‘metal yorgunluğunu’ anlamak için partinin 2002 programının okunmasını öneririm. Demokrasimizi ileri götürmek, toplumsal barışı sağlamak ve Türkiye’yi Avrupa Birliği’ne üye yapmak üzere yola çıktıklarının belirtildiği bu programdan 2017 yılına gelindiğinde geriye kalan, bunların tersini yapmaya soyunmuş bir AKP iktidarı.

Türkiye artık uluslararası siyaset bilimi literatüründe ‘illiberal demokrasiler’ kategorisinde değerlendiriliyor. Bundan kastedilen, demokrasinin asgari kriteri olan seçimlerin yapıldığı, ancak bağımsız yargı, düşünce özgürlüğü, özerk basın/akademi, yönetimde liyakat/şeffaflık/hesap verilebilirlik, güçlü sivil toplum örgütleri gibi demokrasinin diğer ögelerinin var olmadığı rejimler.

Seçimlere indirgenmiş olan AKP’nin demokrasi anlayışı tam da bu ‘illiberal demokrasiler’ tanımına uygun. Üstelik, seçilmiş milletvekilleri ve belediye başkanlarının tutuklanmaları ya da istifaya zorlanmaları, bu minimum kriterin bile delindiğini göstermekte.

AKP iktidarının toplumsal muhalefeti hiçe sayan, muhalif olan tüm kesimlere baskı uygulayan  politikaları 1 Kasım 2015 seçimleri sonrasında ciddi bir ümitsizliğe yol açmıştı. 7 Haziran 2015 seçimlerinde AKP ilk kez seçimleri kaybetmiş, ancak muhalefet partilerinin  hükümet kurmayı başaramaması bu ümitsizliği daha da pekiştirmişti.

Demokrasi için Birlik (DİB) hareketi tam da bu dönemde, Haziran 2016’da kurulmuştu. Amacı, dağınık olan muhalefeti birleştirmekti.  Başlangıç Bildirgesi eşit yurttaşlık; barış; inanç/siyasi görüş/yaşam tarzına karşı tarafsız ve saygılı devlet; kadına ve cinsel kimliklere karşı şiddetin önlenmesi; kentlerin/ tarihi ve doğal varlıkların/diğer canlıların yaşam alanlarının korunması gibi ilkeleri vurguluyordu.

Bileşenleri bu ilkeleri benimseyen partiler, kadın ve LGBTİ örgütleri, kent savunması ve çevreci topluluklar , sendikalar, meslek odaları ve akademisyenler ile basın/yayın kuruluşlarının temsilcilerinden oluşuyordu. Ekim 2016’da düzenlenen kurultay ile OHAL ve KHK’lar/başkanlık sistemi/ inanç özgürlüğü ve barış olmak üzere dört temel mücadele alanı belirlenmişti.

DİB’in kurulduğu 2016 yılına kıyasla bugün daha vahim bir tabloyla karşı karşıyayız. ‘Türk tipi başkanlığın’  tek adam rejimiyle sonuçlanacağı uyarısı gerçeğe dönüştü. AKP’nin sayısal çoğunluğu karşısında zaten etkili olamayan Meclis, İç Tüzük değişikliğiyle iyice etkisiz kılındı. CHP’nin de desteğiyle dokunulmazlıkları kaldırılan HDP’nin eş başkanları ve milletvekilleri tutuklandı.

CHP’nin bu tarihsel hatası kendi milletvekilinin de tutuklanmasıyla sonuçlandı.  Yargı AKP iktidarının vesayeti altına girdi. 15 Temmuz 2016 darbe girişiminden sonra darbede bilfiil rolü olanları yargılamak üzere ilan edilen OHAL, darbeyle ilişkisi olmayan, ancak AKP/Gülen cemaati ortaklığı sırasında cemaate yakın duran binlerce kişinin tutuklanmasına, mallarına el konmasına, işlerini kaybetmelerine yol açtı.

Diğer yandan, ne cemaatle ne de darbeyle ilişkisi olan ya da cemaati destekleyen ancak darbe planlarından habersiz gazetecilerin/akademisyenlerin/işadamlarının darbecilikle suçlanarak tutuklanmalarıyla sonuçlandı.

Suç ispatlanıncaya kadar kişilerin suçsuz sayılacağı, tutuklanan kişilere insanca muamele edileceği, derhal avukatlarıyla görüştürülecekleri, neden tutuklandıklarının kendilerine açıklanması gerektiği v.b. temel hukuk kuralları gözardı edildiği gibi, hakim önüne çıkarılmadan tutukluluk bir ceza yöntemi olarak benimsendi.  

Türkiye bugün insanların fikir beyan etmekten korktuğu, komşularıyla kavgalı, Avrupa Birliği üyeliği askıya alınmış, Batılı devletlerle kriz yaşayan, bunun sonucunda ekonomik olarak giderek zayıflayan, Türk lirasının dolar ve euro karşısında eridiği, turizm gelirlerinin gerilediği, Suriye ve Irak gibi ülkelerle sınır ticaretinin ortadan kalktığı, kutuplaşmış bir halk ve gelecek açısından kaygı veren boyutlarda  eğitimli insan sermayesini beyin göçüyle kaybetmeye başlamış bir ülke.

Muhalifleri susturmak üzere kurgulanmış AKP iddiasının aksine Türkiye’nin ‘beka sorunu’ yabancı güçlerden değil, bizzat AKP’nin bu politikalarından kaynaklanıyor.  

MHP’nin desteğiyle referandumda yüzde altmışlarda, yetmişlerde bir ‘evet’ oyu bekleyen AKP’nin yüzde elli bandını zar zor yakalaması, bir bakıma yıllardır yürüttüğü bir stratejinin bumerang etkisiyle gelip kendisine çarpması sonucunda oldu.

Muhalefetin dağınıklığından yararlanan  ve her seferinde iktidara gelmesini sağlayan ötekileştirme stratejisinin içerdiği sakınca referandumda ortaya çıktı:

Kendi seçmenini konsolide etmek üzere kurgulanmış bu strateji AKP karşıtlarını da konsolide etti. Referandum sonuçları, muhalif gruplar birleştiği takdirde AKP’nin iktidarı kaybedebileceğini gösterdi.

Gidişata dur demek isteyenler açısından önemli soru, bu birlikteliğin 2019’a giderken tekrar nasıl oluşturulacağı ve genişletileceği.

Demokrasi için Birlik hareketi bir yandan OHAL ve KHK ‘ların kaldırılması için çaba harcarken, 2019 seçimlerine giden süreçte muhalefeti birleştirmek için de çalışacak. Bu süreçte referanduma kıyasla daha zorlayıcı bir eşikle karşı karşıyayız.

Seçimlerde siyasi partilerin kendi başlarına hareket etme eğilimlerini frenlemeleri, liderlerin AKP karşısında tek başlarına seçimi kazanabilecekleri hayaline kapılmamaları, normal koşullarda ideolojileri yanyana durmalarını engelleyen partilerin ve taraftarlarının bir modus vivendi sağlayarak karşılıklı tavizlerle anlaşabilmeleri, daha da önemlisi tüm bu aktörlerin gelecek tahayyüllerinin birbirine yakınlaştırılması gibi konuların nasıl gerçekleşebileceğini şimdiden tartışmak zorundayız.

Tüm bu konularda DİB gibi sivil toplum oluşumu ve örgütlenmelerinin katkıları çok önemli.

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar