Ali Yurttagül
Haz 29 2018

İki Türkiye ve Avrupa’nın çaresizliği

Doğrusu Avrupa Birliği’nin (AB) Erdoğan’ın seçim zaferini bu kadar sert bir kararla yorumlayacağını beklemiyordum.

Ya susar, ya da Erdoğan’a başarılar diler ve demokratikleşme beklentilerini dile getirirler diye düşünüyordum. Seçim sonuçlarını değerlendiren AB Bakanlar Konseyi’nin Gümrük Birliği müzakerelerini askıya aldığını okuduk.

Türkiye’nin Avrupa değerlerinden hızla uzaklaşmasının, hukuk devleti, temel haklar konusunda yaşanan gelişmelerden derin kaygı duyduklarını vurgulayan açıklama, basın özgürlüğü ve akademisyenlere karşı uygulanan baskıları da gerekçe gösteriyor.

İlginç, eleştiri dolu bu kararın arkasında seçim sonuçları ile yerleşen Türkiye’nin yeni siyasi mimarisi yatıyor. Anlaşılan Brüksel bu seçimleri kalıcı bir anti demokratikleşme süreci olarak okuyor.

AB kararını doğru okuyabilmek, Türkiye’nin geleceğine ışık tutmak için üç beş satırla da olsa bu yeni yapının ana özelliklerine değinerek iki Türkiye ve Avrupa’nın çaresizliğine geçelim.

Yürütme, yasama ve yargı artık tümden Erdoğan’a bağımlı. Kuvvetler ayrılığı zaten çok güçlü değildi, artık tümden ortadan kalktı diyebiliriz. Parlamenter demokratik bir yapıdan söz etmek mümkün değil artık.

Parlamento yürütmeyi denetlemek yetkisinden tümden yoksun olduğu gibi, yasama tekelini de yitirmiş bulunuyor. Başkan artık kararnameler ile yönetme hakkına sahip.

Türkiye artık hukuk devleti değil. Hakimleri ve savcıların Erdoğan ve ekibinin siyasi iradesine teslim edilmiş, uymak zorunda olduğu bir düzen. Son yıllarda yolsuzluk üzerine hiç bir haber işittiniz mi? Türkiye’de yolsuzluk olmadığı için değil.

Hiç bir polis veya savcın gözleri önünde gerçekleşen yolsuzluk üzerine gitmeye cesaret edemediği için. “Yolsuzluk hırsızlık değil” artık, Sezar’ın hakkı. Adli yapı Suruç’ta yaşadığımız gibi, polislerin gözleri önünde gerçekleşen linçleri bile görmüyor, göremiyor.

Türkiye’de artık özgür bir basın olmadığı gibi, Erdoğan gibi düşünmeyen, icraatlarını eleştiren yüzlerce gazeteci ve yazar, ya tutuklu, ya da aranıyor veya yüzlerce dava ile yüz yüze bırakılmış durumda. Binlerce akademisyen işinden olmuş, sorgulanıyor.

Türkiye’nin Ahmet Altan, Ali Bulaç, Selahettin Demirtaş, Nazlı Ilıcak, Osman Kavala gibi simaları ve daha yüzlerce insan tutuklu. Niçin? Erdoğan tutuklayın dediği için. Başka bir Türkiye hayal ettikleri için.

Ekonomide de durum pek farklı değil. Erdoğan haklı. Yüksek faizler ekonomimiz için, enflasyon halkımız için kötü.

Ama hem yüksek enflasyonun, hem de bununla yükselen faizlerin kendi politikasının sonucu olduğunu görmüyor, görmek istemiyor. Günah keçisi arayışında “dış mihraklar”, Batı demek istiyor.

İki Türkiye var. Kaybettiğini gören, inanan Türkiye yanında, kazandığını sanan bir Türkiye. Erdoğan ile kazanan bir azınlık yok mu? Var. Ama Erdoğan’a oy veren milyonlar kaybediyor. Bu tür yanılgılar başka ülkelerde daha vahim sonuçları ile de yaşandı.

Bugün Türkiye’de yaşanıyor, despotizm adım adım seçimlerle, halk desteği ile geliyor.

Konumuz, Avrupa neden çaresiz tespitine dönelim. Erdoğan’ın seçim zaferi ve sonuçlarını Brüksel ve başkentlerin çok iyi ve doğru okuduğundan şüpheniz olmasın. “Avrupa Türkiye’yi anlamıyor” gibi eleştirisel yazılar kaleme alan, Avrupa’yı, hatta Türkiye’yi okumaktan aciz uzmanlarımıza bakmayın.

“Avrupa” Türkiye’yi çok iyi okuyor, ama çaresiz.

Çaresiz çünkü Türkiye nasıl bir siyasi yapı ile yönetilirse yönetilsin, vaz geçilmeyecek, ihmal edilmeyecek kadar önemli bir ülke. “Avrupa” hiçbir komşusu ile Türkiye kadar yakın ve içi içe olmadı.

Seçimler Berlin, Amsterdam’da da yaşandı. Avrupa kendi topraklarında doğup büyüyen, ama demokrasi için değil, Erdoğan, despotizm için kornalar çalarak caddeleri tıkayan Türkiye’yi konuşuyor, çaresiz.

Doğru, “Avrupa” üyelik perspektifi ve müzakerelerde tutarlı, inandırıcı olmadı. Türkiye konusunda bölünmüş durumda ve ortak bir politikası yok. Sarkozy ile başlayan bu belirsizlik bugün çok daha etkin.

Aşırı sağ yükselişte. Tutarlı bir Türkiye politikası için şartlar bugün daha zor. Ama Türkiye ihmal edilmeyecek kadar önemli bir ülke ve Avrupa bu gerçeğin bilincinde.

Bu seçimler ile derinleşen çaresizliğin sanıldığı kadar derin olmadığını Bakanlar Konseyi kararı ile gördük diyebiliriz. Doğrusu bu kadar sert bir reaksiyon beklemiyordum. Son yıllarda, Türkiye ile varılan “sığınmacılar anlaşması” ile iki “teknik” dosya vardı masada; Gümrük Birliği Anlaşması ve Vize konusu.

Üyelik müzakereleri mi? Konu değildi. Müzakereler ruhunu yitirmiş bir cesetten ibaret artık. Namazını kılıp kılmamak sıkıntısı yaşıyoruz. Bu acı gerçeğin ışığında Gümrük Birliği ve vize konusu Türkiye ile ilişkiler açısından önemli iki dosya idi.

Anlaşılan AB için de ticari ve ekonomik ilişkiler açısından önemli Gümrük Birliği reformu da masada değil artık. Çiller ekibi tarafında çok kötü müzakere edilmiş bu anlaşmayı Ankara’nın iptal edebileceğini sanmıyorum.

Bu anlaşma sayesinde bugün Avrupa piyasasında satılan beyaz eşya veya televizyon gibi ürünlerin yarısı Türkiye’den geliyor. Anlaşmayı iptal etmek bu sektörlerin çökmesi, otomobil üretim ve ihracatının durması anlamına gelir.

Vize meselesi de teknik bir konu, Davutoğlu hükümeti devrilmese, vize 2016’da kalkmış olacaktı. Ve özünde çoktan çözülmesi gereken bir konu. Erdoğan tarafından tıkandı ve hala tıkanıyor. Ama Türkiye’de basın özgürlüğü, temel haklar konusunda elle tutulur, gözle görül gelişmeler olmadan bu dosyanın da gündeme gelmesi artık mümkün değil.

Ankara sığınmacılar meselesi ile verilen vize sözü yerine getirilmediği için, “tekrar sınırları açarız” tehdidini hayata geçirebilir mi diye soruyorsunuzdur. Sanmıyorum. Sadece Ankara vize konusunda verdiği sözleri yerine getirmediği için değil. Siyasi ve ekonomik ilişkiler açısından öngörülmesi zor bir süreci tıklayacağı için, Ankara çılgınlık yapmaz, yapamaz.

Can alıcı soruya, Avrupa ile mesela vize konusunda yakın bir gelecekte ilerleme mümkün mü gelince. Türkiye’de Erdoğan ile basın özgürlüğü, Kürt sorununda barış süreci, demokratikleşme mümkün mü sorusu bu.

Veriler ne yazık ki umut verici değil. Erdoğan’ın MHP bağımlılığı derinleştiği gibi, MHP’nin ılımlı kanadı kopmuş, İyi Parti’ye kaymış durumda.

Ne yazık ki, Erdoğan ile OHAL’in, baskı rejiminin, hukuksuzluk ve keyfiliğin, yolsuzluk ve ekonomide krizin derinleşerek süreceğini varsayanlar haklı çıkıyor.

Son yıllarda etkin bu politika Türkiye’de muhalefet ve kitlelerin mücadelesi aşılmadan Türkiye’nin düze çıkması zor görünüyor. Mümkün mü? Mümkün. İspanya’da, Yunanistan’da, Portekiz’de nasıl mümkün oldu ise Türkiye’de de mümkün. Ya Yunanistan ve Portekiz’de olduğu gibi rejim kendi politikası altında çöktüğü için, ya da İspanya’da olduğu gibi demokrasi mücadelesi kazandığı için.

Muhalefetin, barış, birlik, huzur arayışı ve yolunu ısrarla sürdürmesi tek çıkar yol.

Kazanırsak, Avrupa’da Helsinki sürecini, üyelik fikrini destekleyen güçlerin çaresizliği de biter.

Türkiye ezber bozar...

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar