Zülfikar Doğan
Haz 03 2018

İnce’yi dinliyorlar mı? Yüzde 50 faizli günler göreceğiz çocuklar…

“Manipülasyon, spekülasyon, dezenformasyon…” diye uzayıp giden sözcükler, ekonomideki son gelişmeler üzerine Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi başta olmak üzere, Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek, Maliye Bakanı Naci Ağbal gibi ekonomi yönetimindeki isimlerin yaptığı değerlendirmeler.

Önce Standart&Poor’s geçen ay Türkiye’nin kredi notunu “çöp” seviyesine düşürdü. Hazine 4 yıl önce S&P’nin sözleşmesini feshettiği için, yaptığı not değerlendirmelerinin ekonomi yönetimi için kıymeti harbiyesi kaale alınmıyor.

Ardından Moody’s ve Fitch Ratings’den peş peşe uyarılar gelmeye başladı. Dış borçlardaki yükseliş, borçların vade yapısı, bankaların ve özel sektörün patlama yapan döviz borçları, enflasyondaki tırmanış, kurlardaki oynaklık, cari açık ve dış ticaret açığı ile bütçe açığı ve hazine nakit açığında büyüyen makas, uyarıların nedenleri. Tabii bunlara, siyasi belirsizliklerden kaynaklı riskleri de eklemek gerek.

Moody’s, son açıklamasında, Türkiye’nin kredi notunu 6 ay süreyle izlemeye aldığını duyurarak, yeni bir not indiriminin işaretini verdi. Fitch ise bankacılık sektörüne yönelik risk uyarıları ardından, 25 bankayı “negatif izlemeye” aldığını açıkladı. 

Bankalar yasasının içerdiği yasak ve yaptırımlar nedeniyle takibe alınan bankalar açıklanamıyor. Ancak “fısıltı gazetesi” hemen işlemeye başladı. Türkiye’nin önde gelen kamu ve özel bankalarıyla, yabancı sermayeli-ortaklı bazı bankaların, izleme listesinde olduğu kaydediliyor.

2012’de Türkiye’nin kredi notunu BBB-  ile “yatırım yapılabilir-güvenilir ekonomi” seviyesine yükselten Fitch’le birlikte Moody’s de 2013 başında Baa3’le aynı notu verince,  dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan, Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan, Maliye Bakanı Mehmet Şimşek ve Ekonomiden Sorumlu Başbakan Yardımcısı Ali Babacan, bu kuruluşlara övgüler düzmüşlerdi.  

Uzun vadeli yabancı yatırımların ve sermaye girişlerinin hızlanıp artacağını dile getirmişlerdi.

Türkiye ekonomisi 1992’den 20 yıl sonra, 2013 başında, en yüksek kredi notuna ve güven derecesine ulaşırken, ne oldu da beş yılda bu notları ve ekonomik görünümü hovardaca harcayıp, yeniden dip noktasına vurdu? Yatırımcı güvenini sıfırladı, sermaye kaçışına zemin hazırladı. Yabancı para çıkışlarına kısıtlama ve ağır cezalar getirmek zorunda kaldı.

İktidar sözcüleri, beş sene önce övgüler yağdırdıkları derecelendirme kuruluşlarını şimdi, “hain, ajan, dış güçlerin maşası, komplocu, manipülasyoncu” vs. ilan ediyorlar. Yapılan değerlendirmelerin Türkiye ekonomisinin gerçekleriyle örtüşmediğini savunuyorlar.

Her üçü de 24 Haziran’da AKP listelerinde aday gösterilmeyen, bir anlamda siyaseten tasfiye edilen ekonomi yönetimindeki üç bakan (Zeybekçi, Şimşek, Ağbal), kendilerinin de dahli bulunan bugünkü ekonomik tabloyu savunmaya, pespembe göstermeye çabalıyorlar.

Kısa süre öncesine kadar Cumhurbaşkanı Erdoğan ile birlikte Merkez Bankası’na (TCMB), Bankalara, faiz konusunda en çok yüklenen, faizlerin düşürülmesi gerektiğini sıklıkla yineleyen Nihat Zeybekçi, TCMB faizleri 3 puan birden artırınca, “Merkez Bankamızın aldığı kararların sonuna kadar arkasındayız, en doğrusunu bilir ve yapar” diye alkışlayanların başına geçti.

TCMB’nin 23 Mayıs’taki olağanüstü Para Politikaları Kurulu (PPK) toplantısında kararlaştırdığı faiz artışı sonrasında mevduat faizleri yüzde 20’lere, kredi faizleri ise yüzde 30’lara doğru tırmanışa geçmiş durumda. Yüklü mevduat sahiplerine pazarlıklarla verilen “tezgâh altı özel ekstra faizler” de cabası.

Şimdi gözler 7 Haziran’daki TCMB Para Politikaları Kurulu’nun (PPK) yapacağı aylık olağan toplantıda. Olağanüstü toplantıdaki 3 puanlık artışla yüzde 16,5’a yükseltilen politika faizi, yüzde 18’e çıkan gecelik faiz ve yüzde 19,5 olan GLP faizi, piyasayı tatmin etmedi. Kurlardaki oynaklığı dizginlemeye yetmedi.  

O nedenle, bu hafta yapılacak rutin PPK toplantısından yeni artış beklentisi yüksek. Zaten faiz artışının ardından apar topar Londra’ya giderek, uluslararası kreditörlerle, sıcak para baronlarıyla masaya oturan Başbakan Yardımcısı Şimşek ve TCMB Başkanı Murat Çetinkaya’nın faiz artışlarının süreceği taahhüdünü verdikleri piyasada biliniyor.

Mehmet Şimşek, Moody’s’in açıklamasından sonra attığı İngilizce  twitte, bir yandan kararın haksızlığını vurgularken, diğer yandan seçimler sonrasında yapısal ve parasal politikalarda atılacak adımları aktardı. Enflasyonun önümüzdeki birkaç ayda “zirveye çıkacağını”  ifade eden Şimşek, Türkçe twitinde ise enflasyonu “tek haneye düşüreceklerini”  dile getirerek “içeriye ve dışarıya farklı mesajlar” verip, kendi kendisini tekzip etti.

Ancak, özellikle hazine nakit açığındaki aşırı büyüme, TCMB’nin GLP faizini yüzde 19,5’a çıkarttığı bir süreçte, kamu bankalarına yüzde 0,98 faizle konut kredisi kampanyası açtıran hükümetin yaklaşımı, Fitch’in 25 bankayı negatif takibe almasının yanı sıra, kamu bankalarının “görev zararı” nedeniyle hazine üzerine binecek ağır yükün finansmanı konusunda endişeleri büyüttü.

1994’teki 5 Nisan kararları ve Hazinenin yüzde 50 faizli 3 ay vadeli “sıfır vergili” bono ihracına mecbur kaldığı dönemle benzerlikler yaygın şekilde dikkat çekiyor. Hazine eski müsteşarı Mahfi Eğilmez kişisel bloğunda 1994 uyarısı yapan isimlerden birisi olurken, CHP İstanbul Milletvekili ve Genel Başkan Koordinatör Başdanışmanı Erdoğan Toprak,  hükümetin seçimler nedeniyle iyice çığırından çıkan para-döviz-faiz politikalarıyla, yakın gelecekte hazinenin yüzde 50 faizle borçlanmak zorunda kalacağı görüşünde.

Toprak, “Merkez Bankası’nın bile bankalara borç verme faizini 3 puan birden artırıp yüzde 16,5’a, gecelik faizi yüzde 18’e ve GLP faizini yüzde 19,5’a çıkarttığı bir aşamada, hükümetin emrindeki kamu bankaları, yüzde 0,98 ile konut kredisi dağıtarak, yandaş müteahhitleri finanse etmeye, iflastan kurtarmaya, konut stoklarını eritmelerine yardımcı olmaya mecbur ediliyor.

Merkez Bankası ve piyasa faiziyle, kamu bankalarının uyguladığı faiz arasındaki dev makasın faturası, görev zararı olarak hazineye yazılıyor. Hazine ise kamu bankalarının görev zararlarını karşılamak için daha yüksek faizle borçlanmak zorunda kalarak, gelecek 5-10 yılını ipotek eden ağır bir borç ve faiz yükü altına sokuluyor. Siyasi çıkar uğruna, hazineye ve bütçeye yıkılan tüm bedel, faiz, enflasyon, zam olarak halka ödettiriliyor.” dedi.

Erdoğan Toprak hükümete, dövize dayalı tüm kontratların, ihalelerin, hazine garantilerinin TL’ye çevrilmesi çağrısında bulunurken,  “Aksi halde 1994’de devletin batmamak için, 3 ay vadeli yüzde 50 net faizli hazine bonosu çıkarmak zorunda kalması gibi, Türkiye Hazinesi borç bulabilmek için yakında yüzde 50 faiz vermek zorunda kalacaktır “ iddiasını gündeme getirdi.

1994’te Doğru Yol Partisi (DYP) Genel Başkanı ve Başbakan Tansu Çiller hükümeti döneminde, faizleri aşağı çekmek ve Çiller’in seçimlerdeki “Herkese bir ev ve araba iki anahtar” vaadini hayata geçirmek için piyasalarla girişilen bilek güreşinde hükümet yenik düşünce, Hazine para bulabilmek için yüzde 50 faizli, 3 ay vadeli yüz milyarlarca liralık bono ihraç ederek borçlanmak zorunda kaldı.
Ardından açıklanan 5  Nisan kararlarıyla, TL dolar karşısında yüzde 73 devalüe edilirken, enflasyon yüzde 32 düzeyine yükseldi. IMF ile çok ağır koşullar içeren bir anlaşma imzalandı.

Kaderin garip cilvesi, o tarihteki yüzde 50 faizli bonoların mucidi olan Hazine Müsteşarı, şu anda İYİ Parti Genel Başkan Yardımcısı ve Meral Akşener’in baş ekonomi kurmayı Ayfer Yılmaz’dı.
CHP’li Toprak, IMF kapısını çalmadan önceki son durağın Londra’da uluslararası para babalarıyla masaya oturmak olduğunu belirterek, AKP iktidarının hızla bu noktaya ilerlediğini savunuyor.

İlk günlere nazaran meydanlarda dozu giderek sertleşen seçim kampanyalarında ekonomik tablonun sonuç üzerindeki etkisinin artacağı gözleniyor. Anketlerde ve kamuoyu araştırmalarında aday ve parti tercihleriyle ilgili yanıtların yanı sıra, öncelikli sorunlar sıralamasında ekonomik sıkıntılar ilk sıraya yükselmiş durumda. 

Ekonomiyi adalet-yargı ve eğitim sisteminden yakınmalar izliyor.
Ekonomi kulislerinde yüzde 50 faizin yaygın şekilde konuşulmaya başlanması, tablodaki karamsarlığı daha da büyütüyor.

Diğer yandan, CHP adayı Muharrem İnce’nin, kendisini telefonla arayan bir Amerikalı yetkilinin Gülen’in iadesi talebiyle ilgili dosyanın iade anlaşmasındaki koşulları karşılamadığını gündeme getirmesiyle başlayan tartışmalarda, Başbakan Binali Yıldırım’ın “Sayın İnce bunu çok net ve kesin bilgi olarak söylüyorum, seni arayan kişi Amerikalı değil, seni Amerikalıyım diye işletmiş” sözleri, İnce’nin telefonlarının dinlendiği kanısını güçlendirmiş durumda.