Cengiz Aktar
Haz 11 2018

Kabul edilemezi kabul edilir kılmak

“Çıksın aday ne demek yaa… Bu bile ona fazla. Çünkü aday olmanın da bir ehliyetinin olması lazım. Tutuklu mu bu adam, tutuklu, bitti. Bu kadar insanın ölümüne neden olan birisini önce ölenlerin ailesine sormak lazım. Yasin Börü’nün annesine sormak lazım ne düşünüyorsunuz. Bunların sırtında küfe yok. Parlamento bunlarla ilgili kararı bana göndermiş olsaydı ben bunu çoktan onaylardım.”

Erdoğan’ın Demirtaş’ı böylece hedef göstermesi üzerine alandan ‘idam’ sesleri yükseldi. Erdoğan bunun üzerine ‘Dedim ya size daha önce, parlamento bunlarla ilgili kararı bana göndermiş olsaydı ben bunu çoktan onaylardım’ yanıtını verdi.”

Muktedir çoktan zincirinden boşanmıştı, bugünlerde artık kendini aşmakla meşgul. “Eski” olarak tanımladığı Türkiye ile her dakika ve her konuda didişmeyi ve hesaplaşmayı sürdürüyor, yıllardır serdettiği hikâyeleri tekrar üstüne tekrar ediyor, palavralara artık maddî hatalar da dâhil oldu, siyasî rakiplerini hedef alan çıkışları yeni eşikleri aşarak “katli vaciptir” aşamasına geldi, küfür kıyamet 24 Haziran’a doğru ilerlemeye çalışıyor.

Aşağıdaki kutuda verilen Hitler’in Propaganda Bakanı Göbbels’in düsturunun rejim tarafından gayet sadık bir şekilde uygulandığını yıllardır görüyoruz.

Yukarıda alıntıladığım, HDP cumhurbaşkanı adayı Selahattin Demirtaş’a yönelik itham ve ölüm tehdidi Erdoğan gezegeninin, kendisi, ideolojisi ve cemaatiyle geldiği tüyler ürpertici noktayı çok iyi özetliyor.

Cemaatinin reisi yıllardır memlekete “yeni” olarak tanımladığı, şimdilerde muhalif safa geçmiş kimi kalemşorların daha ileri giderek “devrim” olarak tanımladığı bir zihniyeti dayatıyor.

Bu “yeni dünya” pek çoğumuz için infial uyandırıcı, isyan ettirici ve kabul edilemez. Tıpkı Göbbels’in patronu Hitler’in önce Almanya’ya sonra Avrupa kıtasına dayattığı “Yeni Düzen”in (Neuordnung) kabul edilemez olduğu gibi.

Ne var ki bu kabul edilemez sistemler birer sapkınlık, kolayca tedavi olacak bir hastalık, ya da kötü adamların saf ve temiz halklara pazarladıkları masallar değil.

Tam da kabul edilemezi kabul edilir kılmaya yönelik, cemaatleriyle uyumlu halde ilerleyen dört dörtlük söylemler bunlar. Ve esas, hukukçuların ve rejim propagandistlerinin tornasından çıkan söylemler...

Bunlar saray hukukçuları, rejim televizyonlarında boy gösteren ve her adaletsiz icraatı kabul edilir kılmakla görevli hukukçularla hukukçu olmayan gönüllü akıldanelerin tasarrufları.

Özünde “kabul edilemez olanı kabul edilebilir kılma paradigması” olan yeni hukukun en göze batan icraatı Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi denilen ucube. Saray kapısında hukukçu Burhan Kuzu, saray içinde hukukçu Mehmet Uçum’un mühendisliğini yaptığı yeni hukukun şaheseri.

Sistemin ne kadar hukukî, hatta çoğunluğun iradesine uygun varsayıldığı ölçüde bir o kadar da “demokratik” olduğunu vazeden her iki hukukçunun serdettiklerine yakından bakılmalı.

Misâlen Burhan Kuzu’nun “Her Yönüyle Başkanlık Sistemi” (Babıali Kültür Yayıncılığı, 2011, İstanbul) başlıklı kitabı, yazarın 1997’de aynı konuyu işleyen kitabının elden geçmiş halidir ve 2010’da Erdoğan’ın başlattığı başkanlık tartışmasına dayanak sağlamak amacıyla alelacele piyasaya sürülmüştür.  

Şöyle buyurur hukukçu:

“Dünyadaki genel eğilim iktidarın kişiselleşmesi (kişisel iktidar değil) yönündedir. Vatandaşların bu tür iktidar anlayışına sempati duyduğu gözlemlenmektedir. Bunun da nedeni bu tür bir iktidarla işlerin daha iyi yürüyeceğine ve sorumlunun daha iyi belirleneceğine inanılmış olmasıdır. Nitekim uygulamada bütün hükümet şekillerinde Başkanlık sistemine doğru bir kayma gözlemlenmektedir. Rusya bile bu sisteme yönelmiştir” (s. 127).

Tayyip Erdoğan’ın, önceki bir yazıda işlediğim “siyaset hukuku” zırvası da bu torbadadır.    

İlkin, seçim kazanan siyasetin diğer bütün olgulardan ve başta var olan hukuktan önce gelmesi, yani çoğunlukçuluk. Çoğunluğu elde eden siyasetten daha üstün, daha meşru hiç bir şey olmaması.  

İkincisi, kuvvetler ayrılığının reddiyesi. Buna göre siyaset yani kabaca yürütme, hukuk yani yargıdan ayrı düşünülemez. “Siyasetin hukuku” tamlaması, yeni hukuku siyasetin payandası olarak gördüğünün tescili

Üçüncüsü, siyasetin mutlak birincilliğini, yeni hukukun ise siyasetin ihtiyaçları uyarınca şekillenen ikincilliğini söylerken eski hukukun doğrudan doğruya siyasetin çöp kutusuna atılması.

Bu çerçevede başkanlık sisteminin, siyaset gereği, var olan hukuka dayatılması.

Ve dördüncüsü, bu siyaset hukuku denilen şeyin üzerine bina edildiği temel: Hukukdışılığın özündeki kurucu iktidar iddiası.

Bütün zırvalığına rağmen yeni ve siyasî hukukta şaşırtıcı bir şey yok, olmamalı. En mükemmel hukuk dahî, siyasetin etkisiyle şekillenen eksik adaletle malul bir toplumsal faaliyet değil midir?

Kabul edilebilir hukuk ile kabul edilemez hukuk arasındaki fark, ikincisinde adaletsizliğin eriştiği devasa çaptan başka bir şey değildir. Nazi hukuku ya da reisin yeni rejiminin yeni hukuku gibi…

Var olan hukukun dışında biçimlenen bu sistemin hukuksuzluğuna isyan etmekle yetinmek, kepazeliği ironi ve istihza ile karşılamak ne derece etkin, işte o belli değil.

Türkiye’nin güzide hukukçuları yıllardır rejimin icraatının hukuksuzluğuna vurgu yapıyor. Sosyal medyada rejimin her hukuksuz tasarrufu alay konusu oluyor. Rejim günün birinde yok olunca hatadan dönülecek, doğru yol bulunacak...

Elbet hukuksuzluklara işaret etmek, yapılan hukuksuz icraatın çetelesini tutmak ilerisi için hayatî önemde.

Ancak bunu yaparken var olan, carî, kabul görmüş ve başka iktidarlarca dayatılmış hukukun ihlâlinin de bir hukuk (adalet değil) iddiasında olduğunu akıldan çıkarmamak gerekiyor.

Öbür türlü Erdoğan rejimini sapkınlık olarak görüp, yarattığı devasa çöküşün nedenlerini anlamamız mümkün olamaz.

Hitler Almanyası için de uzun yıllar bu işlevsel tahlil geçerliydi, ancak Nazi hukukunu, hukukçuların saf değiştirerek yarattığı tahribatı anlamak için yeterli değildi.

O yüzden Türkiye’de yıllardır usul usul ve elbirliğiyle kabul edilemezi kabul edilir kılan yeni hukuku ciddiye almak gerek.

Ciddiye alınmalı ki 24 Haziran veya 8 Temmuz sonrasında reis ve rejimi memleketin başına külliyen çöreklenirse neye maruz kalacağız, layıkıyla kavranabilsin…

Alınmalı ki Selahattin Demirtaş’a savrulan itham ve ölüm tehdidiyle zirve yapan bu sinsi kanserle mücadele doğru yürütülebilsin…

Göbbels Prensipleri

“İnsanların beyin tembelliğini gördükçe, her istediğimizi yapabiliriz”

“Yalan söyleyin, mutlaka inanan çıkacaktır. Olmazsa, yalana devam edin”

“Bir şeyi ne kadar uzun süre tekrarlarsanız, insanlar ona o kadar fazla inanırlar”

“Bir insana yalan olsa bile bir söylemi sürekli tekrarlarsanız, o söylemin nereden geldiğini unutur ve kendi fikri gibi benimser ve savunur”

“Söylediğiniz yalan ne kadar büyük olursa o kadar etkili olur ve insanların o yalana inanması da o kadar kolaylaşır”

“Halkı her zaman ateşleyin, asla soğumasına ve düşünmesine izin vermeyin”

“Halk büyük yalanlara, küçük yalanlara göre daha çabuk inanır”

“Hatalı olduğunuzu ya da yanlış yaptığınızı asla kabul etmeyin”

“Asla rakibinizin üstün bir yanı olduğunu kabul etmeyin”

“Yargı devlet hayatının efendisi değil, devlet politikasının hizmetkârı olmalıdır” “Bana vicdansız bir medya verin, size bilinçsiz bir halk sunayım”

“İlk sözü kim ne kadar güçlü ve bağırarak söylerse, o kazanır”