Koskotas Bakanlığı’ndan, Çiller, Yılmaz ve Erdoğan’a: Kutsal Mabed’i verir mi?

Türkiye gerçekten çok zengin bir ülke. Devlette öyle. 1976’da başlayan gazetecilik yaşamım boyunca tanık olduğum, yolsuzluk dosyaları, usulsüzlükler, ihale vurgunları, banka ve banker soygunlarıyla, milletin gasp edilen yüz milyarlarına rağmen,  ülke hâlâ ayakta.

Artık yolsuzluklara karşı “aşılanmış” bir konuma gelmiş durumdayız. Toplumda “çalıyorlar ama çalışıyorlar” anlayışının  kabul görmesi sayesinde, yakın ve orta vadeli gelecekte bir değişim beklentisi eriyor, tükeniyor.

Daha öncesini, gözünü AKP ve Erdoğan ile açan bugünün genç kuşakları anımsamayacağı, kişileri tanımayacağı ve olayları algılayamayacağı için, en fazla 30 yıl öncesinden, bazı köşe taşlarını aktardığımızda, bugünü anlamak ve olacakları öngörmek daha anlamlı olacaktır.

Rahmetli Turgut Özal’ın Anavatan Partisi (ANAP) hükümetleri döneminde kurduğu bütçe dışı fonlar, rant ve vurgun adreslerine dönüşmüştü. Toplu Konut ve Kamu Ortaklığı İdaresi adıyla kurulan ve bugün içinden TOKİ’yi, Savunma Sanayii Müsteşarlığı’nı, Özelleştirme İdaresi Başkanlığı’nı çıkartan fon, en büyüğü idi.

Halka ucuz ve kaliteli konut üretmek üzere kurulan fondan kooperatiflere kaynak, kredi aktarılıyordu. Ancak bugün “ölülere seçimlerde oy kullandırıldığı” iddiaları gibi, o dönemde de mezar taşlarından alınan isimlerle kooperatif üyesi yapılan binlerce ölü adına TOKİ’den milyarlarca lira kredi çekildiği, finansmanı sağlayan kamu bankası Emlakbank’tan dev vurgunlar yapıldığı ortaya çıktı. Emlakbank battı, kapandı!

ANAP dönemi yolsuzlukları ayyuka çıkınca, muhalefetteki Doğru Yol Partisi’nin (DYP) başına geçen Süleyman Demirel, meydanlarda yolsuzlukların hesabını soracağını vaat ederek iktidar ortağı oldu. Tıpkı 12 Eylül darbesindeki askeri yönetimin göz yumduğu banker skandalları ve halkı soyup Tunus’a kaçan en ünlü banker Kastelli gibi, o dönemde Yunanistan’ın Kastelli’si de Banker ve Girit Bankası’nın sahibi Koskotas’tı.

Yunan siyasilere milyonlarca rüşvet dağıttığı tespit edilen Korkotas tutuklanıp 25 yıl hapse mahkum edilirken, Yunanistan’da hükümet yıkıldı ve çok sayıda siyasetçi yolsuzluktan mahkum oldu.

Demirel’in en büyük seçim vaadi, iktidara gelirse “ANAP iktidarının Koskotas dosyalarını, yani yolsuzluk dosyalarını açıp, Özal ve bakanlarını yargılamak” idi.

1991’deki seçimlerde Demirel ve Erdal İnönü’nün SHP’si,  Özal’ı devirip koalisyon kurarken, Türkiye tarihinde ilk kez bir hükümette “Yolsuzlukların Araştırılmasından Sorumlu Devlet Bakanlığı” kuruldu. Emekli asker Orhan Kilercioğlu, yolsuzluk bakanı oldu. Ancak ne Koskotas dosyaları açıldı ne de yolsuzluktan mahkum olan bir siyasetçi oldu. Koskotas dosyaları kapandı, unutulup gitti.

Demirel Cumhurbaşkanı olup Çankaya’ya çıkınca, DYP Genel Başkanlığı ve Başbakanlık görevini Ertuğrul Özkök’ün “Sarışın güzel kadın” dediği Ekonomi Profesörü Tansu Çiller üstlendi.

Belki de “ekonomiyi batıran ilk ekonomi profesörü” olarak siyaset ve ekonomi tarihinde anılan Çiller döneminde, perde gerisinden devletin akçalı işlerini, ihaleleri yürüten, eşi Özer Uçuran Çiller idi.

“Dahi bankacı” olarak anıldığı mazisinde, İstanbul Bankası’nın içini boşaltarak batırmak gibi bir  başarısı da bulunan Özer Çiller’den habersiz devlet bankalarından ne bir kuruş kredi ne de kamudan bir ihale almak olanaklıydı.  

Edinilen bu servetin ABD’de  Seven-Eleven Market zincirlerinin ortaklığına, gayrimenkul yatırımlarına dönüştüğü, rahmetli gazeteci Turan Yavuz’un “Çillerlerin ABD’deki mal varlığı” haberleriyle ortaya çıkınca, DYP bir sonraki seçimi kaybetti.

Medyayı ve bankaları dizayn etme kamu bankalarını özelleştirme planlarıyla, iş ve medya dünyasını yanına çeken Çiller’in en büyük skandallarından birisi, TOFAŞ’taki kamu hisselerinin özelleştirilmesi ihalesini, eşi Özer beyle birlikte Başbakanlık Konutunda baş başa yaptıklarının açığa çıkmasıydı.

Özal’dan sonra ANAP’ın başına geçen Mesut Yılmaz’ı ise Türkbank’ın satışıyla ilgili skandallar götürdü. Bir anda ortaya çıkan Korkmaz Yiğit isimli müteahhit işadamı, önce  Yılmaz’ın tavassutuyla Türkbank’ı aldı. Ardından 1990’lı yılların ciddi ve saygın gazetesi Yeni Yüzyıl’ı, ulusal yayın yapan Kanal 6’yı, ilk ekonomi kanalı Kanal E’yi ve son olarak da Aydın Doğan’dan Milliyet’i satın aldı.

Ancak bu satın almanın ertesi günü Korkmaz Yiğit’in şimdi MHP lideri Devlet Bahçeli’nin “Kahraman kardeşimiz, yiğit Ülkücü, yurtsever kader kurbanı” diyerek af çıkartmaya uğraştığı Alaattin Çakıcı ile yaptığı konuşmaların kasetleri ortaya çıktı.

Dönemin Başbakanı Mesut Yılmaz ve Ekonomi Bakanı Güneş Taner’e yakın işadamı olarak tanınan Korkmaz Yiğit’in yürüttüğü banka, medya satın almaların arkasında bir “mafya organizasyonu ve operasyonu” olduğu açığa çıktı.

Türkbank’ın Korkmaz Yiğit’e satışı iptal edildi. Aydın Doğan Milliyet’in Yiğit’e satışını durdurdu. Kanal 6 bitti. Kanal E’yi ise Ferit Şahenk satın alıp ekonomi kanalı CNBC-E’ye dönüştürdü. Korkmaz Yiğit iş dünyası ve piyasadan, Mesut Yılmaz siyasetten silindi.  Alaattin Çakıcı da 2001’de Avusturya’nın Graz kentinde yakalanarak Türkiye’ye iade edildi. O gün bugün müebbete mahkum ve hapiste.

Rahmetli Başbakan ve Cumhurbaşkanı Demirel, çocuğu olmamasına karşın yeğenlerinden, yeğenlerinin yolsuzluklarından çok çekti.

Büyük yeğeni Yahya Demirel Türkiye’nin ilk hayali ihracatçısı olarak amcasının Başbakanlığında devleti 1970’lerin parasıyla 17 milyar TL dolandırdı. Küçük yeğeni Murat Demirel ise kamu bankalarından aldığı krediyle satın alıp, sahibi olduğu Egebank’ın içini boşaltınca, hapse girdi. Yahya Demirel yurt dışına kaçınca vatandaşlıktan çıkartıldı ve 2012’de karaciğer yetmezliğinden öldü. Murat Demirel ise Egebank yolsuzluğundan 17 yıla mahkum oldu ve ortadan kayboldu.

Özal’ın oğulları Ahmet ve Efe Özal babalarının devr-i iktidarında genç yaşta çok zengin oldular. Cem Uzan ile ortak medya patronu olan Ahmet Özal’ın ABD’deki arkadaşları, Bülent Şemiler, Engin Civan, Turgay Özkan ve diğerleri “Prensler” lakabıyla, Türkiye’ye gelip kamu bankalarının başına geçtiler, büyük vurgunlara, kredi usulsüzlüklerine bulaştılar.

Çiller’in oğlu Mert Çiller de annesinin iktidarında zengin oldu. Demirel’in yeğenleri de öyle.  Ancak hiçbirisi iktidar gidince iflah olmadı.

Şimdi benzer bir süreci Türkiye 16 yıldan bu yana yaşıyor. Kasımpaşa’da yoksul şekilde büyüdüğünü, İETT’de memur olduğunu, daha sonra Ülker Bayiliği yaptığını anlatan  Tayyip Erdoğan’ın 24 Haziran’da Cumhurbaşkanı seçilince yasal zorunluluk olarak açıkladığı mal varlığı; bankada nakit 6 milyon TL, taşınmaz olarak Kısıklı’da 4 milyon TL’lik villa, arsa, otomobil vs. ile işadamı dostuna 2 milyon TL borç…

6 milyon TL nakdi olan bu ülkenin Cumhurbaşkanı, neden hâlâ 2 milyon TL borçlu kalmayı sürdürür ki?

Oğulları ve damatları, enişte ve kayınbiraderleri ülkenin en varlıklıları arasına girdi.

25 Haziran’da geçilen yeni yönetim modeline göre, son açıklanan kabine,  her biri kendi sektörünün önde gelen işadamlarından ve Erdoğan’ın bürokraside güvendiği mutemet isimlerden, kızları ve oğullarının yakın arkadaşlarından oluşuyor.  Turizm, sağlık, ticaret ve diğer alanlarda kendi şirketleri olan bakanların, piyasadaki rakiplerine karşı tarafsız olmaları, rakiplerini iktidar erkiyle çökertip yok etmeyecekleri ne malum?

Hepsinden öte, devletin maliyesi, hazinesi, kamu bankalarının milyarları ailenin büyük damadı Berat Albayrak’a emanet edildi. Yeni yönetim modeli, Meclis’in, Sayıştay’ın Cumhurbaşkanı ve hükümetini mali, idari ve yargısal denetimine izin vermiyor. İzin verilen denetim alanları ise TBMM’de çok ağır sayısal koşullara bağlanmış durumda ve işletilmesi neredeyse olanaksız.

Cumhurbaşkanının mutemet ekonomi başdanışmanı, Türkiye’nin tüm önemli kamu varlıklarının, bankalarının, havayollarının, telekomünikasyon, enerji şirketleri hisselerinin devredildiği  milyarlarca dolarlık portföye sahip Türkiye Varlık Fonu’nun (TVF) yönetiminde.

Bu koşullarda  24 Haziran’da yeni seçilen TBMM, başkanlık seçimine gidiyor.  MHP dışında diğer 3 muhalefet partisi başkan adaylarını açıkladılar.  MHP ise AKP adayı eski başbakan Binali Yıldırım’a destek verecek.

İlk iki turda üçte iki (400) üçüncü turda salt çoğunluk (301) oyunu alan, TBMM Başkanı olacak. Dördüncü tura ise en çok oyu alan iki aday kalacak ve ikisinden en fazla oyu alan başkan olacak. Bu koşullarda Yıldırım’ın 3. Turda MHP desteğiyle seçilmesi kesin.

Ancak CHP adayı Erdoğan Toprak, adaylık başvurusu sonrası oldukça çarpıcı açıklamalarda bulundu. Artık Cumhurbaşkanına vekalet yetkisi olmayan TBMM Başkanlığının, “tarafsız ve uzlaşı içinde, ortak aklı işletecek tarzda muhalefete bırakılmasının  demokrasi adına anlamlı olacağını” söyledi.

Türkiye’nin çok ciddi sorunlarla karşı karşıya olduğunu, TBMM’nin elinde kalan yegâne güç “yasa yapıcılık” konusunda, geniş tabanlı bir uzlaşıyla ve ülkenin yüzde yüzünü kapsayan 600 vekillik bir temsille, bunların üstesinden gelinebileceğini, Meclisin eski güç ve saygınlığına kavuşturulacağını vurguladı.

Toprak, “TBMM Başkanı seçildiğim takdirde, bu yüce mabedi yine kutsal kılacağız. 81 milyonun temsilcilerinin yer aldığı bu mabedi, yine saygın kılacağız. Devletle halkın arasına başka kimsenin girmesine izin vermeyeceğiz” dedi.

Ancak, kendi adaylarını çıkartan  dağınık muhalefet karşısında Cumhurbaşkanı Erdoğan dişleri ve tırnakları sökülerek “kâğıttan aslana” dönmüş  “kutsal mabedin” başkanlığını görüntüde bile olsa muhalefete verir mi? Sanmıyorum!

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.