Hayko Bağdat
Tem 05 2018

Laneti papaz büyüsü bozar belki

Gariptir, yazarlık kariyerim boyunca çoğunlukla “iyi çocuk” şeklinde özetlenebilecek bir algım vardı tanıyanlar arasında. Sevmeyenler tamam, onlar için demiyorum. Ama sevenler “aileden biri” gibi sıcak seviyorlardı.

Yine seven seviyor, durum çok değişmedi, şükür ama arada bir şeylere kızgın olduklarını beyan ediyor insanlar bana.

Ne yapıyorum acaba?

Onları bu kadar kızdıran şeyin ne olduğunu anlayamıyorum. Kötü yazı, saçma başlık, üslup, eda, kötü fikir, zamanlama...

Herkesin başka bir kızma sebebi var bana karşı. Dönüp son yazılarımı tekrar okuyorum. O kadar kızılmamalı işte.

Üstelik son yazılarımın hiçbirinde fikir olarak, öngörü olarak yanlış da yok. Yanılmamışım ki?

Kendimden düşünüyorum. Ben en son neye bu kadar çok kızdım acaba diye sorguluyorum. Eşimle, aylardır, anlamsız öfke nöbetleriyle birbirimizi gırtlaklayacak kadar kızgınız birbirimize. Niye biz de anlamıyoruz...

Orta yaş krizi, uzun birliktelik, sürgün kafası, depresyon, içki...

Hepsi olabilir elbet ama hepsi önceden de vardı ya?

Başkalarının da hep kızgın olduklarını duyuyorum.

Herkes barut fıçısı gibi dolaşıyor sokaklarda.

Herkes, her şeye kızgın.

Peki neden?

Daha önce de Kürtler öldürülüyordu biner biner. Daha önce de işkence vardı zindanlarda. Daha önce de tecavüz edilip öldürülen çocuklar, ayağı kesilen köpek yavruları, aşağılanan Ermeniler, kendini zalime satan sanatçılar, yazarlar vardı.

Hürriyet ve CNN hep savaşta devleti tutuyordu zaten.

Neden her gün içimizdeki sıkıntı, volkanik öfke patlamalarıyla atıyor lavını dışarı? O saçma hikayedeki kurbağa bile sakince bekliyor ölümü yavaş yavaş kaynayan kazanda. Biz ölüm falan beklemiyoruz üstelik. Direniyoruz biz. Tutsak da olsak, kaçak da olsak, kadın da olsak, ibne de olsak, gavur da olsak direniyoruz. Her zamanki kadar direniyoruz...

Peki neden bu kadar kızgınız?

“Hepimiz öleceğiz diye ortalıkta koşuşturan gözlüklü çocuk” demişti biri bana sosyal medyada.

Öyle bir yazı olsun istemiyorum.

Hepiniz kadar kızgın olmaktan başka ne numaram olabilir ki benim?

Sizlerden fazla bildiğim bir büyük senaryo falan da yok ki...

Lanetlenmek gibi sanki. Lanetlenmek nasıl olur hiçbir fikrim yok ama lanetlenmek gibi sanki yaşadığımız.

Lanetlenmek gerçek mi ki? Kim lanetledi öyleyse bizi, Tanrılar mı? Tanrılar gerçek mi ki?

Toprak mı lanetledi bizi, katledilmiş Ermenilerin ahı mı tuttu, Roboski’de taşınan vücut parçaları mı felaketimiz oldu, ne oldu?

Ümit Kıvanç’ın her meselede yüzü kızararak, dudağını ısırarak, kendini tutarak “biraz haysiyet ulan” diye elinde mumla aradığı değerler mi çarptı bizi?

On Emir’i mi ihlal ettik?

Su çatlağını mı buluyor yoksa?

Ne yapmamız gerekiyor?

Laneti kaldırmak için papaz büyüsü yaptıralım desek Ermeni Patriği bile yandaş oldu.

Savcılık yok, karakol yok, belediye yok, polis yok, asker yok, imam yok, kilise yok, hukuk yok, adalet yok.

Devlet yok...

Devletsizlik mi bizleri bu kadar paniğe sevk eden şey acaba?

Silahlı bir adamı çete olmakla devlet olmak arasında ayıran ölçü hukuktur gibi bir şey okumuştum Ahmet Altan’ın bir yazısında.

Kimin lafı hatırlamıyorum.

Kaderimizi belirleme hakkımızın elimizden alınmasıdır belki de mevzu.

Bilmiyorum.

Yalan söylüyorum, biliyorum aslında. Ama ne zaman tarif etmeye çalışsam kızıyor insanlar bana. Mizah bile yetişemiyor bazen imdadıma.

Belki de kızgınlık iyidir. Diri tutuyordur belki bizleri kızgınlık. O vakit kızgınlıkla yaşamaya alışmalıyız.

Peki ya elimizden bir kaza çıkarsa? Ya sonradan özür dilemeyi beceremezsek bu kadar kızgınlıkla?

Bu günler geçince sağ kalanlar barışacak mı aralarında?

Bir araya gelebilecek miyiz yeniden?

İşte orasını bilmiyorum.

Kendi meselemi örnek diye anlattığımı varsayın.

Herkes kızgın, her evde öfke var, farkındayım.

Çıldırasıya meraktır belki garip davranışlarımızın sebebi?

Bu işin sonunu merak etmeden duramıyoruzdur bence.

Evet, kesin, huzursuzluğumuzun kaynağı merak olmalı.

Ne olacak acaba bu işin sonunda?

Araf’ta kalmak duygusudur bütün bunlar kesin, geçecek.

Araf’ta bekleyen ruhlar illa ki gideceği yere varır finalde.

Yaşayacağız, göreceğiz...

Üzerine yıllar yıllar geçecek...

Hep öyle olmuş işte...