Hale Akay
Tem 05 2018

Mutsuz muhalefet neden kaybediyor?

25 Haziran sabahı göğsümde bir ağırlıkla, dünyanın sonu gelmiş gibi hissederek uyandığımda, hayatımın bundan sonrasında yapmak istediğim en son şeyin oy kullanmak, seçim tartışmak olduğuna emindim. Bir iki dakika için...

Üçüncüsünde aklıma önümüzde daha yerel seçimler olduğu geldi. 24 Haziran seçimlerinin ilan edildiği tarihte, henüz sağduyudan tam kopmamış halimizde Erdoğan’ın başkanlığı ilk turda kazanacağını, Meclis seçimlerinde ne olacağı belirsiz de olsa, demokrasi görünümlü ama kontrolü kaybetmeyeceği bir dağılım için elinden geleni yapacağını konuşuyorduk.

Biliyorduk.

Sonra koptuk..

Kendimize de kızamıyorum, zira bizim için seçimde kaybetmek artık daha başka bir dünya hayalini ileriye ertelemek filan anlamına gelmiyor. Beklentilerimizi asgariye indirmiş, rutin hayatlarımızı geri alabilmenin derdine düşmüş durumdayız.

Hayatta ve ayakta kalmaya çalışıyoruz. O yüzden seçim tarihi yaklaştıkça giderek duygusallaşıyor, paniğin pençesine düşüyoruz. Neyse ki 24 Haziran gecesi tam gaz gerçeklik duvarına çarptık, geçen bir haftada da az çok kendimize geldik, yasın değişik safhalarındayız.

Çok şükür, anladığım kadarıyla süper bir seçim olmuş. Erdoğan ve AKP kazanmış. Ortağı MHP de kazanmış. CHP, AKP’nin oyları düştüğü için kazanmış sayılmış, adayı İnce beklenmedik ölçüde yüksek bir oy oranı topladığı için kazanmış.

İyi Parti az zamanda çok iş başardığı için kazanmış, HDP barajı geçtiği için, Saadet Partisi de düzeyli söylemi sayesinde kazanamış. Anladığım bir biz seçmenler kaybetmişiz, bu durumda oturup özeleştiri vermek de bize düşüyor sanırım. Ne bileyim belki yuvarlağın tam ortasına, düzgün basamamışızdır.

Şaka bir yana, bu muhalefet neden kaybediyor, Erdoğan nasıl sürekli olarak kazanabiliyor, bunu, bazı şeyleri beş bin beş yüzüncü kez tartışmak pahasına da olsa, oturup ciddi ciddi konuşmak gerek sanki. Tam hangi noktada bir çıkmaza girdik emin değilim. Kişisel olarak o tarih benim için 2007 seçimleri.

O seçimler yaklaşırken, muhafazakar mahallede de gezebilen bir insan olarak hissettiğim AKP’nin pek başka geldiğiydi. Lakin o zamanlar bunu söylediğinde AKP destekçisi derlerdi insana, üstelik öyle yüzde 40’ların üzeri de pek bildiğimiz bir şey değildi.

Nihayetinde AKP yüzde 46 aldı, geri kalan AKP dışı kesim bir süre iki kişiden biri AKP’ye oy mu veriyor şaşkınlığı yaşadı. O zaman bunun muhalefet partileri için artık bir toparlanma işareti olacağına inanmıştım, olamadı, bugünlere kadar geldik.

Çıkmazımız da aslında bu on senede pek değişmedi. Önümüzde neredeyse yüzde 60’ı milliyetçi-muhafazakar bir toplum var. CHP içindeki milliyetçi damarı da sayarsak belki de yüzde 75. HDP’nin içinde de Kürt milliyetçisi bir damar olduğunu kabul edersek yüzde 80.

Belki daha fazla. Bu grubun ufak tefek farklılıklar dışında, çok benzer davranış kalıpları olduğunu da kabul etmek lazım. Yani otoriterliğe yakınlar, karşı olduklarında da ilkesel olarak değil, kimlikleri nedeniyle karşılar.

Karşımızda, bugün artık Erdoğan’ın kendisinden ibaret hale gelmiş olsa da, pragmatik, icraat odaklı, kendi seçmeni ile ilişki kurmakta ve onları kontrol etmekte başarılı bir iktidar partisi var. 16 yıldır toplumdaki her fay hattını tetikleyip, sarsa sarsa iktidarını korumayı becerebilmiş bir parti.

Bir tarafımızda şimdi ikiye ayrılan milliyetçiler var ki onların bir siyasi aktör olarak varlıklarını devam ettirmeleri için ver gazı Kürt sorununa bir politika yeterli. Başka pek bir şey yapmalarına gerek yok. Diğer tarafta HDP var ki onun da doğal sınırlarını yine Kürt sorunun varlığı belirliyor.

Butik sol partilerimizi konunun dışında bırakırsak, bir de ne senle ne sensiz tarzında bir ilişkimiz olan CHP var. Herhalde 24 Haziran gecesi yaşanan fiyaskodan sonra CHP ile nereye gidilebileceği tekrar gündeme gelecektir. En azından seçmeninin bir bölümü bariz şekilde tepkili.

CHP bir muhalefet partisi değil, aslında kendi çapında bir iktidar partisi. CHP’yi mecburi alternatif yapan ve bir alternatif olmaktan çıkaran yüzlerce sebep var. Bir kere partinin teşkilatı, mali gücü ve özellikle daha genç seçmenine bakınca değişim isteyen bir kitlesi var.

CHP’nin dışında yeni bir parti kurma denemeleri veya parti olmasa da paralel bir hareket oluşturma girişimleri yıllardır yapıldı. Fakat bu girişimleri başlatanların büyük bölümü İstanbul ve diğer büyük şehirlerde tabanı olan, lakin Anadolu’nun geri kalanında teşkilatlanma imkanı bulamayan gruplardı.

Buralardan CHP içinde şansını deneyenler oldu, deneyip gerisin geri kaçanlar oldu. HDP’ye kayan oldu. Kendi derneğimde küçük küçük, kafam rahat takılayım diyen oldu.

Diğer taraftan, sene olmuş 2018, her şeyi geçtim, sosyal demokrat olduğu iddiasını az çok taşıyan ama bir kadın kotası bile olmayan bir partiden bahsediyoruz. Her türlü darbeye dayanıklı, neredeyse bir üretim harikası diyeceğim, içine kimseyi tam olarak sızdırmayan bir yapı.

Seçmen tabanı başka bir alternatif göremediğinden, görse de CHP ile ilişkisinden vazgeçemediğinden,  oyları her nasılsa garanti altında olan bir parti.

Kemal Kılıçdaroğlu’nun değişik denemeleri esnasında 2015 Haziran seçimlerine giderken bir hareketlenme olmuştu CHP’de. Raporlar, seçim beyannamesinde somut öneriler filan.

Fakat bu sefer de iletişim sorununu aşamadı. Kısa vadeli hedeflerin partisi olduğundan, Haziran seçimi sonrası da ülke giderek çivinin tamamen çıktığı aşamaya yol aldığından, bu doğrultuda ilerleyemedi. Benzer bir ilerleyememe hali geçen seneki Adalet yürüyüşü sonrasında da oldu.

Yine de haklarını yememek lazım. Gezi sonrası CHP’li belediyelerin bazılarında ciddi bir kıpırdanma yaşanmaya başladı. Üstelik bu açıdan avantajlı bir konumları da var, CHP’li belediyeler sahada çalışan girişimleri doğrudan kendilerine çekebiliyorlar.

Fakat belediyelerdeki dürbünle bakınca gözlemlenen bu hareketlilik genel merkeze yansımıyor, buradan bir dönüşüm sağlanamıyor.

Gördünüz mü, çıkmazımızı anlatayım dedim, beş paragraf CHP anlattım. Seçmen olarak verebileceğim özeleştirim bu, biz AKP’ye kızıp, CHP’ye saydırarak, ruhumuzu seçimlerle soldurduk bu kadar zamandır.

Nasıl bilmiyorum ama bu bağımlılıktan çıkmak lazım. Yurttaş olarak tek görevimizin önümüze her sandık konduğunda oy vermek olmadığını hatırlamamız lazım. Sandık güvenliği çok önemli bir mesele de olsa, senede bir günü sandık başında psikolojik harp vererek geçirmenin yeterli olmadığını, hatta iş bile olmadığını kabul etmemiz lazım.

Her seçim bittiğinde çoğumuzun köşemize seçilip, her şeyden şikayet ede ede yaşadığımızı, ama konforumuzdan vazgeçmeye pek niyetli olmadığımızı da dürüstçe itiraf etmek lazım.

Karşı karşıya olduğumuz iktidar partisinin seçmeniyle ilişkimizin neredeyse tamamen koptuğunu kabul etmemiz lazım. Bu seçmenlerin bir gün buharlaşıp, ortadan kaybolmayacağını veya bir sabah fikirlerini tamamen değiştirmiş bir şekilde uyanmayacağını görmemiz lazım. Bizi kurtaracak bir lider veya işleri kolaylaştıracak bir konjonktürel değişiklik beklentisiyle kendimizi avutmamamız lazım.

Türkiye’de 50 veya 40 yaş altı olan ve büyük oranda iş üstünde siyasetin dışında kalmış kitlenin kendini toplayıp, kendine zarar verecek şekilde politize olmayı bırakıp, politikleşmesi lazım. Sokağa çıkmayı, kendinden farklı olanla konuşup, onu ikna etmeyi öğrenmesi lazım.

Sadece Erdoğan’ın olmadığı bir ülkenin ötesinde projeleri, planları üretmesi lazım. Bunları kendi doğal tabanının olduğu yerlerde değil, olmadığı yerlerde tartışmanın, uygulamaya koymanın yollarını araması lazım. Bu yola başlayınca, sonucun üç günde alınmayacağını da kabullenmek lazım.

Bence tüm bunlar 2007 seçimlerinin hemen sonrasında olmalıydı. Olamadı. Şimdi bahaneler ve yılgınlık da çoğaldı. Ancak bunlar olmadığı sürece, biz -yani mutsuz ve kendini bu denklemlerde hiç temsil edilmiyormuş gibi hissedenler- böyle oyunun dışında kalmaya, AKP bir gün gitse bile kaybetmeye mahkum gibiyiz.

Sonuçta partiler binalardan değil, insanlardan oluşuyor. Siyaset insanla yapılıyor. Sen ne kadar siyasetin içindeysen, siyaset de sana o kadar benziyor. Aksi halde onun kendine benzemesini beklemenin faydası yok.

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar