Cengiz Aktar
Tem 06 2018

Saray hükümeti ve kitlesine muhalefet

Türkiye’nin rejim değişikliği süreci 24 Haziran 2018’te tamamlandı. 25 Haziran’dan bu yana özellikle muhalif cenahlarda yazılanları okuyorum. Ortalık tek kelimeyle tozduman.    

Aylardır, seçimsizlik karşısında boykot; Erdoğan’ın birikmiş cürmünden ötürü kaybetme lüksü olmadığı ve her durumda kazanmak mecburiyetinde olduğu; O’nun suç ortağı kitlenin önemi, kuvveti ve desteği; memleketin üzerinde bir seçimle çözülemeyecek bir heyulâ dolaştığı; demokratik cephe diye bişey olmadığı; muhalefetin Erdoğan karşıtlığından gayri bir siyaseti bulunmadığı; ve mesnetsiz umut bezirganlığının tehlikesi üzerine yazıyorum. Beklenen sonuç ortaya çıkınca arayıp hakkı teslim etme nezaketini gösteren yakın uzak herkese şükranlar. Ne var ki on gündür yazılanları, söylenenleri görünce memleketi boydan boya sarmış hastalığın teşhisi ve tedavi yöntemleri konularında iyimser olmak mümkün değil.  

İşe herhalde teşhisle başlamak ve hastalığın tam olarak ne olduğuna bir kez daha bakmak gerekiyor. Rejimin adı, sıfatı, tarifi ne olursa olsun belirleyici olan rejime körü körüne biat etmiş olan muazzam kitle. Totalitarizmin önde gelen kuramcılarının işaret ettiği kitle, “mass”. Kitlenin desteği ve suçortaklığı olmasaydı rejim bu kadar zaman ayakta kalamazdı, bu kadar açık. Bu kitle yokmuş gibi davranmak teşhiste yapılan en yaygın hata.

Bu kitle yoktan var edilmedi. Toplumun derinlerinde uyuyan kanser hücrelerinin depreşmesiyle ortaya çıktı. Eğilim bir yerlerde her daim var oldu.

İkincisi, ulusun kurucu öğesi, temeli, çimentosu olan Sünnî İslâm’ın kamu yasağı AKP iktidarıyla tuzbuz olunca kitle tam manasıyla gün yüzüne çıktı ve kudretlendi.

Siyasî iktidar, kitlesiyle, yeniden doğmuş Sünnî İslâm ve halkın içinde var olan totaliter eğilimler üzerinden bütünleşti.

Rejimin adına “seçimli otokrasi” desek dahî o otokrasinin otokratını her defasında güle oynaya seçen bir kitle var. Bu kitle göz ardı edilebilir mi?

Öğrenebildiği milliyetçi hamaset ve Salafî tınılı Sünnî kiniyle beslenen, hafızasız, derinlerdeki melânetle yoğrulmuş, cehaletiyle övünen, bildiği üç kuruşluk kutsalı yanlış bilen ve reisini seçen bu devasa ve asla küçümsenmemesi gereken kara kalabalığı özellikle dikkate almak gerekiyor…

Şöyle tarif ediyor Ferhat Kentel: “…ortalama bir Türkiyelinin hafızasında zerre kadar devamlılık yok; mahallesine dönünce hatırlayabileceği hiçbir şey yok; nostalji yapabileceği bir şey bile yok…(…) Kendi çevresiyle titreşim halinde bir dünyası, hafızası olmayan insanların ruhlarını dinlendirebilecekleri bir evleri yok demektir. O evi besleyecek çağrışımlar yoksa kendisine “ev” diye sunulan cemaatler ya da cemaatçiliğin modern versiyonu milliyetçiliği kabul etmek hiç de zor olmaz. İlkokul kitaplarından beri başlayan hamaset dolu milliyetçilik, insanlara tek gerçek olan ev olur; vatanın, toprağın kalmadığı yerde kurgusal olarak üretilen ama gerçekliği olmayan, soyut vatan ve toprak fikri tekrarlanıp durur”

Bu kalabalık seçimle, tatlı dille, temennilerle, önerildiği gibi onlardan özür dileyerek veya onları kazanmaya çalışarak izale edilebilecek veya kontrol altına alınabilecek bişey değil… Ekonomi çökünce rejimi terk edecekleri de yok.  

Bambaşka bişey bu. Ve bu kitleye “bugün var yarın yok” gibi davranmanın, sosyal medyada gayet yaygın olduğu biçimde hakir görerek icraatıyla alay etmenin, icadettiği “yeni hukuku” aşağılamanın, ya da bu kitleyi edilgen sanmanın nasıl ölümcül bir hata olduğunu 24 Haziran’da bir kez daha yaşamadık mı?  

Gelelim tedaviye. Tedavi denince günlerdir işlenen iki tema var. TBMM’de muhalefet ve demokrasi cephesi!

Hastalıkla mücadelenin esas adresi meclis deniyor. Peki, bu meclisin hiçbir işe yarayamamış selefinden de az yetkisi olmayacak mı?

Bianet’in derlemesine göz atalım. Meclisin üç temel işlevi olan yasa yapma, bütçe hakkı ve denetleme sizlere ömür.   

Meclis AKP’li bile olmayan Saray hükümeti tarafından hazırlanacak kanun teklif ve tasarılarını görüşmek ve oylamaktan, yani mühürlemekten sorumlu.

Bütçeyi Meclise Cumhurbaşkanı öneriyor. Meclisin bütçe tasarısını reddetmesi halinde önceki yılın bütçesi yürürlükte kalıyor.

Meclisin denetleme yetkilerine gelince, artık Bakanlar Kurulunu denetleme yetkisi yok.  Sözlü soru sorma yetkisi kaldırılırken, yazılı soru da sadece cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanlara yöneltilebiliyor. Cumhurbaşkanına ise yazılı ya da sözlü soru sorulamayacak.

Milletvekillerinin soru önergesi verme yetkisi var ancak Meclisin gensoru yetkisi kalkıyor. Gensoru ile hükümet ve bakan düşürme usulü yeni sistemde yok.

Meclis, cumhurbaşkanını düşürebilmek için ancak seçime gitme kararı alabilecek.

Meclis üye tam sayısının salt çoğunluğunun (301 vekil) vereceği önergeyle, cumhurbaşkanı hakkında bir suç işlediği iddiasıyla soruşturma açılması istenebilecek.

Meclis önergeyi en geç bir ay içinde görüşerek, üye tam sayısının beşte üçünün gizli oyuyla soruşturma açılmasına karar verecek.

Hakkında soruşturma başlatılan cumhurbaşkanı, cumhurbaşkanı yardımcısı ve bakanların yargılanmak üzere Yüce Divan'a gönderilmesi için ise üye tam sayısının üçte ikisinin, yani 400 milletvekilinin imzası gerekiyor.

Meclis üye tam sayısının beşte üç çoğunluğu, yani 360 milletvekilinin imzasıyla genel seçim ile cumhurbaşkanlığı seçimlerini yenileyebilecek.

Tam bir ölme eşeğim ölme durumu…

Sözün özü, Meclisi oluşturan partilerin ne imkânı ne de HDP dışında niyeti olacak bir “yasama” dönemi başlıyor. Adına yasamadan ziyade “noterlik dönemi” demek daha doğru.

HDP’ye gelince, kimse rüya görmesin, meclis içerisinde dişe dokunur bir muhalefet sergileyebilmesi söz konusu değil. Büyük olasılıkla seçmenine daha yakın bir strateji izlemek zorunda kalacaktır.

Sarayıyla kitlesiyle rejim karşıtı mücadelenin diğer adresi demokrasi cephesi. İyi de, bu sanal demokrasi cephesi nasıl somutlaşacak. Abartıyla demokrasi sıfatı yakıştırılan “Millet Koalisyonu” beklendiği gibi seçim sonrası bir asgarî müşterekte dahî anlaşamadan dağıldı. Ballı maaş, ara sıra parazit ve ikbal peşinde koşmaktan başka bir şeye yaramayacaklardır. Yeri gelmişken, Türkiye’yi sırf seçim yapılıyor diye   “demokrasi” sıfatıyla anmaktan vazgeçmenin zaman geldi geçti…

Meclisi ve sıkıştığı yeri anladık peki meclis dışındaki “demokrasi cephesi” nedir, hani şu ütopyası kurulan, rüyası görülen?

Geçen gün Ahval’de Taner Akçam da müstakbel demokrasi cephesinin her bileşenini kapsayacak bir büyük yüzleşme çağrısı yapıyordu.

Diğer taraftan belki de demokrasi cephesi gibi iddialı bir oluşumdan önce “antifaşist cephe” gibi daha asgarî bir ortaklaşmadan söz etmek daha anlamlı. Her hâl ve kârda zihinsel bir depreme ihtiyaç olduğu kesin, zira duygudaşlık olmadan böyle bir cephenin somutlaşması düşünülemez. Tıpkı bugün olduğu gibi…   

Farazî demokrasi cephesinin farazî bileşenlerine şimdilik şu aşağıdaki konular hakkında hakikati öğrenmeye ve söylemeye razı olup olmadıklarını sormakla başlamaya ne dersiniz?

Ulus inşası amacıyla Osmanlının Gayrimüslim vatandaşlarının bu coğrafyadan değişik yol ve yordamlarla silinip atılmaları ve mal, mülklerine el koyulması;

Geriye kalan unsurların Cumhuriyet döneminde maruz kaldıkları katliam, zulüm ve dışlanmalar;

Arapçanın yasaklanması ve alfabenin değiştirilmesi ile oluşan hafızasızlık ve yozlaşan Sünnî İslâm;

Bu unsurların ya da cemaatlerin diğerlerine reva gördükleri katliam, zulüm ve dışlama;

Bu unsurların ya da cemaatlerin en demokrasi iddiası taşıyanlar dâhil, kendi içlerindeki gayridemokratik ve gayrişeffaf işleyişleri;

AKP dönemi öncesine dayanan ve muazzam boyutlar almış doğa, tarım, kent, kültür tahribatı;

Şehit, fetih ve hamaset temelli saldırgan dış politika!

Hâsılı, toplu çürümenin beton kazıkları…

Kenetlenmiş faşizm karşısındaki “cephe”, bunlarla yüzleşmeksizin cehalet ve bencillikle sürdürülen irili ufaklı cepheler/cemaatler olarak kalacak…  

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar