Şok politikaları ve toplum

Bu ülkede uzun süredir güvercin tedirginliğinde yaşamaya alıştık. AKP’nin tek başına Meclis çoğunluğunu kaybettiği 7 Haziran seçimlerinden sonra yaşadıklarımız, hafızalarımızda olanca tazeliğiyle duruyor.

Bu nedenle Cumhurbaşkanı’nın ne 31 Mart gecesi yaptığı balkon konuşmasında söylediği “Eksiklerimizi düzeltmek boynumuzun borcudur… Kardeşlerim şunu unutmayın, her olanda hayır vardır. Demokrasi mücadelesi budur”  sözleri, ne de “Kızgın demiri soğutma, kucaklaşma ve birlik sürecine girmeliyiz” sözleri tedirginliğimizi gidermedi.

7 Haziran sonrası üst üste patlayan bombalardan, terör saldırılarından hepimizde yol açtığı kolektif bir şoktan sistemli bir şekilde yararlanarak, halkın iradesini tekrar çalacakları endişesi hiç yakamızı bırakmadı.

Biz unutmaya çalışsak da, Davutoğlu tam da İstanbul seçiminin tekrarının konuşulduğu bugünlerde yayınladığı manifestoyla bize o günleri yeniden hatırlattı.

7 Haziran-1 Kasım arasında bombaların patlamasından, yüzlerce insanın ölümünden sorumlu bir başbakanın şen şakrak ekranlara çıkıp  ‘anketlerde oylarının arttığını’ müjdelediği günleri ürpererek hatırladık.

Bu manifestonun, bizler Kemal Kılıçdaroğlu’nun linç edilme girişiminin şokunu yaşarken açıklanmış olması da, yakın geçmişin kafamıza vura vura hatırlatılmasıydı sanki...

Tedirginliğimiz, önce MHP Genel Başkan Yardımcısı Yaşar Yıldırım’ın "CHP'nin belediye alıp da hizmet etme değil, demokrasiye geçeceğiz, tek adam rejimini yıkacağız diyen bir genel başkanı var. Hedef budur. Bu olur mu olur. Bunları yapmaya çalışırlar mı çalışırlar, buna müsaade etmememiz gerekir" sözlerini, daha sonra Bahçeli’nin hançeresini yırta yırta “Sandıktan çıktı diye kabul mu edeceğiz” dediğini işitince daha çok arttı.

Bahçeli bununla da yetinmedi. “İstanbul'da seçim tekrarı beka meselesidir. YSK üyeleri zillete göz yumamaz”  dedi ve bunun da yetmeyeceğini düşünmüş olmalı ki, ortağına iktidarın anahtarının elinde olduğunu şu sözlerle hatırlatma gereği duydu:

“Türkiye ittifakından bahsetmek kafamızdaki soru işaretlerini çoğaltmıştır. Ülke bazlı siyasi bir ittifak olamaz. Bizim ittifakımız cumhurladır, bizim ittifakımız AKP'li kardeşlerimledir. Siyasi görüş ayrılıklarını elbette kenara itmeyiz. Sayın Cumhurbaşkanımızın Türkiye ittifakıyla neyi kast ettiğini bilemeyiz. Zillet ittifakı tarafından istismar edildiğini görüyoruz. Bizim bildiğimiz Cumhur İttifakı'dır.”

Bu sözlerin akabinde ana muhalefet lideri Kemal Kılıçdaroğlu, katıldığı bir şehit cenazesinde linç edilmeye kalkışıldı. Hem de Milli Savunma Bakan’ı Hulusi Akar’ın, Genelkurmay Başkanı’nın, Emniyet Genel Müdürü’nün, Ankara Emniyet Müdürü’nün, yani devletin neredeyse tam kadro bulunduğu bir cenazede yaşandı bu saldırı ve “Yakın o evi” çığlıkları ile sahneye konan linç girişimi...

Olayın zamanlaması ve oluş şekli dikkate alındığında asla spontane ve beklenmedik bir olay olmadığı ortada. Seçim kampanyalarında zirveye varan ötekileştirici dille elverişli bir zeminin üzerine bina edilmiş ve dikkatle hazırlanmış bir linç girişimi bu. Sanki, A planı tutmayınca devreye girmiş bir B planı gibi duruyor.

Bu organize ve bir o kadar da kötücül bir saldırının arkasında, İstanbul ve Ankara’yı kaybetmeyi beka sorunu olarak ortaya koyan Cumhur İttifakı’nın tüm bileşenlerinin eşit sorumluluk taşıdığına kuşku yok.

İçişleri Bakanı’nın “CHP’lileri şehit cenazelerine almayın talimatı verdim” diye övünmesinden, linç girişimi sırasında Savunma Bakanı’nın “sevgili arkadaşlarım mesajınız alınmıştır demesine, Bahçeli’nin “O adama yumruk attıracak kadar ne yaptın sen Kemal Kılıçdaroğlu demesine ve Cumhurbaşkanı’nın,olaydan 24 saat sonra, sadece Twitter üzerinden açıklama yapmasına ve Kılıçdaroğlu’na geçmiş olsun demeyi çok görmesine kadar her şey İstanbul seçimlerini beka meselesi yapan Cumhur ittifakının sorumluluğuna işaret ediyor.

Cumhurbaşkanlığı iletişim başkanı Fahrettin Altun’un “CHP Genel Başkanını seçim döneminde kullandığı dil ve kurduğu ittifaklar sebebiyle protesto eden vatandaşlarımıza terörist muamelesi yapılmasını asla kabul edemeyiz” demeci ise sorumluluğun itirafı neredeyse...

Ekranlara düşen görüntüler,  yeniden bir şok terapisinin sahneye tekrar konduğunu ve halkın çıkarına karşı topyekûn bir savaş açıldığını haber veriyor. Kitleleri ayrıştır, böl, rakibini suçla ve çarpıtma haberler eşliğinde kitleleri istediğin kıvama getir oyunu, YSK kararı öncesinde ekranlardan odamıza düşüyor.

Şokun, tüm ülkenin zihnine yerleştirilerek etkisini artırmak için, olayı yatıştıracak herkes orada olmasına rağmen, müdahale yavaşlatıldı, Savunma Bakanı linç girişiminde bulunanlara “mesajınız alınmıştır” diye seslendi. Aslında o mesaj bakan aracılığıyla tüm muhalefete verildi.

Çubuk ilçesindeki taktik ile İstanbul seçimlerinde uygulanan taktik aynıydı. İstanbul seçimlerinde de itiraz süreci uzatılarak, evlere “kime oy verdin” baskını yapılarak, sayılmış oylar tekrar saydırılmaya zorlanarak, sayım engellenerek ve en son KHK ile kamu hizmetinden çıkarılanların seçmen olamayacağı ileri sürülerek kitleler şoka maruz bırakılmıştı.

Öyle görünüyor ki, İstanbul sürecinde arzulanan sonuç alınmadı ki, Çubuk saldırısı sahnelendi. Çünkü iktidar kendi gündemini en radikal biçimde uygulama olanağını ancak kitlelerin düşünme yetisini yok eden böyle bir şokla bulabilirdi.

Toplum bu şoku yaşarken Bahçeli de bir yandan Erdoğan’a “bu ittifakın patronu benim, araçlar benim elimde mesajını; muhalefete de buna itaat etmezseniz, demokrasi güçleri yan yana gelir de Cumhur ittifakını güçten düşürürseniz sonuçlarına katlanırsınız” mesajını iletme olanağı buldu.

Bahçeli bu yaşananların daha beterine de hazır olun demedi belki ama Kılıçdaroğlu’nun geri çekilmesi, meydanlara çıkmaması gerektiğini, YSK’nın seçimi iptal etmeme gibi bir seçeneğinin olmadığını ve Ekrem İmamoğlu’nun da “ben bıraktım” demesini istediğini açıkça belirtti.

Muhalefete gelince; birlikte davranmaya devam etme kararlılığını ortaya koydu ve kararlı bir biçimde Kılıçdaroğlu’nun yanında yer alarak, iktidar bileşenlerine “sizin kurguladığınız oyunu almıyoruz” dedi.

Bu duruş önemliydi. Çünkü muhalefet, ancak yan yana durarak şoka uğratıcı taktiklere karşı koyabilir. Ortaya koyacakları değerlere dayalı bir Türkiye vizyonu ile etnik kimlik, inanç, cinsiyet farklılıklarının toplumu bölen değil, birleştiren ve zenginleştiren bir yol olduğunu gösterebildikleri ölçüde, iktidarın kitlelerin düşünme yetisini hedef alan şok terapisini boşa çıkarabilir.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.