Tek partili otokratik rejimde ikinci parti sorunu

Türkiye’de çok partililik 1908’de İkinci Meşrutiyet ile başladı. Ancak bu süreç İttihat ve Terakki ileri gelenlerince 23 Ocak 1913’te Bab-ı Ali’nin basılmasıyla gerçekleştirilen askeri darbeyle sonlandı. Yerini fiili bir tek parti rejimine bıraktı.

Milli Mücadele sırasında oluşturulan ilk Meclis’in yapısı ikinci dönemde değişecek, Atatürk'ün inkılap ve fikirlerine muhalif olanların çoğu Meclis’e giremeyecekti. Bir anlamda eski muhalefet grupları tasfiye edilmişti. 

Reisicumhur Mustafa Kemal Paşa, Başvekil ise İsmet Paşa idi. Yeni meclis inkılaplar konusunda eskisinden daha uyumlu gözüküyordu. Ancak muhalefetsiz bir siyasi ortam yaratmak zordu. Nitekim Cumhuriyetin daha ilk yılında ikinci parti ortaya çıkacaktı.

17 Kasım 1924'te Adnan Adıvar, Ali Fuat Cebesoy, Kazım Karabekir, Rauf Orbay ve Refet Bele’nin öncülüğünde Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kuruldu. Bu gelişme aslında Halk Fırkası içerisindeki görüş ayrılıklarının bir sonucuydu.

Parti programında devletçilik politikasının tersine liberalizm, tek dereceli seçim sistemi, reisicumhur seçilen kişinin milletvekilliğinin düşmesi ve her türlü inkılap ve anayasa değişikliklerinin halka danışarak yapılması gibi yeni politikalar ileri sürülmekteydi.

Yeni parti kuruluşundan çok kısa bir süre sonra Halk Fırkası’ndan istifa edip parti değiştiren vekillerle birlikte mecliste 28 kişilik temsile ulaşmıştı.

1925’te gerçekleşen Şeyh Sait İsyanı hükümet tarafından muhalefete karşı kullanılacak bir silah olacaktı. Bunun sonucu İstiklal Mahkemesi birkaç TCF üyesini isyanla ilişkilendirip mahkûm etti.

TCF, tüzüğünde yer alan 'Dine saygılıyız' ifadesinden dolayı siyasi arenanın dışına itildi. 

3 Haziran 1925'te Cumhuriyetin ilk muhalefet partisi resmen kapatıldı. 

Partinin kapatılmasından 1 yıl sonra 14 Haziran 1926'da Atatürk'e karşı tertip edilen ve tarihe 'İzmir Suikastı' olarak geçen olayın ardından Atatürk'ün silah arkadaşları  Kazım Karabekir, Rauf Orbay, Refet Bele  ve Ali Fuat Cebesoy suikast teşebbüsünün azmettirici oldukları iddiasıyla tutuklandılar. Tutuklamalarda 24 Anayasası’nın dokunulmazlık hükümleri uygulanmadı.

Kazım Karabekir ve arkadaşları, er ve erbaşların yoğun protestoları altında yargılandı. Dava sonucunda Rauf Orbay ve Rüştü Paşa hapis cezalarına çarptırıldılar; Kâzım Karabekir, Ali Fuat ve Refet Paşalar beraat ettiler.

Ancak bir ay süren yargılama sonucu içlerinde eski Maliye Nazırı Cavit Bey ve Mustafa Kemal ile birlikte Samsun’a çıkan Miralay Arif beyin de bulunduğu 14 kişi savunma ve temyiz hakkı kullandırtılmadan idam edildiler. Adnan Adıvar gıyabında mahkûm edildi.

Böylece Türkiye 1925-1930 yılları arasında beş yıllık muhalefetsiz ve otoriter bir rejimin uygulandığı bir döneme giriyordu. Otokratik rejim muhalefet işlevi görecek ikinci bir partiye tahammül edememişti.

İkinci parti kurma denemesi 1930 yılında gerçekleşti. Mustafa Kemal’in izniyle kurulan Serbest Fırka ancak üç ay gibi kısa bir sürede kendini feshetmek zorunda kaldı.

Partinin kurucusu olan Fethi Okyar’ın hatıralarından anladığımıza göre Okyar’ın Ege gezisiyle Cumhuriyet Halk Fırkası’nın beklenmeyen çöküşü, halkın yeni partiye coşkulu ilgisi CHF’de büyük şaşkınlık ve kaygı yaratmıştı.

CHF çevreleri tarafından ileri sürülen görüş, şeriatçıların Serbest Fırka’ya sızdıkları, Okyar’ı da aşarak şeriat lehine kargaşa yaratıp, başta Mustafa Kemal olmak üzere Cumhuriyet aleyhine tertip içine girdikleriydi.

İrtica iddialarını mecliste Dâhiliye Vekili Şükrü Kaya dile getirmiş ancak toplu gericilik eylemleriyle, Mustafa Kemal ve Cumhuriyet aleyhine gösteriler ve tertiplerle ilgili hiçbir somut delil gösterememişti.

CHF’nin irtica isnatları süratle halkın desteğini kaybetmesinden kaynaklanan korku ve şaşkınlıktan doğuyor  ve irtica iddiası siyasi bir araç olarak kullanılıyordu. Laiklik silahını siyasette silah olarak kullanan CHF aslında şeriatçı çevrelere silah hazırlıyordu.(Osman Okyar-Mehmet Seyitdanlıoğlu-“Fethi Okyar’ın Anıları)

CHF İzmir’de örgütüyle, yayın organlarıyla, partili olan valisiyle halkın coşkusunu kullanarak güvenlik güçlerinin halka ateş açması sonucu ölüm ve yaralanmaların meydana gelmesine neden oldu.

Sonuç olarak Serbest Fırka denemesi kısa sürede başarısızlığa uğratıldı ve tek şefli ve tek partili otoriter rejim 1945 yılına kadar devam etti.

1935’ten sonra parti ile devlet kaynaşarak, iç içe girmiş, parti devlet ile özdeşleşerek devletin partisi durumuna gelmişti. Bunun sonucu parti siyasetin yapıldığı bir yer olmaktan çıkmış, halkla olan ilişkisi tamamen kesilerek devletin ve hükümetin emrine girmişti.(MeteTunçay-“Eleştirel Tarih Yazıları- Bülent Tanör” Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri) 

Bu saptamalardan çıkan sonuca göre siyasal otorite artık partide değil devlette yani şeftedir. CHP ise bir devlet partisidir. Rejimin asıl karar merkezi ”Ebedi Şef” Mustafa Kemal, daha sonra da “Milli Şef” İsmet İnönü’dür. Böylece rejim içinde Devlet Milleti, Parti Devleti, Şef de hepsini temsil etmektedir. (Taha Parla-Türkiye’nin Siyasal Rejimi)

Tek partili rejim 1924 Anayasasının öngördüğü bir düzen olmayıp, siyasal koşulların sonucu oluşan fiili bir durumdu. Çok partili hayata geçişte de iç ve dış siyasi koşullar yani fiili etkenler rol oynayacaktı.

İkinci Dünya Savaşı süreci Türkiye’nin ekonomik ve sosyal yapısında önemli değişikliklere yol açmıştı. Devlet desteğiyle özel kesime sermaye aktarılırken, enflasyon, yolsuzluklar, karaborsanın yarattığı olumsuzluklar gelir dağılımındaki adaletsizliği daha da artırmıştı.

Sınıfsız, imtiyazsız bir topluma vurgu yapan halkçılık anlayışı ve bunu destekleyen devletçilik yaklaşımı anlamını kaybetmişti. Bunun sonucu toplumun değişik kesimleri kaygı içinde değişim ihtiyacını hissetmeye başlamıştı.

Köylüler düşük fiyat politikaları, tarımdan kaynak aktarımı, jandarma ve tahsildar baskısı ile sanayileşmenin ve otoriter rejimin yükü altındaydılar.

Sakıncalı görülen işçi sınıfı 250 bin’lik mevcuduna rağmen grev, sendika, düşünce ve basın yasakları nedeniyle politik ve örgütsel anlamda değişiklik talebine önderlik edecek durumda değildi. 

Diğer yandan orta sınıfın en dinamik unsurlarından olan memurlar ve aydınlar enflasyon koşullarında ekonomik sıkıntı çekiyorlardı.

Nihayet devrimlerden ve uygulamalarından sıkıntı çeken muhafazakâr dindar kesimin hoşnutsuzluğu da açığa çıkmıştı.

Dış dinamikler bakımından iki etken önemliydi. Birincisi savaştan Batılı ülkeler galip çıkmıştı. Bu da Batı’nın siyasal rejimi olan demokrasiyi güçlü bir şekilde gündeme getiriyordu. Ayrıca BM Antlaşması’nı onaylamak demokrasiye geçiş taahhüdü anlamına geliyordu.

İkinci etken SSCB’nin Türkiye’ye yönelik tehditleriydi. Bu durum Türkiye’nin kendine Batı ittifakı içinde yer aramasına neden oldu.

Sonuç olarak otoriter nitelikli, vesayetçi tek parti rejiminin sosyal, politik, ekonomik ve kültürel uygulamalarından mağdur olan, huzursuzluk ve sıkıntı duyan geniş bir cephe ortaya çıkmıştı. Ancak bu muhalefet cephesine önderlik edecek bir siyasal hareket bulunmamaktaydı.

1945’te parti içinden Recep Peker ve çevresinin oluşturduğu çoğunluğa rağmen iç ve dış dinamiklerin kesişmesiyle ve özellikle İsmet İnönü’nün gayretiyle birlikte CHP çok partili rejime geçmeyi tartışmaya başladı.

29 Mayıs 1945’te yapılan bütçe oylamasında Celal Bayar, Adnan Menderes, Refik Koraltan, Fuat Köprülü ve Emin Sazak ret oyu verdiler.

Parti meclis grubuna parti içi demokrasinin kurulması isteğini öngören ve Bayar, Menderes, Koraltan ve Köprülü tarafından verilen “Dörtlü Takrir”in reddi üzerine gelişen olaylarla birlikte Menderes, Köprülü ve Koraltan CHP’den ihraç edildi.

Bu ihraçları protesto eden Celal Bayar partiden istifa etti.1 Aralık 1945’te Bayar arkadaşlarıyla birlikte Demokrat Parti’yi kurdu.

Böylece daha önceki TCF ve Serbest Fırka denemelerinden sonra CHP üçüncü defa içinden bir parti doğuruyordu. Ancak parti içi demokrasinin işlemediği, demokratik kültür ve geleneğin üretilmediği bir kurumdan demokrasi vaadiyle ayrılanların gerek vesayetçi kurumların engellemesi gerek kendi yetersizlikleri nedeniyle antidemokratik zemine kaymaları mukadderdi. 

Sertlik yanlısı Recep Peker’in başbakanlığı döneminde, 1946’da yapılan şaibeli bir erken seçimle CHP iktidarını devam ettirdi,14 Mayıs 1950’de yapılan seçimde ise iktidarı yitirdi.

II. Meşrutiyet’ten beri siyasetle uğraşma tekelini elinde tutan egemen bir azınlığın dışında kalan bazı toplumsal sınıf ve tabakalar DP içinde örgütlenerek politika sahnesine çıktılar. (Tunçay-a.g.e)

Böylece çevreyle ilişkisi olmayan bürokratik seçkinci CHP yenilgiye uğramış, DP ise “Yeter söz milletindir” sloganıyla çevreyi merkeze taşıma, halkın taleplerini siyasi alana getirme işlevini görmeye başlamıştı.

Bu açılım demokrasi ve özgürlük taleplerini içermesine rağmen yaşanan süreç gerek 1924 Anayasası’nın demokrasi, özgürlükler ve hukuk devleti ile uyum sorunu, gerek başta fikir özgürlüğü olmak üzere temel hak ve özgürlükler üzerindeki anti-demokratik kanuni kısıtlamalar gerekse çatışma-gerilim üreten tarihsel gelenek nedenleriyle başarısızlıkla sonuçlandı.

1950’ye kadar herhangi bir sol düşüncenin gelişemediği ortadaydı. Özellikle 1940-1947 yılları arasında uygulanan 7 yıllık sıkıyönetim rejiminin asıl hedeflerinden biri sosyalist düşünce ile işçi kuruluşları oldu. Böylece çok partili yaşama geçişte gerek kanunlar gerekse sıkıyönetim uygulamaları nedeniyle sol kanadı budanmış bir demokrasiye geçildi. (Zafer Üskül- “Siyaset ve Asker”)


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.