Türkiye siyasetinin psikolojisi bozuldu

Türkiye’nin PYD-YPG-PKK’ya karşı, Afrin’e yönelik başlattığı 'Zeytin Dalı Harekâtı' iki haftayı geride bırakırken, içerideki tartışmalar siyaset diliyle ilgili kaygıları büyütüyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ile muhalefet arasında yaşanan Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) polemiği, siyasette tansiyonu yükselterek, söylemleri sertleştirdi.  

Cumhurbaşkanı, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) desteğiyle oluşturulan ÖSO’yu Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın “Kuvay-i Milliye”si ile özdeşleştirdi. CHP ise harekâtı “haklı ve meşru” diye nitelendirerek destek verirken, ÖSO’nun El Kaide ve cihatçı örgütlerle bağlantısı olduğu gerekçesiyle, endişe ve çekincelerini gündeme getiriyor. 

Türkiye’nin ÖSO yüzünden zor durumda kalabileceğini öne sürüyor. Erdoğan, bu eleştirilere çok sert tepki gösterdi. Vatan hainliği, ihanet, teröre destek suçlamalarında bulundu.

CHP Grup Başkanvekili Engin Altay, Cumhurbaşkanı Erdoğan’da “Koprolali-Hakaret alışkanlığı rahatsızlığı” olduğunu öne sürünce, AK Parti Sözcüsü Mahir Ünal da CHP’lilerin, “psikopati-çoklu kişilik bozukluğu hastası” olduğunu iddia etti.  

Siyasetçilerin birbirlerine karşılıklı “psikiyatrik hastalık teşhisleri” koymalarının, toplumda yansımaları olduğunu belirten psikiyatristler; şiddet, öfke ve hakaret dozu yüksek siyaset dilinin, ağır toplumsal travmalara, düşmanlıklara neden olabileceğini dile getiriyor.

Türkiye Psikiyatri Derneği (TPD), Merkez Yönetim Kurulu üyesi ve sözcüsü Şahut Duran, Ahval’e “duygular bulaşıcıdır” dedi ve ekledi:

“Kaygı, endişe, keder, neşe, mutluluk, öfke gibi duygular karşılıklı etkileşim getirir. Siyasetin, medyanın şiddet içerikli öfke dilini sürekli kullanması, linç kültürünü besliyor. İntikam ve şiddet duygusu öne çıkıyor. Öfke şiddeti, şiddet linç terörünü besliyor. Toplum psikolojisinin bundan etkilenmemesi olanaksız.” 

Aslında geriye dönüp bakıldığında, bu siyaset dilinin her seçim dönemi öncesinde öne çıkartılıp yaygınlaştırıldığı gözleniyor.

İYİ Parti Genel Sekreteri ve İzmir Milletvekili Aytun Çıray, toplumun, siyasetteki bu dilin yaydığı karamsarlığı, umutsuzluğu hak etmediği görüşünde.

Anketlerdeki güven sıralamasında siyaset ve siyasetçilerin en dibe indiğine dikkat çeken Çıray, bu dil tercihinin bilinçli yapıldığını öne sürerken şunları söylüyor: 

“İktidarın bu dili seçmesi, tesadüf değil. Bilerek yapılıyor. Toplumsal kompartımanlar yaratılıyor. Birisi bağırıp, çağırarak, şiddet, öfke, hakaret yağdırdığı zaman, kimse karşısındakini dinlemez. Öfke güçlü bir duygudur.  Öfkeyle birlikte, fikirler, eleştiriler konuşulamaz hâle geliyor. Afrin harekâtı gibi milli birlik gerektiren bir konuda bile bu yapılıyor. Destek verene de, görüş beyan etmek isteyene de, tavsiyede bulunmak isteyene de öfkeyle saldırılıyor.  Bu, toplumu susturup, bastırmaya yönelik ‘öğretilmiş çaresizlik’ siyaseti. Artık bu kutuplaştırma ve öfke dilinin sonu geliyor. Çünkü her gün şiddet, hakaret dinlemekten insanlara gına geldi."

Duyguların bulaşıcı olmasından yola çıkarsak; mutluluk, neşe, sevgi ve saygı içeren bir siyaset dilinin yansımalarının pozitif olacağı sonucuna varabiliriz. Bunun en etkili yollarından birisi eleştirel mizah, siyasetçilerin mizahi atışmaları. 

Toplumun, güçlülerin söylemlerini espri malzemesi yapabilmesinin en temel araçlarından birisi mizah… 12 Eylül 1980 darbesi öncesinde, anarşi, terör ve çatışmaların zirveye çıktığı dönemde bile, haftalık satışı 1 milyonu aşan, Gırgır, Mikrop, Fırt gibi mizah dergileri vardı.  

Darbeden sonra da bu dergiler, baskıcı yönetime karşı, toplumun mizahla, karikatürlerle, fıkralarla muhalefet ettiği, önemli mecralar olarak yayınlarına devam etti. 

Darbeci Kenan Evren hakkında dahi fıkralar üretilebiliyordu. Örneğin, Evren hakkında üretilen “Demokrasi” fıkrası:

Evren’in berberi sakallarını daha iyi traş edebilmek için her seferinde darbeci generale, “Paşam demokrasiye ne zaman geçeceğiz?” sorusunu sorar. Nedeni ise demokrasiyi duyunca Evren’in tüylerinin diken diken olması, berberin kolayca sakalları traş edebilmesidir. 

Demirel, Özal, Yıldırım Akbulut haklarında en çok fıkra, mizah üretilen, karikatürleri çizilen, fıkra kitapları yazılan siyasetçilerdi. Liderlerin lakapları naifti; Demirel’e 'Çoban Sülü', Özal’a 'Tonton', Ecevit’e 'Karaoğlan', Erbakan’a 'Hoca', Akbulut’a 'Hal Müdürü', Çiller’e 'Sarışın güzel kadın'…

Demirel
RP Genel Başkanı Necmettin Erbakan, DYP Genel Başkanı Süleyman Demirel (solda) ve SHP Genel Başkanı Erdal İnönü (sağda) ile birlikte başkanlığını Aziz Nesin'in yaptığı bir kurul tarafından düzenlenen “Demokrasi Kurultayı”na katıldı. (Arşiv-1989)

 

Oysa son dönemin önde gelen mizah dergileri Leman, Penguen, Uykusuz vb. ise siyasi mizaha girdikleri anda soruşturmalara, hakaret davalarına, yayın durdurma, toplatma,  yayın yasağına muhatap oluyorlar. Penguen dergisi bir süre önce 10 yıllık yayın hayatına son vermek zorunda kaldı, kapandı.

Ünlü psikiyatrist Cumhur Boratav, televizyonlardaki psikiyatri programlarının, psikiyatrik terminolojinin günlük dilde ve siyaset dilinde kullanılmasında etkili olduğunu, siyasilerin bunu daha çok hakaret ve sözlü şiddet amaçlı kullandığını vurguluyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konuşma tarzının bu açıdan son dönemde etkili olduğunu belirten Boratav, karikatür ve mizahın siyasi mücadelede hoşgörünün kökleşmesine katkı sağladığını, ancak son dönemde pek hoş görülmediğini belirtiyor Boratav;

“Karşısındakine sözlü şiddet uygulama, yaygınlaştı. Bu tarzın insanları sindirmede işe yaradığı görüldükçe, toplumda, günlük dilde kullanımı artmaya başladı. Hem öfke ve şiddet diliyle, rakibini sindiriyor hem de televizyondan öğrendiği psikiyatrik terminolojiyle hakaretlere kılıf uyduruluyor. Gözü dünmüş demiyor da sosyopat diyor. Kafayı yemiş, çatlak ya da arıza, mankafa diyor. Nasıl geçirdik, ya da bir koyduk oturttuk vb. deyişlerle karşıdakine şiddet ve öfkeyi içselleştirip, doğallaştırıyor.”

Bu noktada AK Parti Kurucularından eski Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener’in tespitleri dikkat çekici.

Şener, iktidarın iletişim araçları üzerinde dominant olduğu bir ortamda, siyasetçilerin üslubunun toplumsal kültürü ve karşılıklı tutumları oluşturduğunu savunuyor.

Son dönemde, “sert, saldırgan ve ayrıştırıcı siyaset üslubuyla, karşıdakilere bu ülkenin insanı değilmiş gibi yaklaşıldığını, bunun ülkeye ve topluma büyük zarar verdiğini” söylüyor.

TPD sözcüsü Şahut Duran, siyasilerin psikiyatrik tanı koymalarının etik olarak kabul edilemeyeceğini söylerken, “Koprolali yani küfürlü konuşma bir tanımlamadır. Psikopati-çoğul kişilik ise şizofreni vb. gibi bir teşhis-tanıdır. Psikiyatrik terimlerin karşıdakini aşağılama amaçlı olarak, siyasilerce kullanılması, bireylerin psikiyatrik tedaviye bakışını, tedavi olmasını engeller. Siyaset de, hekimlik gibi etik değerlere ve insana odaklıdır. Etik dışı dile yöneldikçe şiddet-terör, linç kültürü artıyor. Bireylere ve topluma zarar veriyor.” uyarısında bulunuyor.

1970-80’li yıllarda sağ-sol çatışmaları, ekonomik krizlere rağmen, siyasi rakiplerine “Sayın” diye hitap eden Ecevit, en sert tartışmalarda bile siyasi nezaketten ödün vermedi.  

Erbakanlı, Demirelli, Ecevitli, Özallı dönemlerde “nükte ve nezaketin siyasi rekabetin en önemli unsuru olduğunu, farklı siyasi görüşteki kitleleri yumuşattığını, rahatlattığını” anımsatan Abdüllatif Şener, bugün ise siyasi nükteye tahammülsüzlüğün had safhada olduğunu vurguluyor.

Şener, son dönemin en esprili liderinin Selahattin Demirtaş olduğunu belirterek şunları kaydediyor:

“2014’teki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Selahattin Demirtaş en renkli ve nüktedan adaydı. Nükteyle çok ciddi muhalefet yaptı. Tahammül edemediler, siyasetten uzaklaştırıldı. Siyasette, şiddet ve öfkenin dışlanmasında sorumluluk, muhalefetten önce iktidardadır. Muhalefet tepki gösterecek, eleştirecek, iktidar hoşgörüyle dinleyecek, kulak verecek. Siyasetin normalleşmesi için bu şart.”

Demirtaş
HDP lideri Demirtaş, 4 Kasım 2016'dan bu yana Edirne F Tipi Cezaevi'nde tutuklu bulunuyor.

Afrin harekâtının içerde yarattığı atmosferle, siyasi mücadelenin, “milli-gayri milli” ya da “vatansever-vatan haini-terör destekçisi” gibi ayrıştırma çabalarına, Saadet Partisi de itiraz ediyor. Genel Başkan Temel Karamollaoğlu harekâtın giderek “iç politika malzemesi yapılmak istendiği” eleştirisinde bulunuyor.

İç politikada iktidar-muhalefet mücadelesinin “şiddet-öfke dili” eksenine oturması, psikiyatristlerin tespit ettiği gibi linç kültürünü besliyor.

Kimi medya kuruluşlarında yapılan yayınlarda, operasyonu eleştiren gazetecileri, milletvekillerini vurma çağrılarının yapılması, sosyal medya paylaşımlarında, küfür, hakaret, şiddet ve ölüm tehditlerine kadar varan mesajlar, siyasetteki bu dilin bireylerin ve toplumun psikolojisini nasıl negatif etkilediğini gösteriyor.