Taner Akçam
Tem 05 2018

'Umdenken': Düşünme tarzımızı değiştirmek

Almanca, “yeniden düşünmek” diye çevrilen bir kelime var: “umdenken” ama “düşünme tarzını değiştirmek”, hatta “düşünmeyi tersine çevirmek” diye okumak daha anlamlı.

Önerdiğim böyle bir şey; bu ülkede bir şeyleri değiştirmek isteyen insanlarının yapması gereken şey “umdenken”. Yani, düşünme tarzımızı ve bazı bildiklerimizi tersine çevirmek; içinde bulunduğumuz durumu farklı okumaya ve anlamaya çalışmak…

Seçim sonuçları üzerine yapılan değerlendirmeler iki uç arasında: büyük bir “kaybedilmişlik ve moral çöküş” yaşayanlar ile “durum o kadar kötü de değil ve henüz her şey bitmedi” diyenler arasında gidip geliyor.

Ve “vakit daha geç olmadan” kurulması gereken cepheler vb. üzerine tartışılıyor.

Oysa bu ikilem yanlış…

1982 yılıydı (galiba), Hamburg’da Yeşiller Partisinin büyük kongresi yapılıyordu. Kürsüde Rudolf Bahro vardı; Doğu Almanya’da rejime muhalefet eden, daha sonra “Alternatif” adlı kitabı nedeniyle 8 yıl hapis cezasına çarptırılan ve ama Batı’da yükselen büyük tepkiler nedeniyle Batı Almanya’ya sürülen Rudolf Bahro…*

Bahro, Yeşillerin kurucularından idi ve konuşmasının konusu (kapitalist veya sosyalist) endüstrileşmenin tahrip ve yok ettiği Doğanın-Çevrenin nasıl korunacağı idi. Bahro mealen, birbirinden esasta farklı iki tür siyaset yapış tarzı olduğunu anlatıyordu. “Birinci tarz”, diyordu, “saatin 12’ye çeyrek kala olduğu üzerine kurulan siyasettir.”

Buna göre, henüz vakit çok geç değildir, kurtarılacak ve korunacak bir şeyler vardır. Ve önerilen siyaset, “geç kalmadan; yıkımın ve tahribatın önünün alınması için atılacak adımlar” üzerine tartışmaktır.

Bu mantıkta siyaset yapanlar, önerilenleri veya beklentileri olmayınca, saatin 12’ye daha da yaklaştığı düşünürler. Durum kötüleşmekte olduğu için, büyük bir karamsarlığa düşerler. “Eyvah, mahvolduk, artık bu gidiş durdurulamaz”, diyenlerle, “hayır henüz daha yapılacak şeyler var”, diyenler tartışmaya girişir…

Karamsarlar ve iyimserleri olan siyasi tartışmalar yapılır ama temel mantık aynıdır. Saat 12’ye çeyrek vardır ve bu gidiş durdurulmalıdır.

“Oysa bir de ikinci tarz siyaset yapma tarzı vardır”, diyordu Bahro… Saat 12:15’tir, yani korktuğunuz şey çoktan olmuştur. Kurtarılacak bir şey yoktur artık. “Saat 12 olmadan” telaşına, heyecanlanmalarına, moral yıkıntılarına gerek yoktur çünkü artık, kurtarılması gereken şeyler yoktur… Engellenmesi gereken, gelmekten olan bir felaket de söz konusu değildir… zaten felaketi yaşamaktasınız.

Şimdi bu durumda ne yapılması gerektiğini düşünüyorsanız, onu söyleyin.

Bahro, Yeşil parti siyasetinin 12:15 üzerine kurulmasını öneriyordu.

Benim Türkiye siyasetine ilişkin önerim budur.

Saat 12:15 ve kurtaracağımız hiçbir şey yok. Bu nedenle fazla telaşa da gerek yok. İkinci Cumhuriyet kuruldu ve bizler ne kadar çırpınsak da bu kuruluş kendi gerçekliğini yaratmaya devam edecek.

Hatta daha da ileri giderek iddia edebilirim ki mevcut düşünme ve muhalefet etme tarzları ile sadece İkinci Cumhuriyet’in yerleşmesi için gerekli payandaları sağlamış oluruz, o kadar…

O halde?

Çok basit, Almanca “umdenken”, yani düşünme mantığımızı, siyaset yapış tarzımızı sorgulayarak, yeniden yapılandırmalıyız.

Ana soru şu: bu ülkede farklı din-dil-kültür-inanç-millet ve farklı yaşam tarzına inanan insanlarının bir arada yaşama şansı var mıdır? Böyle bir gelecek mümkün müdür?

Hayır, mümkün değildir, diyenlere söyleyecek bir şeyim yok. Bu zaten var olanın yeniden üretilmesini önermektir.

Kendimi, evet böyle bir gelecek vardır, diyenler kategorisinde sayıyorum.

Ve bunu “hala kurtarılacak bir şeyler var” mantığı ile söylemiyorum.

Saatin 12’yi çeyrek geçtiği rahatlığı ile söylüyorum.

Önerim, söylenmesi gerekeni söylemek, bu kadar basit.

Söylenmesi gerekenlerin, birincisi siyasetin mevcut bölünmüşlük hallerini aşacak siyasi bir perspektif geliştirmek gerektiği. Siyasetin mevcut bölünmüşlük halleri (Sağ – Sol; Kemalist, Laik, Modernist, Batıcı – dinci, İslamcı, Muhafazakâr; Milliyetçi – Kozmopolit) ve bu bölünmüşlük hallerini dipten belirleyen etnik ve din (Alevi – Sünni; Türk – Kürt; Laik – İslamcı) farklılıklarca tanımlanmış bir siyasi kültürün varlığı şu anki gerçekliğimizdir.

Siyaset yapış tarzının bu biçimde bölünmüş olması, Birinci ve İkinci Cumhuriyetin gerçeklikleridir ve siyasetteki bugünkü fay hatlarını esas alarak, bu Cumhuriyetlerin ötesinde bir şey yaratamazsınız.

Yani önerdiğim mevcutlar arasında bir Cephe değildir; mevcutları anlamsızlaştıracak ve aşacak bir bakış açısı gerekiyor. Bu mümkün…

İkincisi, siyasetin alışılmış bilinen farklı kulvarlarından gelen ve ama geldikleri kulvarların sığlığını ve yetersizliğini gören bireylerin, kendi (solcu, sağcı, laik, dinci, milliyetçi vb.) geçmişlerini de fazlaca inkâra kalkmadan, birey olarak bir araya gelmeyi becerebilmeleri gerekiyor. Geçmişlerini, geldikleri kulvarları inkâr etmelerine, hoyrat davranmalarına, yıkmalarına gerek yok; çünkü her bir farklı kulvar, diğer kulvarları da ortak olarak kesen ve geleceği kuracak olan unsur ve değer yargılarını bağrında taşıyor. Sadece Adalet kavramını bir örnek olarak vereyim.

Üçüncüsü, bu bir araya gelen bireylerin, kendi kulvarların yarattığı bagajlardan kurtulmayı öğrenmeleri ve bunu becermeleri gerekiyor. Kendi kulvarımdan basit bir örnek: demokrasi kavgası verdiğini iddia eden HPD, Milletvekili adaylarını kendi üyelerine seçtirmekten korkuyor. Adaylar kapalı kapılar ardında ve Kandil onayı ile belirleniyor.

Bu bagaj ile vesayet rejimi kurarsınız ama demokratik bir Cumhuriyet kuramazsınız. Burada HDP’nin uğradığı saldırılar ve haksızlıklar ile ilgili bir şeyi tartışmıyorum. Bu seçimde de en doğrusu HDP’ye oy vermekti. Ama bunun ötesinde bir şey söylüyorum.

Unutmayın saat 12:15. Sadece olması gerekeni yüksek sesle söyleyin kâfi…

Benzeri çok başka bagaj var; örneğin her bir kulvarın toplumsal şiddet ile kurduğu ilişki tarzı. Örneklerini vermek yerine her siyasi kulvarın bir sevgilisi var, diyeyim…

Yukarda saydığım üç faktör daha çok yüzeye ilişkin, görünüre ilişkin öneriler.

Asıl yapılması gereken ise üzerinde siyaset yaptığımız zeminin toptan değişmesidir.

Şu anda siyaset diye sunulan ve üzerinde sağcı, solcu, muhafazakâr, modern, İslamcı, Alevi, milliyetçi, enternasyonalist diye bölündüğümüz zemin yanlıştır. Bu zeminden doğru siyaset çıkmaz.

Çünkü bu zemin yalanlar ve inkarlar üzerine inşa edilmiştir.

Sahte olduğunu herkesin bildiği, “yaratılmış” bu suni gerçeklik ile bu toplum sadece kendisini kandırıyor ve daha da önemlisi, hepimiz bu kandırmanın farkındayız.

Yapılması gereken basit: söylenmesi gerekeni söylemek.

Ama bu tür düşüncelerle asla çoğunluk olunmaz diyebilirsiniz.

Evet, aynen öyle!

Kazanmak için değil, kaybetmek için söylenmesi gerekeni söyleme cesaretimiz var mı? Çünkü saat 12:15.

12’yi çeyrek geçe yapılması gereken basit: saydığım tüm grup ve çevreler kendileriyle ve tarihleriyle yüzleşmeye hazır olmalılar. Geldiğimiz kulvarların kendilerine ve geçmişlerine methiyeler düzerek gideceğimiz yer kalmadı…

Ve zaten methiyenin en iyisini Birinci ve İkinci Cumhuriyeti kuranlar yaptı ve yapıyorlar.

Hepimizi, toplumu tarihi ile ve her bir çevreyi kendi gerçekliği ile yüzleşmeye çağırıyorum. Yüzeyde “resmi” görüşleri, özelde “hakiki” görüşleri var olan, bölünmüş gerçeklikler üzerine inşa edilmiş şizofren kimliklerimizle ulaşacağımız bir şey yok.

Kaybetmek pahasına ve kaybetmeyi bilerek: siyasette zemin kayması şarttır. Hangi görüş ve gruptan olursak olsun, hepimizin üzerinde yükseldiği siyasetin zemini değiştirilmesi gerekiyor. Üzerinde siyaset yaptığımız ve bizi de belirleyecek, tanımlayacak siyasetin zemininin yeniden tanımlaması gerekiyor.

Siyasette zemin kayması nedir? Yeni zeminin ana özellikleri nelerdir?

Bunları gelecek yazıda tartışacağım ama burada merkezi kavram sorumluluk almayı bilmek olduğunu söyleyeyim.

Başkasını, ötekini suçlamadan ve kabahatin ötekinde olduğunu tekrar edip durmadan; kendisini hakiki kurban ve masum, ötekini fail ve gerçek suçlu olarak tanımlamaktan vazgeçerek, sorumluluk kavramına uygun davranmaya hazır mıyız?

Unutmayın, saat 12:15 ve bu toplum kendi tarihi ile, yarattığı yapay gerçekliklerle yüzleşmeden yarını kuramaz.

*Konumuzla alakalı olmasa da pek kimsenin bilmediği bir gerçeği açıklamak isterim: Rudolf Bahro, yılını tam hatırlamıyorum, 1982 veya 83’de, Ankara’ya giden ve kendilerini Kızılay Güven Park’ta zincirleyerek, 12 Eylül rejiminin işkence ve idamları protesto eden bir grup Alman aydından birisi idi. Avrupa ile çok sorun çıkartmasın diye, tutuklanmak yerine, apar-topar geri yollanmışlardı. Anısı önünde, bu nedenle de saygıyla eğiliyorum.