Umut Özkırımlı
Kas 09 2017

Yarı demokrasiden, tam otokrasiye devletçi cemaatçilik

Basit bir soruyla başlayalım: Neden böyle oldu? Türkiye’de rejim nasıl değişti?

Siyasi duruşunuza göre bu soruya vereceğiniz yanıt da basit olabilir. Örneğin inançlı bir ulusalcı iseniz Erdoğan’ı emperyalist bir proje, kurulduğu günden bu yana Türkiye’yi parçalamaya çalışan Batı’nın Truva atı olarak görebilirsiniz.

Ulusalcılıkla arasına mesafe koymakla birlikte tam bağımsızlık fikrinden ödün vermeyen bir Türk solcusu iseniz 'yetmez ama evet' aymazlığından dem vurabilir, hesabı Erdoğan’a bir dönem destek vermiş liberallere kesebilirsiniz.

Sol liberal iseniz bu kez suçlu Kemalizm, dindar kesimlere nefes aldırmayan katı laiklik anlayışıdır.

Daha sofistike yanıtlar peşindeyseniz yerel ya da küresel konjonktürel faktörleri işin içine katabilirsiniz.

Yine durduğunuz yere göre AB macerasının hüsranla sonuçlanması, Arap Baharı ile başlayan süreçte, özellikle İŞİD’le mücadele, mülteci krizi gibi konularda, Türkiye’nin bölgesel öneminin artması, Ergenekon, Balyoz davaları ile birlikte askeri vesayetin zayıflaması/zayıflatılması, ekonomik dengelerin kriz dönemlerinde bile fazla sarsılmaması, bu görece istikrar ortamında Kürt sorunu gibi Türkiye’nin kangrenleşmiş bazı problemlerinin çözülebileceği umudunu doğuran adımlar atılması gibi bir dizi gelişmeye işaret edebilirsiniz.

Bu bağlamda kimi kritik dönemeçlerin altını da çizebilirsiniz. 2010 anayasa değişikliği referandumu, yolsuzluk dosyaları/kaset savaşları ile başlayan AKP-cemaat çekişmesi, Gezi olayları, Haziran 2015 seçimleri, Kürt hareketinin özerklik ilanları, PKK ile devlet arasındaki ateşkesin bozulması gibi 'kopuş anları'na referans vermeden Türkiye’nin otoriterleşmesinin anlaşılamayacağını iddia edebilirsiniz.

Şu ana kadar saydığım faktör ve süreçler yazının başında sorduğum soruyu yanıtlamamıza bir ölçüde yarayabilir. Öte yandan Türkiye’ye hakim olan siyasi kültürü ve bu kültürü şekillendiren toplumsal sözleşmeyi dikkate almayan hiçbir yanıt bugün karşı karşıya olduğumuz karanlık tabloyu açıklamamıza yetmez.

Devlet, birey ve sivil toplum ilişkileri üzerinden bir model oluşturmaya çalışırsak Türkiye’nin siyasi kültürüne yön veren anlayışa 'devletçi cemaatçilik' adını verebiliriz.

Hem Kemalist/laik, hem de post-Kemalist/İslamcı dönemleri kapsayan bu anlayışta devlet en önemli bileşendir. İktidar peşinde koşan tüm siyasi aktörlerin kontrolünü ele geçirmeye çalıştıkları bu devlet, İsveç ve Almanya gibi güçlü devlet geleneğine sahip başka örneklerde olduğu gibi sosyal refah düzeyini yükseltmeye ya da bireyi, toplumsal dokuyu oluşturan farklı grupları baskılardan korumaya yönelik eşitlikçi bir kurum değildir.

Tersine Türkiye’de devlet, 'aile reisi' ya da “baba” gibi algılanan hiyerarşik bir yapıdır ve özünde Osmanlı İmparatorluğu’ndaki millet sisteminden çok da farklı olmayan bir cemaatçilik anlayışını teşvik eder.

Cemaatler devlete türlü çıkar ilişkileri ile bağlı ve bağımlıdır. Bu tür bir sistemde haklar – gerek bireysel haklar, gerek grup hakları – devlet tarafından 'bahşedilir'; gerekli görüldüğünde de geri alınır.

Tek partili yıllarda, askeri darbeler sonrasında ve AKP’nin 'ustalık dönemi'nde (!) gördüğümüz gibi, hakları ve hukukun üstünlüğünü garanti altına alan yazılı bir anayasanın varlığı da bu durumu değiştirmemektedir.

Zaten TC anayasalarının hemen hepsi ülkenin bölünmez bütünlüğünü kutsayan, milletin ve devletin çıkarlarını her tür hak ve özgürlüğün üzerinde gören son derece patriarkal metinlerdir.

Devletçi cemaatçilik, bireysel ya da grup temelli her tür özerklik arayışını var oluşa yönelik bir tehdit olarak algılar. Dinsel olsun, etnik olsun, cinsel yönelime dayalı olsun, tüm farklılıklar, daha genel anlamda çoğulculuk, kaçınılması gereken “adetler”dir.

Bu çerçevede devletin farklı çıkar grupları, etnik ya da dini gruplarla kurduğu ittifaklar da stratejik ve kısa ömürlüdür, çünkü bu ittifaklar devletin inisyatifiyle kurulur ve farklılığın içselleştirilmesinden çok hoşgörülmesi anlayışına dayalıdır.

Türkiye’de gerçek anlamda bir sivil toplum oluşamamasının, temel insan hakları ya da azınlık haklarının hiçbir dönemde güvence altına alınamamasının ardında bu devletçi cemaatçilik anlayışının yattığını söylemek abartılı olmaz.

Devletçi cemaatçilik, Alasdair McIntyre, Michael Sandel, Charles Taylor gibi siyaset felsefecilerinin savunduğu, çoğulcu bir toplum anlayışına dayanan cemaatçilikten iki noktada ayrılır.

Birincisi, devletçi cemaatçilik, yukarıda da belirttiğim gibi, farklılığa olsa olsa 'tahammül eder', o da çıkarları gerektirdiğinde ve çıkarları gerektirdiği sürece. Bu tür bir cemaatçilik ortak değerler ve kurumlar etrafında kenetlenmiş bir bütünlük öngörmez. Devlet, uygun gördüğü değer ve kurumları tüm cemaatlere dayatır. Dayatılanları benimsemeyenlerin bir bedel ödemeyi göze alması gerekecektir.

İkincisi, ortak değer ve kurumlara dayalı olmayan bu sistemde kurulan birliktelik sağlam ve kalıcı değildir. Cemaatlerin ana hedefi devlete yakın durmak, devletten nemalanmak olduğu için cemaatler arası ilişki rakiplerin birbirlerinin ayağını kaydırmaya çalıştığı bir çekişme halini alır. Cemaatler kısa süreli zoraki ittifaklar dışında diyaloğa açık değildirler; kendilerinden olmayana güvenmezler. Daha da önemlisi, kendi içlerinde de eleştiriye, farklılaşmaya sıcak bakmazlar.

Türkiye’ye hakim olan siyasi kültürü belirleyen devletçi cemaatçilik, hem geçmişi, hem bugünü (muhtemelen geleceği de) anlamamızı sağlayacak anahtar kavramdır. Bir sonraki yazıda Türkiye’nin nasıl bu kadar kısa zamanda ve kolayca yarı demokrasiden tam otokrasiye geçebildiğini bu kavram çerçevesinde somut örnekler üzerinden tartışmaya devam edeceğim.

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar