Zehire dönüşelim, ama zehri içmeyelim...

Birkaç gün önce MHP lideri Bahçeli şöyle bir açıklama yaptı:

“Türkiye’yi yeni bir çözüm sürecine sokma çabaları varsa bilinmelidir ki Türk milleti bu öldürücü zehri asla içmeyecek.”

Yani kimsenin ölmediği bir çözüm süreci, Türkiye’nin farklı kimliklerden vatandaşları ile birlikte gerçekleştireceği bir barış süreci hani olur da tekrar başlarsa, bu Türk milleti için intihar olur diyor Bahçeli. Bugünkü savaş, şiddet, yıkım sürecinin devamından yana, bunun vatanseverlik olduğunu; savaş, şiddet ve yıkımın Türk milletini koruyacağını düşünüyor olmalı.

Evet, evet, Türk milleti Kürtlerin vekilleri, belediye başkanları hapse atılarak, kentleri yıkılarak, cenazeleri yerde bırakılarak, dilleri ve kültürleri yasaklanarak, mezarlıkları tahrip edilerek, iradelerine kayyum atanarak korunacaktır.

“Jin, jiyan, azadi” sözü meclis tutanaklarına X’lenerek geçince, bu ülkenin vatandaşlarının bir kısmının dili yok sayılınca korunacak Türk milleti!

Sadece Türkiye’nin sınırları içinde değil, Türkiye’nin sınırları dışında da “Kürt anasını görmesin” diye savaşarak korunacak bu millet.

Geçen hafta komandoların bröve takma töreninde konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan ne diyordu:

“İnşallah çok yakında, bugün brövelerini takan komandolarımızın da desteğiyle, Fırat'ın doğusundaki terör yuvalarını da darmadağın edeceğiz.”

Öyle darmadağın ederek korunacak bu millet. Hayatlarının baharındaki gencecik Türk ve Kürtlerin ölü bedenleri ile korunacak. Artık askerler ölürse diye önceden mezarlıklar yapıyor belediyeler. O mezarlıklar dolarak korunacak Türk milleti!

Aynı törende devam ediyor Cumhurbaşkanı: “Her gencimizi potansiyel birer komando adayı olarak görüyorum.” Her gencimizi potansiyel mühendis, doktor, hukukçu, sanatçı, akademisyen, bilim adamı, mimar adayı olarak değil; komando adayı olarak görünce korunacak bu millet!

Cumhurbaşkanı bunları söyler de İçişleri Bakanı Soylu geri durur mu,  durmadı tabi.

O da ekleyiverdi aynı gün; “Afrin'den Cerablus, Azez'e kadar, Kato'dan Gabar, Cudi, Pülümür, Kutuderesi, Tendürek, Ağrı'ya kadar her tarafta bizim borumuz ötüyor” diye.

Doğrudur. Peki, o borudan nasıl bir ses çıkıyor?

Çok uzağa gitmeye gerek yok. O borudan çıkan ölüm, kin, nefret, kutuplaştırma, ayrıştırma sesinin etkisini toplumun her yanında görmek mümkün.

Anadolu’nun birçok ilinde, Batıdan Doğuya, o borudan çıkan sesin yarattığı yankıları görmek mümkün. Rize’nin, Ordu’nun köylerinde, yemyeşil vadilerin içinde, yüksek bir yere çıktığınızda bayrak asılı evleri görebilirsiniz.

Biraz yaklaştığınızda o yoksul, tek katlı, ahşap evlerin içinde, yas tutan, yaşlı ana babalar göreceksiniz.

Aynı şeyi köy köy gezdiğim Niğde’de, Karaman’da, Aksaray’da da göreceksiniz. Biraz Doğu’ya uzanırsanız, Kürtlerin evlerinden de aynı ağıtların geldiğini, yaşananlara isyanı, yası, öfkeyi göreceksiniz.

Borudan sadece ses çıkmıyor, o borudan zehir akıyor. O zehir tüm topluma yayılıyor.

Herkes birbirine kan kusuyor. Herkes birbirinin negatif yönüne odaklanıyor, aşağılıyor, vuruyor, kırıyor, döküyor. İktidarın yaptığı gibi, bu ülkede insanlar da birbirine huzur yüzü göstermemeye yeminli artık.

Türk- Kürt fark etmiyor. Toplum olarak çoktandır zehrin içinde yaşıyoruz.

Ufak bir azınlık bu zehiri daha az solumak için çırpınıp duruyor, o kadar.

Evet, evet, hiçbir şey çözülmesin, barış hiç gelmesin,  gençler ölsün, herkes birbirine düşman olsun, kimse birbirini sevmesin, analar hep ağlasın, yeter ki Türk milleti korunsun!

Oysa bu yolla korunamadığı çok açık. Ben yazıyı bitirirken bir haber geçiyordu medyada. Top atışı yapıldığı sırada, askeri mühimmatın patlaması sonucu, Hakkâri üs bölgesinde bir patlama meydana geldiği ve 4 askerin öldüğü, 7 askerin arandığı, 25 askerin yaralandığı yazıyordu.

Onca genç, onca hayat…

Yazıyı, Bahçelinin açıklaması üzerine sosyal medyada şu tepkiyi veren Ümit Kıvanç’ın sözleriyle bitireyim:

“Ölelim, öldürelim, huzur yüzü görmeyelim, herkesi hapsedelim, herkesi kahredelim, zehir içinde yüzelim, zehre dönüşelim, ama içmeyelim.”

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.