Sezin Öney
Kas 07 2017

Türkiye'nin mevcut yönetim sistemi nasıl tanımlanmalı?

 

Sezin Öney sordu:

"İktidar ve muhalafet arasında 'faşist diktatörlük' tartışmaları yaşanıyor:

Sizce, Türkiye'nin yönetim sistemi nedir?"

Nurcan Baysal (Gazeteci, yazar, aktivist):

Faşist diktatörlük tartışmalarını takip ediyorum, ancak sadece tartışma düzeyinde kalan bir şeyin bizim için anlamlı olduğunu düşünmüyorum ben. 

Bir toplumda 2 nokta çok önemlidir:

1) İnsanların adalet talebi,
2) İnsanların demokratik bir şekilde temsilcilerini seçerek yönetime katılımı.

İlkinde, yani adalette hangi noktadayız bakacak olursak, bir toplumda zamanla yasaların gelişmesini bekleriz. Türkiye'de bırakın yasaların gelişimini, şu an var olan yasal sistemin yasalarına bile uymayan bir yönetim sistemi ile karşı karşıyayız. Şu anki mevcut otoriter sisteme köstek olan her yasaya karşı ya bir şey çıkarılıyor ya da hiç hesap vermeden zaten mevcut yasaya bile uyulmuyor. Adalet mekanizması tamamen yönetime bağlanmış durumda. Bir toplumun adalet sistemine güveninin kalmaması en kötüsü. 

Otoriter sistemle yönetiliyor Türkiye, ama her şeyi tek bir adama bağlamayı, yani Erdoğan'a bağlamayı da doğru bulmuyorum. Sonuçta herkes Erdoğan'ın yanındaki yönetim kadrosu, ona biat edenler, sistemin devamı için bir mekanizmanın parçası olanlar ve hatta sessiz kalanlar da adalet sisteminin yitimine çanak tutmuş oluyorlar.

İkinci nokta yani insanların demokratik bir şekilde temsilcilerini seçmesi de şu anda Türkiye'de ortadan kaldırıldı. Kürt belediye başkanları, HDP vekilleri, milyonlarca seçmenin oyunu almış bu insanlar seçmen iradesi gasp edilerek cezaevine konuldular. Kayyumlar atandı. Kayyum atanmayan Kürt belediyelerinde de imza yetkisi kaymakamlara verildi. Toplumun ciddi bir kesiminin iradesi gasp edilmiş durumda. 

Böyle bir rejimde rejimin adı ne olursa olsun, adalet anlayışı da kendini yönetme anlayışı da bitmiştir.

Ad önemli değil, biz içindeyiz, yaşıyoruz.


Ebru Erdem Akçay (Akademisyen):

Peşin söylemek gerekirse, niyet ve gidişat o yönde olsa da Türkiye'nin henüz bir faşist diktatörlük olmadığını düşünüyorum. Tabii ki demokrasi olmaktan da çok uzak Türkiye, koyu otoriter bir rejim hâkim. Bu otoriter rejim, "tek adam sistemine" mi "parti-devlet sistemine" mi evrilecek henüz kestiremiyorum. 

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Cuma günü seçilmiş belediye başkanlarının parti il başkanlarına tabi olduğunu söyledi. AK Parti belediyeleri ve yerel teşkilatları zaten başından beri entegre, al gülüm-ver gülüm bir ilişki içindeydi; bu sözleriyle Erdoğan partinin kaynak sahibi belediyeler üzerinde egemenliğini ilan etmiş oluyor. AK Parti'nin 15 yıllık kesintisiz iktidarı süresince devlet bürokrasisi de AK Parti ile bütünleşmişti. Darbe girişimi sonrası meclisin devre dışı kalmasıyla bu merkezdeki parti-devlet oluşumu da tamamlandı denebilir. 2019 hazırlığı mahiyetindeki AK Parti içi süreçlerin alacağı şekle göre yönetim şeklinin ne olacağı netlik kazanacaktır.

Un var, şeker var, yağ var ama helva olamadı henüz. Bütün bu gelişmelere, özellikle 15 Temmuz sonrası hızlanan otoriterleşme sürecine rağmen faşist diktatörlük diyemiyorum, çünkü AKP ve Erdoğan'ın hala kontrolü altına alamadığı ve kendisine direnç kaynağı olan mecralar var. Kendisi de Mayıs ayı sonunda "sosyal ve kültürel iktidarımız konusunda sıkıntılarımız var" diyerek buna atıfta bulunmuştu. Gezi Direnişi, 7 Haziran 2015 seçim sonuçları, başkanlık referandumunda bütün eşitsizliğe rağmen "Hayır" kampanyasının başarısı, Yüksel Direnişi ve Adalet Yürüyüşü'nün yarattığı heyecan bütün baskıya rağmen kendisine muhalif halkı tam da sindirip yıldıramadığını gösteriyor. 


Deniz Kavukçuoğlu (Gazeteci-Yazar):

Ülkemizde kullanılan siyaset dilinin ayrıştırıcı olduğu gerçeği hemen her gün yeni örneklerle bir kez daha kanıtlanıyor. Son örnek CHP Genel Başkan Yardımcısı ve parti sözcüsü Bülent Tezcan’ın Cumhurbaşkanı’nı “faşist diktatör” olarak nitelemesi. Bu, evrensel ölçekte çok ağır bir ithamdır. Yalnızca kendisini değil, nesnel olarak siyasal çevresini ve tabanını da kapsar. Çünkü İtalyanca “fascio” (sap demeti) sözcüğünden türeyen faşizm birliği, kenetlenmeyi, kitleselliği ifade eder.

Hitler’den Mussolini’ye, Franco’dan Salazar’a tarihteki tüm faşist diktatörler kendisine bağlı faşistleşmiş/faşistleştirilmiş kitleler üzerinden iktidara yürümüşlerdir....

Burada bir gerçeğin altını çizmek durumundayız. Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın otokratik / otoriter bir kişilik yapısına sahip olduğunu biliyoruz. Bu, doğal olarak onun siyasal yaklaşımlarına da yansıyor. Ülkemizde düşünce ve anlatım, toplantı ve yürüyüş özgürlüğü gibi anayasada güvencesindeki temel insan haklarının ihlali bizi rahatsız ediyor. Bunda Sayın Cumhurbaşkanı’nın da önemli payı olduğunun farkındayız. Cezaevlerindeki gazeteciler, insan hakları eylemcileri, aydınlar, işlerinden edilen akademisyenler, bilim insanları içimizi acıtıyor. Haklı olarak tepkiliyiz. 

Ne var ki bu tepkinin “faşist diktatör” söylemiyle dile getirilmesini doğru bulmuyorum. 

2019 yılında önce yerel, sonra da Cumhurbaşkanlığı ve TBMM seçimleri var. Bu seçimlerde başarılı olmanın yolu kararlı demokratik bir mücadeleden geçiyor. Oysa hedefi “faşist diktatörlüğü” yıkmak, "faşist diktatörü” alaşağı etmek olan anti-faşist mücadelenin yolları da yöntemleri de farklıdır. 

Dolayısıyla farklı yol ve yöntemleri çağrıştıracak söylemlerden kaçınmak gerekiyor.


Cengiz Aktar (Akademisyen-Yazar):

İktidar ile muhalefet arasındaki tartışma daha büyür ve yargıya taşınırsa çok 'eğlenceli' bir hal alır, ne var ki taraflar ve özellikle iktidar bu tartışmanın kamuoyu önünde cereyan etmesinden hoşnut olmayabilir. Zira böylece rejiminin gerçek adı herkesçe telaffuz edilir hâle gelecektir. 

Türkiye'nin bugün yönetim sisteminin ne olduğu iktidarın salt icraatından çok kitlenin bu icraate verdiği cevazla belirleniyor. Kitle desteği olmadan faşizm olmaz, diktatörlük olur, otokrasi olur, istibdat olur... Türkiye'deki lider ile iktidarı, taraftar kitlesine sanki bugüne kadar beklediği bir total tahayyül imkânı tanıyor.

Yönetim biçimini, liderin, onun iktidarının ve kitlesinin faşist tahayyülü el ele belirliyor. Keza "faşist", salt lider ve iktidarını değil esas taraftar kitleyi tanımlıyor. Bu da, memleketin geleceği için kâbus demek. 


Ümit Kardaş (Hukukçu, yazar):

Cumhuriyeti kuran kadroların, kozmopolit imparatorluktan ulus yaratma sürecindeki politik uygulamaları modernleştirici-milliyetçi bir paradigma üzerinden dayatmacı, tekçi, totaliter, tek partili ve ötekileştirici oldu.

Türk-İslam sentezine dayalı rejimin özelliği diğer kimliklerin başat olarak kabul edilen kimliği kabullenmeleri yönünde asimilasyon, inkar, imha, tenkil ve tehcir şeklinde ortaya çıktı.

Bu durumda rejimin demokrasiye evrilemeyeceği ve sahih bir hukukun yerine kurmaca bir hukuk oluşacağı açıktı. 

Bireyin yerini kolektif, ulusçu halk kavramı alıyor ve birey bir tehdit unsuru haline geliyordu.

Biyolojik ve bilimsel temele dayanan bir ceza hukuku sistemi zamanla giderek daha militarist bir yapıya büründü. Hukuk teşkilatı askeri ideolojiye ve kurumlara dayanması itibariyle proto-faşist bir nitelik taşıyordu. Cumhuriyet döneminde görülecek açıktan otoriter yapılar bu hukuk temeli üzerinden inşa edilecekti.

Devlet iktidarı bireyi ezerken, toplumsal alanı tam anlamıyla denetimi altına aldı. Siyaset hukuku TCK ve TMK içinde eritildi.

21. yüzyılda gelinen nokta bundan farklı değil. Rejimin çok partili olması bir şey değiştirmiyor. Partiler aynı zihniyeti taşıyorlar.

Yani Türkiye halen proto-faşizm ile faşizm arasında salınan bir rejime sahip.