Türkiye’de gündem belirleme gücü sosyal medyaya geçti

31 Mart yerel seçimlerine kadar Türkiye seçmeni tarafından pek tanınmayan Ekrem İmamoğlu’nun kamuoyunda yüzde 14 civarındaki tanınırlık oranı 21 Mart 2019 itibarı ile yüzde 94’e kadar yükseldi. İmamoğlu, şimdilerde ise CHP siyasetinin parlayan yıldızı olarak tanımlanıyor. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimi yeniden tekrarlanacak olsa bile birçok kesimin dilinde Ekrem İmamoğlu’nu 31 Mart seçimlerinde zafere götüren siyasal iletişim çalışmalarına dair övgüler var. 

Türkiye’de tarihsel süreç boyunca basın yayıncılığın medyaya dönüşerek sektörel bir kimlik kazanmasıyla ticari bir alana dönüştürülmesi, son yıllarda farklı yayın ve kuruluşlara yönelik artan baskılar, ana akım medyanın objektiflik ve tarafsızlık ilkesini dahi kaybetmesiyle oluşan tek ses yayıncılık gibi pek çok etken, iktidar partisi dışında kalan siyasetçileri de okuyucuları da farklı mecralara yöneltti. “Siyasal iletişim çalışmalarında medya” olgusunun yerine geçen “Siyasal iletişim çalışmalarında yeni ve sosyal medya” olgusu, değişen haber tüketim pratikleri ve bir propaganda aracı olarak sosyal medyanın aktif kullanımını iletişimcilerle sorduk.

Bilgi Üniversitesi öğretim görevlisi Güventürk Görgülü ilkin, ‘ana akım medya’ kavramının gündem belirleme gücünü sosyal medyaya kaptırmış olduğunu ifade ediyor ve bunun sebeplerini şöyle açıklıyor:

 “Endüstri çağı olarak tanımladığımız dönemde dünyayı, kitlesel üretim, kitlesel tüketim ve kitle toplumu gibi kavramlarla açıklayabiliyorduk. Bu sistemin yürümesinin ve kendini yeniden üretebilmesinin önemli araçlarından biri “Kitle iletişim” olgusuydu. Frankfurt Okulu düşünürlerinin külliyatı bize endüstri toplumunu ve rıza oluşturma mekanizmalarını açıklıyor. İşte “ana akım” da bu dönemlere ait bir kavram.  “Ana akım” olabilmesi için bu şekilde tanımladığımız medya organlarının “Toplumu etkileme gücü” ve “Ekonomik sürdürülebilirlik” gibi iki önemli özelliğe sahip olabilmesi gerekiyor. En azından geçmişte böyleydi. Ancak şu anda eskiden ana akım tanımına giren medya organlarının, ne toplumda gündem belirleyebilme gücü ne de ekonomik sürdürülebilirliği kaldı. Zira geleneksel medya gündem belirleme gücünü büyük ölçüde sosyal medyaya kaptırmış durumda.”

Ana akım kavramının günümüzde kullanımının ise sadece alışkanlıktan kaynaklandığını ve televizyonun güç kaybına uğradığını söyleyen Görgülü, özellikle yeni neslin haber alma alışkanlıklarının değişmesi, Z kuşağının üretime katılması ve ana tüketici güç haline gelmesiyle televizyonun son gücünün de tükeneceğine dikkat çekiyor. 

Türkiye’de ana akım medya anlayışındaki değişim üzerine önemli tespitlerde bulunan Görgülü, değişim sürecini şu şekilde anlatıyor:

“Son 16-17 yılda medya sahiplik yapısı çok büyük değişimlere uğradı veya uğratıldı. Tabiri caizse medyada büyük bir ‘sahiplendirme’ operasyonuna tanıklık ettik. Eskiden de Türkiye’de ana akım dediğimiz medya organları, şu veya bu şekilde iktidar dengesi içinde kendine yer edinmiş gruplar tarafından yönetilirdi. Ancak son 17 yılda bu gruplar iktidar eliyle ortadan kaldırıldı ve iktidar çevresine sahiplendirildi. Ancak bu sahiplendirme operasyonunun dozu arttıkça ana akım medyanın da gücünü o oranda yitirdiğini gördük. Bugün gazetelerin gerçek satışlarına, ülke gündemini belirleme konusundaki etkilerine bakın, nasıl bir güç kaybı yaşadığını görürsünüz. 

Son olarak Türkiye’de basının “amiral gemisi” diye adlandırılan Hürriyet Gazetesi örneğine bir bakın. Anlattığım sahiplendirme mekanizmasının çalıştırılması sonucunda, gazetenin altmış yılda elde ettiği güç ve etki, neredeyse bir yıl içinde yok olma noktasına geldi. Türkiye’de yaşayan tek kârlı ana akım medya kuruluşu kendini döndüremez duruma düşürüldü.”

Görgülü, iktidarın güç elde etme hırsı sonucu Türkiye’de ana akımın sonunu hızlandığını ama bunu tamamen kötü bir gelişme olarak da algılamamak gerektiğini dile getiriyor ve ekliyor:

“Her şerde bir hayır olduğu gibi bu gelişme de yıllar sürecek bir çözülmeyi erkene çekerek Türkiye’nin yeni kuşak habercilik ve buna uygun ekonomik model arayışlarına daha erken girmesini sağlamış oldu…”

Peki, tüm bu bilgilerin ışığında, sosyal medyanın görece objektif ve farklı yorumlara imkân veren yapısı, izleyici/okuyucuyu iktidar partisinin kontrol ettiği medya araçlarından uzaklaştırıyor mu? Görgülü, bu uzaklaşmanın sadece Türkiye’ye özgü bir durum olmadığına dikkat çekerek, medyanın dijitalleşen dünyada üretim araçlarının ve üretim ilişkilerinin ilk etkilendiği alan olduğunu ve bunun sonucunda eski yatırım-üretim-tüketim döngüsü büyük bir değişim geçirdiğini söylüyor.

“Bugün müzik endüstrisine bakarsanız eski yapım ve dağıtım şirketlerinin artık sahada olmadığını veya şekil değiştirdiğini görürsünüz. Dünyadaki büyük müzik perakendecileri artık iTunes veya Spotify gibi şirketler” diyerek örnek veren Görgülü, “Günümüzde basılı gazeteleri veya televizyon kanallarını büyük ölçüde X ve biraz da Y kuşağı ayakta tutuyor ama Y kuşağının önemli bir bölümüyle Z kuşağının tamamının basılı bir gazeteyle ya da bir televizyonun haber bülteniyle ilgisi yok artık” diyor.

Ekrem İmamoğlu’nun stratejik seçim kampanyasında sosyal medya önemli bir araç olarak karşımıza çıktı. Hatta bazı görüşlere göre iktidara “Manşetlerle savaşarak gelen” AKP, sosyal medya içerisinde aktif bir rol oynayamadı. Fakat Güventürk Görgülü’ye göre sosyal medyanın gücü Türkiye siyasetine tek başına yön verecek etkide değil. Çünkü toplum veya seçmen iradesi Türkiye veya başka bir ülkenin siyasetine yön verebilecek tek güç değil ve hiçbir zaman da olmadı… Görgülü, diğer belirleyici unsurları şöyle açıklıyor:

“Bir ülkeyi kimin yöneteceğini çoğu zaman; sermaye, para, uluslararası dengeler, ülkede mücadele eden çıkar grupları ve benzeri yapılar belirliyor. Bütün bu yapılar arasında denge kurabilenler ya da rastlantılar sonucu bir seçenek haline gelebilenler toplumun önüne çıkıp ülkeyi yönetmek için onay istiyor. Kitle iletişim araçlarının topluma hâkim olduğu dönemde toplumu yönetecek kişiler ve partilerle ilgili, bunların icraatlarıyla ilgili rıza oluşturmak görece kolaydı. Bu nedenle kitle iletişim araçlarının siyaset üzerindeki etkisiyle ilgili yüzbinlerce makale, kitap, tez yazıldı. Kitle iletişimin çözülüp parçalandığı dönemde ise rıza oluşumu daha da karmaşık bir hal aldı. Son on yılda devletlerin ve sermayenin internete bu kadar yoğun biçimde saldırmasının, izleme, cezalandırma mekanizmaları kurmasının temelinde esasen bu gelişme yatıyor.

Türkiye zaman zaman daha uzlaşmacı dönemler yaşasa da zaten hiçbir zaman zor yoğun stratejiyi terk etmemiş bir devlet yapısına sahipti. Sahiplendirme operasyonlarıyla ana akım medya gücünü kaybettikçe, internet ve sosyal medya daha güçlü haber alma araçları haline geldikçe, iktidarın bu alana yönelik zor kullanma eğilimi de arttı elbette. Sonuç olarak Avrupa’da en fazla erişim engelinin getirildiği, sosyal medya üzerinden en fazla cezanın verildiği bir ülke haline geldik. Haber alma ve haber verme alışkanlıklarımız değiştikçe daha fazla ceza alır hale geldik diyebilirim sanırım…”

Geleneksel medya etkisini yitirdiği ölçüde, internet ve sosyal medya üzerindeki iletişimin doğal olarak etkisinin artırdığını ifade eden Görgülü, 2008 Amerikan başkanlık seçimlerinden 31 Mart Türkiye yerel seçimlerine kadar yeni medya araçlarının siyasal iletişim araçlarına doğrudan veya dolaylı olarak etkilerini şöyle açıklıyor:

“Bu etkiyi ciddi olarak hissettiğimiz ilk seçim 2008’de Obama’nın kazandığı Amerikan başkanlık seçimleri oldu. Bu kampanya hem seçilen temalar, hem söylem, hem de kullandığı online ve offline araçlar açısından tarihi bir öneme sahipti.  O dönemde yazdığım bir yazıda seçimi kazandıran faktörleri beş başlık altında toplamıştım. Bunlardan ilki, seçmen ihtiyacının doğru teşhis edilmesi, ikincisi ihtiyacı karşılayan açık ve net bir teklif ortaya konması, üçüncüsü kampanyanın “ben” değil “biz” üslubuyla yürütülmesi, dördüncüsü gençlerin ağırlıkta olduğu bir gönüllü ordusunun harekete geçirilebilmesi, beşincisi ise internet ve iletişim teknolojilerinin çok iyi kullanılmasıydı.

Türkiye’de de aslında 2011 seçimlerinin internet ve sosyal medya kullanımı açısından dönüm noktası olduğunu söyleyebiliriz. Özellikle CHP’nin 12 Haziran 2011’deki seçim kampanyasından bu yana, dijital ortamda, gerek reklamlarıyla gerekse sosyal medyadaki ağırlığıyla kampanyaların ivmesinin yükselttiğini gördük. Geldiğimiz noktada Ekrem İmamoğlu ile ekibi CHP’nin 2011’den bu yana zayıf kaldığı alanları toparladı ve Obama kampanyası için saydığım tüm faktörleri doğru kullanarak sonuca ulaştı. Bunlar içinde sosyal medya da önemli ağırlığa sahipti.”

Sosyal medyanın gazete, televizyon gibi aracı mecraları aradan çıkartarak seçmenle bire bir temas kurabilmeyi sağladığını ancak bu ortamın da kendine özgü zorlukları oluğunu ifade eden Görgülü, sözlerine şöyle devam ediyor:

“İnsanların sorularına cevap vermeniz ve yalnız sizin söylemek istediklerinizi değil, onların tartışmak istediği konuları tartışmanız, insanları motive etmeniz, size ve birbirlerine güven duymalarını sağlamanız, birbirleriyle nasıl bağlantı kuracaklarını anlatmanız büyük önem taşıyor. İkinci önemli nokta ise “tutarlılık”. İnternette, sosyal ağlarda, sokakta, insanlara ulaştığınız her yerde mesajların tutarlı, koordineli ve düzenli olması zorunlu. Sanki sürekli aynı şeyi tekrarlıyormuş gibi olsanız da güven yaratmanız için bu çok önemli ve İmamoğlu kampanyasının esas başarısı bence burada. 

Dijital ortamlar ne kadar gelişirse gelişsin daha uzunca bir süre insanlarla sokakta temas etmeden seçim kazanılması çok mümkün görünmüyor. Ekrem İmamoğlu her iki alanı da gerektiği gibi kullanarak bu sonucu elde etti diyebiliriz.”

Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi iken ihraç edilen fakat benim de siyaset ve medya bağlamında pek çok dersini aldığım Hanifi Kurt ile konuşuyoruz bu kez… Kurt, ilkin yeni medyanın siyaset açısından kullanımını ikiye ayırarak sözlerine başlıyor:

“Yeni medyanın seçim kampanyaları sürecinde kullanılmasının yanı sıra bir de siyasal aktivistler tarafından kullanılma süreci var. Siyasal aktivizmin ilk etkilerini 2009 İran seçimlerinde, siyasal kampanyanın etkilerini ise 2008 Amerika başkanlık seçimlerinde net bir şekilde gördük. Türkiye’de geleneksel medyanın ekonomik, kültürel ve siyasi iktidarlara angaje olması, 90’lardan sonra geleneksel medyanın iyice sermayeye ihtiyaç duyması ve sektör haline gelmesi kamuoyu nezdinde inandırıcılığını yitirmesine sebep olan süreçleri hızlandırdı. Tüm bunların yanı sıra yeni medya ise herkese yayıncı olma imkânı sağlıyor.”

Seçim kampanyaları açsından yeni medyanın rolünü değerlendiren ve bu konuda Ekrem İmamoğlu ile Binali Yıldırım’ın sosyal medya kullanımının farklarını açıklayan Kurt, sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Yeni medya ve sosyal medya iki adaylı yarışlarda genellikle dezavantajlı olan aday için çok önemli. Buradaki dezavantajlı durumdan kastım geleneksel, ana akım medya içerisinde söz söyleme etkisi kısıtlanmış olan manasında. Ancak avantajlı adayın unuttuğu nokta tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de ana akım medyaya olan inancın ciddi oranda sarsılmış durumda olması. Çünkü iktidardan memnun olmayanlar da mevcut televizyon formatlarından memnun olmayanlar da enformasyon ihtiyaçlarını yeni medya aracılığı ile gideriyorlar.”

Bugün Binali Yıldırım’ın dahi geleneksel medya içerisinde sesini duyuramadığını ifade eden Kurt, “Çünkü belirli kesimler dışında etki gücünü kaybeden ana akım içerisinde ulaşılabilirliğiniz azalıyor. Uzun bir aradan sonra televizyon ekranlarında iki adayın katılım sağladığı bir oturum izlememizin sebebi de bu zaten. Çünkü bugün siyasal iletişim çalışmaları dediğimizde aklımıza ilk gelen bu çalışmaların sosyal medya ayağı oluyor. Sektör haline gelen medya sahipliği üzerindeki iktidarınız da sesinizi duyurmak için yeterli olamıyor bu noktadan sonra” diyor. 

Binali Yıldırım’ın da 31 Mart seçimlerinden sonra sosyal medyaya yöneldiğini ve bu alanı daha aktif kullanmaya başladığını ifade eden Kurt, “Sosyal medya kullanıcıları ile birebir temas hali içerisinde olmak, formel haber anlayışının sosyal medya içerisinde kendisini var edememesi ve özellikle yeni kuşağın haber alma alışkanlıklarının değiştiğini fark etmek çok önemli. Yıldırım ana akım destekli bir aday olduğu için İmamoğlu’na oranla bunu daha geç fark etti” diye belirtiyor. 

Z kuşağı olarak tanımlanan yeni neslin kimi zaman “apolitik” eleştirilerine maruz kaldığını ancak Türkiye siyasetinde her geçen gün etkinleşen bu kuşağı anlamanın ve tanımanın yolunun sosyal medyadan geçtiğini ifade eden Kurt, son olarak şunları ekliyor:

“Yeni bir okuryazarlık biçimi ortaya çıktı, haber tüketim alışkanlıklarımız değişti. Ancak sosyal medyada etkin olmak tek başına yeterli değil. Asıl önemli olan siyaset yapma biçimidir. Yani İmamoğlu’nun başarısını sadece bir iletişim aracından kaynaklı okumamak gerekir. AKP’nin sert ve kutuplaştırıcı bir dil kullanması ama İmamoğlu’nun zaman zaman espri yapan zaman zaman sükûnetini koruyan bir politikacı olması ve bu tarz siyasetçilere hasret olmamız önemli bir etken. 

Özellikle genç kuşak televizyonda konuştuğunu zincirleme twit olan siyasetçiler görmek istemiyor. Onların dilinden anlayan, 140 karakter sınırlamasına zekâsı ve üslubu ile aşan siyasetçiler görmek istiyor. Klasik propaganda yöntemleri yeni nesle itici geliyor ve karşılık bulmuyor. Z kuşağı, bizim sandığımız gibi apolitik değil fakat politikayı farklı biçimde yapan bir kuşak. Siyasetçiler bugüne kadar bu gençlerin ne demek istediğini iyi okuyamadı ancak İmamoğlu tarzı ve söylemiyle tamamen yeterli olmasa da buna denk düşen bir çalışma yürüttü.”

Son olarak konuştuğumuz CHP'nin 2019 yerel seçim kampanyasını yöneten reklamcı ve yazar Ateş İlyas Başsoy ise sosyal medyanın siyasete etkisini belirleyecek ana unsurları şu şekilde sıralıyor:

“Sosyal medya yankı odaları inşa etmek için kullanılırsa zarar verici bir etkisi olur. Ne yazık ki genelde de öyle oluyor. Ancak sosyal medyanın siyaseti etkilemesi için karşı mahallelere seslenme aracı olarak kullanılması gerekiyor. Kibir, yüksek siyaset, alaycılık ve telaş sosyal medyanın sevmediği şeyler. Ekrem İmamoğlu etkisinin ne kadarı sosyal medya ile ilgili ne kadarı belirli bir kampanya ile ilgili bulmak zor. Bence İmamoğlu’nun genel kampanyası başarılı oluğu için aynı başarı sosyal medyaya 

Son olarak, AKP’nin geleneksel medyayı terk ederek yeni medyaya yönelen haber tüketicileri ve sosyal medya kullanıcılarının taleplerini okuma konusunda nerede eksik kaldığını sorduğumuz Başsoy, şu yanıtı veriyor: “Çünkü sadece kendi bildiklerini okudular.”