ezgi karataş
Ara 26 2017

Abdüllatif Şener: Erdoğan kazansa bile öbür 4-5 yılı çıkaramaz

Ankara- Abdüllatif Şener, AKP’nin parti programına imza atan isimdi. Siyasete 1991 yılında başladı ve 2002 yılında ise AKP’nin kurucuları arasında yer aldı.

Başbakan Yardımcılığı, Maliye Bakanlığı gibi görevlerde bulundu. 2007 yılında ise Erdoğan ve AKP ile yollarını ayırdı. Ömrünün en verimli dönemini “AK Parti’nin inşasına” verdiğini söyleyen Şener, kurucuları arasında yer aldığı partiyi uzun süredir sert şekilde eleştiriyor.

Şener, Erdoğan’a ilişkin, “Etrafında bir tane dostu olduğuna inanmıyorum. Bakın çok net bir şey söylüyorum. Cumhurbaşkanı’nın etrafındaki herkesin ondan kurtulma özlemi var. Artık taşıyamadıklarını hissediyorlar. Ve en zayıf zamanında kurtuluyoruz diye ortada bırakacaklar” iddiasında bulundu.

Bir süredir, aktif siyasetle ilgilenmese de açıklamalarıyla gündemde olan Abdüllatif Şener’le Ahval için görüştük.

AKP’nin kurucu kadrosunda yer alan Şener, hem eski partisine hem de önümüzdeki günlere ilişkin önemli açıklamalarda bulundu.

Kurucusu olduğunuz AKP 15 seneyi geride bıraktı. Geriye dönüp baktığınızda bu 15 yıllık sürede parti nasıl dönüşüm geçirdi? Neyi hayal ederek yola çıktınız ve nereye varıldı?

Partinin kuruluş safhasında temel hedef, ülkedeki demokrasi standardını arttırmaktı. Hukuk devleti, insan hakları, evrensel, çağdaş değerler önceleniyordu.

Böyle bir bakış açısıyla, böyle bir dünya vizyonuyla yola çıkan insanlar bir araya geliyor gibi açık bir mesaj verilmişti. İlk dönemde gerçekten  de çok demokratik bir üslubu vardı partinin.

Parti programını ağırlıklı olarak ben hazırladım. Program için çeşitli heyetler kurulmuştu. Ama tüm heyetlerde değişmeyen tek isim bendim. Heyetlere başkanlık ediyordum.

Farklı farklı toplantılardan değişik fikirler ortaya çıkıyordu, son kertede ‘programa şunu yerleştirelim’ diye kararı veren bendim. Afyon toplantısı yaptık, Uludağ’da bir otelde program yazmak üzerine, parti genel merkezinde bir araya geldiğimiz bir grup vardı.

Bu toplantılar sonrasında demokratik bir program hazırlandı.

O günleri hatırlarsanız, Genel Başkan da sürekli demokratikleşme ve Avrupa Birliği vurguları yapıyordu. Ama Türkiye’de maalesef kim AB’ye, demokrasiye, insan haklarına, hukuk devletine vurgu yapıyorsa hep kendi haklarını savunmak için yapıyor bunu.

Genel Başkan yerleştikçe, gücünü tahkim ettikçe, sistemin denetim mekanizmaları ve denge sağlayan yapıları teslim oldukça bu üslubundan vazgeçti.

AB de geçiş döneminde kullandığı bir argümanmış.  Diğer kavramlar da öyleymiş anlayacağınız.

Önce partilerin üzerindeki denetim mekanizmalarından biri olan Anayasa Mahkemesi teslim alındı, arkasından hukuka aykırı olarak ordu. Ordu siyasi partiler üzerinde her zaman tehdit olmuştur. O niteliği itibariyle tasfiye olması gerekiyordu, tasfiye oldu. Ordunun vesayetinin ortadan kaldırılması faydalı bir şey de oldu…

Ama tüm bunlar, yani siyasetin denge mekanizmalarının ortadan kaldırılması ve 16 Nisan’da da anayasa değişikliği yapıp yürütme, yargı ve yasama arasındaki karşılıklı kontrol mekanizmaları kaldırılması şu anda Türkiye’de bir tek adam rejimi oluşmasını sağladı.

Ortadoğu’nun diğer 56 ülkesine benzer bir rejim inşa edilmiş oldu. Türkiye’de şu anda hukuk, demokrasi, insan hakları güvencesi yok. Geldiğimiz nokta budur.

Peki, AKP’nin kurucu kadrosunun tasfiyesi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Şöyle, ben kendimle diğerlerini farklı görüyorum. Ben neredeyse ilk başladığım andan itibaren Genel Başkan’la çelişkili bir noktaya vardım. Başbakanlığa geldiği andan sonra aramız açıldı.

Hangi konuda anlaşmazlık yaşadınız?

Özelleştirme. Özelleştirme bana bağlıydı, Özelleştirme Yüksek Kurulu üyesiydim. Prensip olarak özelleştirmeye karşı değilim. Ama hiçbir zaman özelleştirmeyi siyasetçilerin çıkar temin ettiği bir başlık olarak görmedim. Bu konuda Erdoğan’la anlaşamadık.

Ben daha sonra Özelleştirme Yüksek Kurulu’ndan ayrıldım. İki ay benimle hiç konuşmadı, küstü.

Daha sonra da beraber yürüme imkânının olmadığını hissettim.

Çok emek vermiştim AK Parti’nin kuruluşuna. Ömrümün en verimli dönemini o partiyi inşa etmeye harcadım.

Partinin programını hazırladım. Kuruluş sonrası Teşkilatlardan Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı olarak, Türkiye’nin her yerinde teşkilatların kuruluşu için çalıştım. Daha sonra Kabine’de de gece gündüz çalıştım. Ama benim hayalimde farklı şeyler vardı.

Ben çok idealist davranıyormuşum, öyle görüyorum kendimi. Derdim ki, öyle bir hükümet olalım ki, bize oy vermeyenler, geleneksel olarak da bizi riskli görenler, “Bunlar ne güzel insanlarmış” desin diye hayal ederdim hep.

Ama daha başlar başlamaz hayallerimin yıkıldığını hissettim.

Parti demek Genel Başkan demektir. Onun çok yanlış bir kulvara sokacağını, davranışlarından, reflekslerinden, eğilimlerinden çözmüştüm. Yürüme imkânı olmadığını gördüm.

Fakat seçmen beni 5 yıllığına seçmiş. Süre bitmeden terk edersem seçmen beni eleştirir, en iyisi seçim dönemiyle bırakayım diye daha önce karar vermiştim. 2007 seçimlerinde de bu karar nedeniyle bıraktım.

Ancak daha başlarken biz liderliği de tanımlamıştık. Bu parti bir lider hareketi değildir, bu bir kadro hareketidir. Dolayısıyla siyasi parti kanununa göre bir genel başkan seçmemiz gerekiyor, onun için genel başkan belirledik.

“Bizde Genel Başkan eşitler arasında birincidir” lafını birkaç kez televizyonlarda söyledim. Genel Başkan da bunu birkaç kez televizyonlarda söyledi. Ama eşitler arasında birinci diye bir şey kalmadı zamanla.

Benim bırakmış olmamı eleştirdi bütün arkadaşlar. O eleştiren arkadaşların hepsi şimdi istemeden tasfiye edildiler, sokağa atıldılar. Dolayısıyla o atılan arkadaşlarla kendimi aynı görmüyorum. Ben iradi olarak bir tercihte bulundum.

2007 sonrası serüvene bulaşmadığım için mutluyum. 15 yıllık AKP döneminde ilk 7 yıl çok fazla eleştirilen bir dönem değildir, o dönemin içinde doğru bir şey yaptığımı düşünüyorum.

Hatırlarsınız, Cumhurbaşkanı Erdoğan AKP'ye tekrar üye olurken yaptığı konuşmada  'Bu partiye sırtını dönüp de iflah olan kimse görülmemiştir' demişti. Siz bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?  Abdullah Gül, Hüseyin Çelik, Bülent Arınç… Partiye uzak düşen bu isimler için ne söylemek istersiniz?

Yani iflah olmak ne demek? İflah olmak bir takım koltukları korumak, o koltuklar üzerinden zenginleşmekse ki onu kastediyor, ben ekonomik ve siyasi gücü elde tutmayı iflah olmak olarak görmüyorum.

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kuruluş döneminde, şunu itiraf edeyim, sürekli partilerimizin kapatılması nedeniyle iktidara gelemiyorduk.

Parlamentoda koalisyonlar kurmak zorunda kalıyorduk. Siyasi gücümüzün zayıf olması nedeniyle bunlara maruz kaldığımızı düşünüyordum. O dönemde ben de gücü arıyordum. Güçlü bir çıkış yapalım, tek başımıza iktidara gelelim, partiyi kapatıyorlarsa “bir kapatsınlar da görelim” diyordum.

Gerçekten de daha önce başına gelen her şeyi AK Parti döneminde aştı bu kadrolar. Ama AK Parti döneminde şunu öğrendim ben, iflah olmak demek güçlü olmak değil.

İflah olmak doğru bir yol tutturmak, doğru işler yapmak, insanlara faydalı olmak demektir. Bir devlette olması gereken temel özellikleri genişletebilmek demektir.

Bunları yapamıyorsanız istediğiniz kadar güçlü olun, siz iflah olmamışlardansınız.

Abdüllatif Şener

Özellikle 15 Temmuz sonrasında AKP içinde bir yıpranma ve teşkilatta rahatsızlık olduğu iddia ediliyor.  Sizce 2019 öncesi AKP içinde bir kopma yaşanır mı?

Gül, Arınç ve Çelik’le ilgili sorduğunuzla da bağlantılı olarak yanıt vereyim. Bu arkadaşlardan bir şey çıkmaz. Bunlar ne kadar dışarı itilirse itilsinler, kişilikleriyle ne kadar oynanırsa oynansın, yine de zihinlerinin bir  köşesinde, bir fırsat bulurum da tekrar affa nail olur muyum diye umutla bekleyen insanlar.

Dolayısıyla fazla bir şey beklememek lazım bu isimlerden. Yani bir çıkış yapacak, ayrı bir baş çekecek bir şey yok bu isimlerde. Davutoğlu da dâhil buna.

Bunlar hiç eleştirmiyorlar da zaten, eleştirir gibi görünüyorlar. Muhalefet basını buradan umut beslediği için bunların korkakça söylediği net olmayan şeylerde, net bir şeyler varmış gibi sunuyorlar. Tavırları tamamen sinmiş vaziyette, oradan bir şey çıkacağına ihtimal vermiyorum.

Şu an AK Parti mevcut partiler içinde bütünlüğünü en çok koruyan parti. Neden? Çünkü bir taraftan cenneti, bir taraftan cehennemi dağıtıyor. Tüm kamu kaynaklarını değil, tüm piyasa kaynaklarını kontrollerine almış durumda.

Türkiye’de bu partiyle iyi geçinmeden rahat yaşamanız, bir düzen tutturmanız mümkün değil.

Ben Hacettepe’de doçentken başladım siyasete, 1991 yılında. Bırakınca üniversiteye devam etmek istedim. O dönemde televizyonlarda hükümeti eleştiren konuşmalar yapıyordum, bu rahatsızlık verdiği için bırakmak zorunda kaldım.

Daha sonra 7 üniversiteden çeşitli teklifler geldi, tamam diyorum. Sonra birileriyle haber gönderiyorlar, “Sayın Bakan kusura bakmasınlar, zorluklarımız var” diyorlar, yarıda kalıyor iş. Yedi kez yaşadım bunu.

Partiden ayrılmış, şu anda kimsenin hatırlamadığı, sadece uyum göstermiş eski bakanlardan, milletvekillerinden öylelerine rastlıyorum ki, bir takım kamu kuruluşlarında ayda bir toplantıya gidip 100-150 bin lira maaş alıyor.

Böyle bir ortamda eski parti insanlarının çoğu “Ben de bir şeyler alır mıyım?” diye sessizce bekliyorlar.

Bir sonraki sorum küskünlerden bir hareket bekliyor musunuz olacaktı ama…

Hiç bir şey çıkmaz. Hepsi küskün. Herkes ikili konuşmalarda nefret ediyor ve ağzına geleni söylüyor. Fakat üç kişi bir araya gelince kimse tek kelime etmiyor. Eski AK Parti milletvekillerinde gördüğüm manzara bu.

Peki, olası bir hareket durumunda aktif siyasete dönmeyi düşünür müsünüz?

Birileriyle iş birliği yaparak ortaya çıkmanın bazı zorlukları var. Başlarken güzel gidiyor, sonra ömür boyu günahını taşıyorsunuz, yaşadığım şey bu.

Beraber yola çıktığım insanların nasıl ortaya çıktıklarına ilişkin bir kanaat oluşturmam lazım. Yapıya bakmam lazım, olacağını görürsem olurum, olmazsa olmaz.

Türkiye’de partilerin gücü 16 Nisan’dan sonra biraz zayıfladı artık. O bakımdan çıkacak partinin neyi nasıl etkileyeceğinin de hesabını yapmak lazım.

Sosyal medyada oldukça aktifsiniz ve AKP’yi sert şekilde eleştiriyorsunuz. Merak ediyorum, bu yazdıklarınız üzerine parti içinden geri dönüş oluyor mu?

Twitter’dan attığım mesajlardan kaynaklı, cumhurbaşkanına hakaretten hakkımda yürütülen bir soruşturma var. Ancak soruşturmayı etkilememek adına daha fazla bir şey söylemeyeceğim.

Bunun dışında AK Parti içinden bana rastlayanlar gayet kibar şekilde yaklaşıyor. Ancak başkanlarının gördüğünü hissederek çok da fazla ilerletemiyorlar bunu.

Yalnız bırakıldığınızı düşünüyor musunuz?

Kim yalnız bıraktı beni? Mesela, basın yalnız bıraktı beni. Herhalde hakkımda andıç var. Bir ara sosyal medyada yayılıyordu bu, 5-6 yıl oluyor. Bu listenin başında ben vardım.

Gerçekten o gün bugündür basına çıkarılmıyorum. Bazı internet gazeteleri dışında arayan yok, tavır itibariyle muhalefet yapan televizyonlar var, arada bir onlara çıkıyorum.

Abdüllatif Şener

Zarrab Davası ya da Man Adası belgelerinin sokağa yansımasını çok net biçimde göremedik ama sizce bunlar 2019 seçimlerinde sandığı etkiler mi?

Muhakkak etkileyecektir. 2019 başkanlık seçimi Cumhurbaşkanı açısından riskli. Ama şunu da bilmek lazım, kamuoyunu etkileme gücü Erdoğan’da. Türkiye’de televizyonlarının yüzde 99’u Erdoğan çizgisinde.

Böyle olunca sokaktaki geniş kitleler sizin gördüğünüzü görmüyor. Her şey mükemmel gidiyor sanıyor. Bu ülkece Cumhurbaşkanını dünya lideri zanneden o kadar çok insan var ki, bunu da samimi olarak öyle zannediyorlar.

En son örneği de Kudüs oylaması. 128 ülke Kudüs kararına oy vermiş, bu ülkelerin çoğu Erdoğan’la kavgalı. Türkiye bu yönde oy veren ülkelerden sadece biri. Üstelik kararın da bir bağlayıcılığı yok.

Ama Türkiye’de bu başlıkta bile “Bakın Erdoğan dünya lideri” diyorlar. Bu olaydan bir dünya liderliği nasıl çıkarılıyor anlamak mümkün değil. Bu nasıl oluyor? Medya gücüyle oluyor.

Demokratik bir ülkede medya bu kadar tekelleşemez. Muhalefet bunu görmedi. Medyadaki, siyasetteki muhalifler bunu görmedi.

2009 yılında telefonla rahmetli Hasan Pulur’la görüştüm. “İşler kötü gidiyor, demokrasi ortadan kaldırılıyor, medya özgürlüğü gidiyor, yazacak yer bulamayacaksınız” dedim.

“Sizin sektör olarak topyekun medya özgürlüğünü nasıl koruruz, bunu tartışmanız lazım” dedim… Hasan Pulur bana, “Demokrasi bazen azalır bazen çoğalır buna takılma, bunlar şeriatı getirecek” dedi.

Ben de diyorum ki, “Hasan Bey bunların öyle bir derdi yok, günün birinde şeriatın bireysel menfaatlerine uygun düştüğünü düşünürse onu da yapar dedim. Ama bu safhanın önünde Türkiye’nin geleceğini belirleyen şey ülkenin demokratik niteliği, basın özgürlüğüdür.”

Ben ne desem Hasan Bey eviriyor çeviriyor, diyor “Yok yok demokrasi azalır çoğalır, bunların niyeti başka…”

Şu an özgür medya grubu olsa, izlenme oranları yüksek bir özgür medya grubu olsa, birilerinin sürekli yandaş yayın yapması, ülkede medya özgürlüğü kalmadı diye saçımızı başımızı yolmamıza gerek kalmayacaktı.

Bu korunamadı. Bunu muhalif siyasetçiler de, medya kuruluşları da koruyamadı. Bu böyle olunca halkı nasıl suçlayacaksınız? Muhalif olması gereken birçok gazeteci, irrasyonel destanlar yazıyor bugünlerde. Bunları dinleyen vatandaş ne yapacak?

Seçim sonuçlarından vatandaşı suçlayan bir zümre türedi. Kardeşim vatandaş haklıdır, sen kaptırmayacaktın mekanizmaları. Sen kaptırmayacaktın medyayı.

Eşit siyaset yapacak mekanizmalar ortadan kaldırıldığı için seçim sonuçlarına nereden bakarsanız bakın Erdoğan bir adım önde olacaktır.

Ancak nereden bakarsanız bakın işi eskisinden daha zor olacaktır. Sosyal medyanın takip edilirlik oranının arttığını görüyorum. Yani bundan 5 sene öncesine göre şu anda sosyal medya daha etkili. Muhalif düşünceler ülkenin bir ucundan diğer ucuna uzanabiliyor.

İkincisi, çok kötü gidiyor. Her konuşmasıyla, her hareketiyle bir seçmen kitlesini dışlıyor, aşağılıyor. Kendisine bağlılık hisseden çok önemli seçmen kitleleri karşısına geçmeye başlıyor. Yani kırıyor, döküyor.

Eskiden seçmenin nabzını çok iyi tutardı. Şimdi nedense bunu yapamıyor. Bir kendi eliyle iktidar olmanın çıtasını da yükseltti. Eskiden yüzde 35’le, biraz da katkıyla tek başınıza iktidara gelmeniz mümkündü. Şimdi yüzde 50’nin üzerine çıkmadığınızda iktidar olmanız, hükümet kurmanız mümkün değil.

Yükselen çıtayı her seçimde tutturması risktir. Bu çıtayı yükseltirken yargının denetimini tamamen eline aldı, bir güvenlik mekanizması geliştirdi kendisi için.

Tam da bu noktada “şaibe” iddiaları gündeme geliyor. Sizin değerlendirmeniz nedir bu başlıkta?

Artık bundan sonraki seçimlerde Yüksek Seçim Kurulu ellerinde. 2019’a girerken YSK’da tüm kadroların dönüştürüleceğini düşünüyorum.  En militan isimlerin artık parti teşkilatına değil, YSK’ya yerleştirileceğini düşünüyorum.

Dolayısıyla riskini arttırırken, o riski telafi edecek mekanizmayı da kurdu. Fakat bu da çok riskli bir şey. Umut ederim ki, onun da iyiliği için, böyle bir yola başvurmaz. Ancak önümüzdeki seçimden ne çıkarsa çıksın, YSK “kazandı” diye bağıracak Burası kesin diye düşünüyorum.

Başkanlık seçimlerinde AKP ile MHP arasındaki ittifak kesinleşti gibi. İttifak konusu için ne düşünüyorsunuz?

Böyle bir ittifak kesinleşmiş değil ama AKP, MHP ile ittifak yaparsa kaybeder. Sandıkların doğru sayılması şartıyla tabii. MHP ittifakı Erdoğan’ı başarılı kılmaz, cumhurbaşkanlığını kaybetmesine neden olur.

Neden böyle düşünüyorsunuz?

Şundan dolayı, MHP şu anda ikiye ayrılmış durumda. MHP’nin elinde seçim zamanına kadar ne kadar oy kalacağı belli değil. Bahçeli’nin elinde kalan seçmenin Erdoğan kazansın diye oy verip vermeyeceği de şüpheli bir şey. Yani oradan fazla bir oy devşiremeyebilir. Bir de Türkiye’de 17 milyon Kürt var. Böyle bir ittifakla onların tamamının oyunu kaybeder. Yani maliyeti daha fazla olan bir ittifak olur bu.

Peki, 15 Temmuz sonrasını nasıl değerlendiriyorsunuz? AKP travmayı atlatabildi mi?

Öyle. O kadar içli dışlı oldular ki…  Biz Refah geleneğinden dolayı o hareketle hiçbir zaman bağdaşmadık. Ben öğrencilik yıllarından bu yana hiç yakınlık duymadım bu kesime. Hayatım boyunca onların toplantılarına hiç gitmedim. Refah geleneği zaten Gülen cemaatiyle mesafeliydi. Partide onları teşkilatlara yakın tutmaz, ayıklardı. Böyle bir yapıdan geldik.

Partinin kuruluşu sırasında da Cemaat yoktu, Cemaat, partiyle beraber değildi. Sabri Uzun ve Hanefi Avcı güzel tespitler yaptı bu konuda. Sabri Uzun, “2005’e kadar Cemaat,AK Parti’ye yakın durmadı, askeri darbeyle devrileceğini düşündü” diyor.

2005 sonrasında, kalıcı olacağını düşününce bürokrasiye geçişe başladığı yıl 2005 oldu diyor. Bunu devletteki güçleriyle yaptıklarını söylüyor. Yani AK Parti istediği için atanmıyorlar o dönemde.

Bildiğiniz gibi ben 2007’de bıraktım… Şimdi hodri meydan. Benim Gülen’le bir tek fotoğrafımı kimse bulamaz. Kimse Gülen lehine bir tek cümlemi bulamaz. Hayatım boyunca lehine tek bir cümle söylemedim, onlarla hiç ilişkiye girmedim.

Benim Başbakan Yardımcılığım dönemimde bile benimle doğrudan bir söyleşi programı hiç yok. Bıraktıktan sonra da yok. Zaman gazetesinde tek tük olabilir, muhabirlere demeçlerle olabilir.

Ancak, Partiden ayrıldıktan sonra benimle en çok uğraşan isim Erdoğan’ın değil, Cemaat medyasıydı. Onların medyasıyla hiç iş tutmadım. Sadece bir kez Bugün televizyonuna çıktım. O da Zaman veya Samanyolu gibi görülmüyordu.

2004’teki Cemaat kararında benim imzam vardı, “Bununla ilgili konuşur musunuz?” dediler, çıktım canlı yayına. 45 dakikalık bir program yaptık.

Bu programda meğer bana “İmza için pişmanım” dedirtmek istiyorlarmış. “Pişman mısınız?” dediler. Hayır dedim. Bundan da hoşlanmadılar. Beni sonrasında sadece hedef aldılar.

Cemaat’e bu kadar uzak durmuş AK Parti içerisinde hiç kimse yoktur. Erdoğan, Arınç, Hüseyin Çelik, Abdullah Gül, bakanlar, vekiller ve diğerleri hepsi gece gündüz beraberlerdi. Gülen Cemaati’ne AK Parti içerisinde benim kadar uzak durmuş tek bir isim dahi yoktur.

Abdüllatif Şener
Şener'in kendi arşivinden: Microsoft kurucusu Bill Gates, Recep Tayyip Erdoğan ve Abdüllatif Şener...

15 Temmuz ve sonrasında devam eden süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ben üniversite geleneğinden geliyorum. Biz hep sorgulayıcı oluruz. Bir şey sorgulanmıyorsa o bilimsel değildir. 15 Temmuz’la ilgili resmi görüş iktidarın görüşüdür.

Bu resmi görüş dışında konuşmak, sorular sormak suçtur. 16 Temmuz’dan bugüne kadar 15 Temmuz’da neler olduğuna ilişkin binlerce program, değerlendirme yapılmıştır. Bunların hepsi resmi görüşü yansıtmaktadır.

Burada farklı bir noktaya geliyoruz… 2007 sonrası Cemaat benim burnumdan getirdi. Aleyhimde yazdıkları, yaptıkları yorumlar ve programlarla.

​Bu Cemaat’ten zarar görmeyen bir yapı yok. Ergenekon, Odatv, Balyoz, MHP’ye yapılan kaset operasyonları, CHP’ye yapılanlar, HDP’yle aralarının hiç sıcak olmaması. Bu ortamda bu resmi söylem herkesin işine geldi.

Travma dediniz de, bunu görmüyoruz. Önümüze konulan resmi görüşün sorgulanmadığı bilgilere hiçbir zaman teslim olmuş bir insan değilim. Dolayısıyla 15 Temmuz’un ayrıntısını bilmiyorum ben.

İddianamesini, bu konuda çıkan tüm kitapları okumuş olmama rağmen ben ne olduğunu bilmiyorum. Herhalde neler olduğunu bir 10-15 yıl sonra tam olarak öğrenmiş oluruz.

Erdoğan bundan Allah’ın bir lütfu olarak bahsetti, travma ve lütuf aynı şey mi?

Bu kapsamda OHAL ve KHK’ları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu OHAL’i FETÖ’yle mücadele için ilan etmedin mi? Çıkardığın kararnameler bunlarla ilgili olmalı değil mi? O halde neden muhalifleri, liberalleri, solcuları işten çıkardın?

Ömrü Gülen Cemaati’ni eleştiren liberal ve solcu aydınları attılar. FETÖ’yle mücadele böyle mi yapılır? Öyle olacaksa FETÖ’yle karşı olanlarla ittifak yapman gerekirdi. FETÖ’ye karşı olan insanları kendilerine de karşı diye tasfiye ediyorlar.

OHAL’le birlikte FETÖ’nün tasfiye edildiğine de emin değilim. Demin ne dedim, AK Parti içerisinde herkes içli dışlı oldu bu yapıyla dedim. Bunların hangisine bir şey oldu, Yozgat’ta, Kars’ta bir öğretmenin başına gelenler, FETÖ’yle çok daha sıkı işbirliği içinde olanların başına gelmedi. Burada bir haksızlık yok mu?

Bu FETÖ ile mücadele değil. Bekir Bozdağ militanlık yapıyor. Kurcalansın bakalım, ne çıkacak altından? Önce kendi içindekilerle hesaplaşsınlar, bakalım neler çıkacak. Kendi içindekilerle uğraşamayan bir güç sonunda batar.

Düne kadar yaverinin ne olduğunu anlamayanlar, düne kadar birlikte oldukları, yol arkadaşı oldukları insanlarla geleceklerinden emin olamazlar.

Bağlantısı olanlar, Cemaat karşıtlığını herkesten daha güçlü dile getiriyorlar. Çünkü suçluluk duygusuna sahipler. Bu nereden kaynaklanıyor? İşbirlikçiler her zaman sömürgecilerden daha tehlikelidir.

Bunlar partinin içerisindeki işbirlikçiler ama kendilerini ispatlamak için eski işbirliği içinde bulunduklarını en sert şekilde hedef alıyorlar. Bu tepeyi rahatlatıyor. Ama tepe açısından onlar hala bir risktir bence. Ne zaman tökezlerlerse ilk tepesine onlar binecek.

Etrafında ben bir tane dostu olduğuna inanmıyorum. Bakın çok net bir şey söylüyorum. Cumhurbaşkanı’nın etrafındaki herkesin ondan kurtulma özlemi var. Artık taşıyamadıklarını hissediyorlar. Ve en zayıf zamanında kurtuluyoruz diye ortada bırakacaklar.

Bunun için bir öngörünüz var mı?

Belki yarın, belki yarından da yakın.

Peki, OHAL ve KHK’larla olan tablo sürdürülebilir mi?

Bizim ne düşündüğümüz önemli değil, hükümet mutlu görünüyor bu başlıkta. Ancak toplum sürekli geriliyor bu adımlarla. Toplumun demokrasi mekanizmalarının genişlemesi lazım, bu yönetenleri de rahatlatacak şeydir.

Ülkede herkesin kafasında bir sorunun sorumlusu bir numaradır. Bu kadar çok sorumluluğu üstlenerek, insanın kendi kişiliği üzerinde risk oluşturmasını ben anlayamıyorum.

Oysa demokrasiyi genişletse kendi de rahat edecek, ekranlardan ne kadar gergin olduğunu görüyorum. Bu adımların kendisi riski daha da çok arttırıyor. Sürdürülebilir değil bu. Bir yerde kırılır, kırıldığı yerde kötü şeyler olur. O yüzden KHK’ların ve OHAL’in kaldırılması gerekiyor.

Abdüllatif Şener
Şener'in kendi arşivinden: Abdüllatif Şener, ailesiyle...

Hafta başında katıldığınız bir programda HDP’li belediyelere kayyım atanmasını eleştirdiniz. Ancak, Erdoğan’ın kayyım atamalarını 2019 yerel seçimlerinin ardından gündeme getirebileceği ve uygulamanın kalıcı olabileceği konuşuluyor. Sizce bu mümkün mü? CHP'li belediyelere de müdahale var. Bunu nasıl yorumluyorsunuz?

Türkiye’de partilere göre, bölgelere göre farklı hukuk uygularsan bu ülkenin başına bela olur. Doksanın üzerinde belediyeye kayyum atanmış. Belediye başkanını görevden alıyorsun, Meclis aynen duruyor. Meclis varsa, o hukuki bir yapıdır. O yapının tıpkı Ankara’da, İstanbul’da, Balıkesir’de olduğu gibi başkanını seçmesi gerekir.

Belediye başkanlarının görevden alınmasını onaylamıyorum. Bunun sorgulanması lazım. Eğer hukuken görevden alınması gerekiyorsa, Meclis’in seçim yapması lazım. Sen bunu da engelliyorsun. Kayyum atıyorsun. Kayyumların yerine görevden alıp yeni kayyum atıyorsun.

Belediye halk tarafından seçilir, burada yaşananlar belediyeleri ortadan kaldırmaktır. Kayyum atarken bunu yapıyorsunuz.

HDP belediyelerine başka, CHP belediyelerine başka, AK Parti belediyelerine başka muamele var. Bu olmaz.

2019 seçimleri sonucuna dair öngörünüz nedir?  2019’dan sonra nasıl bir Türkiye bizleri bekliyor?

2019 seçimlerinin sonucuna göre değişir. Gerilmiş olan Türkiye’yi rahatlatabilir ya da daha da gerebilir.

Ama seçimlerde Erdoğan’ın bir adım önde olduğunu görmek lazım. Seçim sonuçlarının tam gerçeği yansıtmadığını düşünürsek ve 50-50 gibi düşünürsek, Erdoğan’ın yüzde 50’si daha homojen. Diğerlerini yan yana getirmek daha zor. Çalışmak lazım ne yapılacağına ilişkin…

Bir taraftan da ciddi ekonomik sıkıntılar, siyasi baskılar, hükümete yönelik  pek çok şüpheler, tereddütler, bazı seçmen kesimlerini dışlayan iktidar söylemleri bu kadar güçlüğüne rağmen sonunu getirebilir. Bu yüzden Tayyip Erdoğan’ın işinin daha zor olduğunu düşünüyorum.

Şurayı burayı ele geçirebilir ama dediğim gibi en güvendikleri kendisinden kurtulma çabasında olacaklar. Çok güvendiği ve emin olduğu yerler işini bitirebilirler. Etrafı kuşatılmış, herkes bundan kurtulmak istiyor.

Dediğim yapı en çok da seçimlerde başına gelebilir. Türkiye bence bir değişime doğru gidiyor.

Peki, artı 1 oldu ve Erdoğan kazandı, sonrası neler olur?

Yaşadığımız devam edecek demektir. Ekonomi biraz daha kötüleşecek, demokrasi standardı bozuldukça ekonomi daha fazla kötüleşecektir. Düşmanlarımız daha fazla artacak, içeride baskı daha da artacak.

Yani kazanırsa öbür 4-5 yılı çıkaramaz. Bana bir dost tavsiyesi yap derse Erdoğan, “Ya bu yöntemden vazgeç ya da hiç aday olma, emekli olduğunu ilan et” derim kendisine.

Abdüllatif Şener