ezgi karataş
Kas 20 2017

Aksünger: AKP ülkeyi böldü, Erdoğan'ı zor günler bekliyor

 

17-25 Aralık sürecinde TBMM’de kurulan Soruşturma Komisyonu’nda görev yapan ve Zarrab davasını da yakından izleyen CHP Genel Başkan Yardımcısı Erdal Aksünger, Türkiye'nin sıcak gündemini Ahval'e değerlendirdi.

Aksünger'e göre, AKP' hem içte hem de dışta kriz odaklı bir politika izliyor ve bu durum kontrolden çıkmış vaziyette. Dahası, AKP politikaları ortak yaşamayı da tehdit ediyor.

2019 Cumhurbaşkanlığı seçimleri için CHP'nin izleyeceği stratejiye dair de ipuçları veren Aksünger, partisinin "ortak aday" seçeneğine kapalı olmadığına vurgu yapıyor.

Zarrab davasına dair de Aksünger, "Arka kapı diplomasisi işleyebilirdi ama Trump ve Erdoğan karşıtı federal mahkeme buna izin vermedi" diyerek, Erdoğan'ı zor günlerin beklediğini belirtiyor.

 

Rıza Zarrab Davası’nı ilk günden beri yakından takip eden isimlerden birisiniz. Zarrab, Perşembe günü yapılan son ara duruşmaya katılmadı. Üstelik NBC Zarrab’ın cezaevinden çıktığını ve savcılarla işbirliği yaptığını ileri sürdü. Zarrab’ın cezaevinde olmadığı ve FBI’ın tanık koruma kapsamında gözetim altında olduğu iddiası var. Neler söylersiniz?

 

Şimdi bu aslında yeni bir konu değil. 2005’ten beri NSA’in gerçekleştirdiği dinleme faaliyetleri biliniyor. Daha önce bunları Meclis’te söylediğim zaman, AKP’li vekiller beni çok fazla casusluk filmi seyreden bir adam olarak değerlendiriyordu.

Ama 2015 İran ambargodan beri dinleme takipleri, izlemeler devam ediyor. Yani, bu davanın Türkiye’yi ilgilendiren boyutu 17 Aralık gibi görünse de aslında değil. Bu daha geçmişten kaynaklanan bir şey.

Zaten davaya gelene kadar yaşanmış olan süreçler var. 17 Aralık için Meclis’teki Soruşturma Komisyonu’nda da çok ciddi iddialar ve deliller vardı. MİT raporu var. Bu arada Zarrab için MİT raporları var. MİT, başbakanlığa rapor yazıyor. Zarrab’ın hem tehlikeli olduğunu hem de muammalı işler yaptığını söylüyor.

erdal aksünger makam odasında

 

Bir de bu dava ile ilgili 2007’de emniyette soruşturma açılmasının temeli, aynı tarihte Edirne Gümrüğü’nde yakalanan bir 210 kiloluk eroin paketi. Bu eroinin ucu ise, Kapalıçarşı’da Durak Döviz’e dayanıyor.

Buranın sahibi ise Habbaniler, Zarrab’ın ortakları. Bu Abdullah Habbani de bugün ABD’deki dosyada tutuklama istemiyle bulunan kişi. Yine MASAK Raporu var. Yani bunu kumpasa bağlamak doğru değil. Buna ek olarak şimdiki davada bütün delil toplamaları, savcılık kararları, hâkimlerin kararları, izlemeler, tapeler hepsi kanuna uygun yapılmış konular.

 

27 Kasım’da kritik bir duruşma olacak. Zarrab'ın itirafçı olacağı iddiası ise iyiden iyiye dillendirilmeye başladı. AKP’ye yakın Nagehan Alçı da işbirliği ihtimalinin güçlü olduğunu yazdı.  Siz de epey önce bu iddiayı destekler biçimde “Sarraf itirafçı olabilir. Garip şeyler duyuyorum.” demiştiniz. Önümüzdeki hafta görülecek duruşma için sizin değerlendirmeleriniz neler?

 

Türkiye’den giderken her şeyin farkında bir Zarrab vardı. Yani Zarrab, yarın öbür gün İran tarafından isteneceğini tahmin ediyordu ve Türkiye’nin, Zarrab’ı İran’a teslim etmesi kendi açısından bir milyon katı menfaatine olacaktı.

Hem içerdekiler zarar görmemiş olacak hem de adam orada gitse konuşsa, kimse takmayacaktı. Bunun farkında olan Zarrab’ın benim tahminime göre Amerikalılarla bir teması oldu.

Çünkü ilk Amerika’ya gittiğinde Miranda Kanunu’ndan yararlanması gerekirdi. Yani avukatları gelmeden bir şey yapmaması gerekirdi. Ama Zarrab hemen bütün şifrelerini, her şeyini filan vermiş. Ama yüzde yüz anlaşarak gitmediği de anlaşılıyor. Çünkü bunlarla ilgili süreç yaşatıldı.

Dönem dönem Zarrab, Türkiye’yi ve siyasileri tehdit etti. Üstelik Emine Erdoğan’ı da Zarrab’ın avukatları dâhil etti. Yani ABD savcısı dâhil etmedi. Zarrab’ın avukatları son iki üç aya kadar Türkiye’yi de bu işin içerisinde ‘bakın, gelin bunu yapın’ tarzındaki bir yapıya zorladı.

Bu arada Zarrab’ın 90 sene yatmayacağı aşikârdı. Çünkü ABD’de davaların yüzde 86’sı anlaşmalarla bitiyormuş zaten. Yani savcılıkla savunma makamının uzlaşmasıyla.

Ben Zarrab’ın rahat olduğunu da görüyorum. Bu arada aslında bu konuda arka kapı diplomasisi işleyebilirdi. Yani Trump ve Erdoğan bence bu konuda hem fikirler. Ama işlemedi. Zira federal mahkemelerde Trump’a karşı büyük bir nefret var. Trump, yargıyı diplomasi karşısında bir duvar olarak görüyor.

Bu arada davanın sürdüğü federal mahkemeler Trump’ın mülteci yasağını kıran mahkemeler. Yine bu mahkemeler Avrupa’da pek çok bankaya milyarlarca dolar ceza kesmiş mahkemeler. Bir de yine bu mahkemelerde, FETÖ’cü olarak suçladıkları için Erdoğan karşıtlığı oluştu. İşte bu karşıtlıklar ve nefretler arka kapı diplomasini işletemedi ve iş başka bir yere gitti.

 

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Zarrab’ın itirafçı olacağı tartışmalarına “Takipçisiyiz, bu işler bittiği zaman dünyayı ayağa kaldırmasını biliriz” diyerek dâhil oldu. Bu açıklama için ne söylemek istersiniz?

 

Bakın şimdi Erdoğan ‘iftiracı’ deseydi başka bir şey anlardık. Ama itirafçı demek bilinen bir şeyi gizlenirken, eninde sonunda söylemek anlamına gelir. Aslında burada ağızdan kaçan kelimeler işin rengini belli etti. Dünyayı ayağa kaldırma meselesine gelince dünya ayakta zaten. Acaba diplomasinin hikâyesine çok güveniyor da ondan mı söylüyor onu bilmiyorum.

Ama bu ülkenin hem dış politikasına hem de ekonomisine ilgili çok ciddi bir zarar vereceği kesin. Bu iş bizi alıp Rusya paktına doğru iteliyor. Bu sıkıntı bizi dünyanın yarısından değil, dünyanın ekseninde ağırlığı olan gelişmiş ülkelerinden koparacak bir hamle anlamına gelir. Buna Avrupa dâhil olduğu zaman da biz ciddi sıkıntılar yaşarız. Bu salvolarla bu işlerin olmayacağı noktasını bilmek lazım.

 

New York Times’ta geçtiğimiz ay yayınlanan bir makalede Zarrab davasının ucunun Erdoğan’a kadar uzanabileceği yazıldı. Siz de “Bu davanın ucu patrona kadar uzar demiştiniz.” Bu iki yorumun birbirini desteklediğini düşünebilir miyiz?

 

Hatırlarsınız, Cem Küçük, “Rıza Zarrab ne yapmışsa Erdoğan dediği için yapmıştır” dedi. Bunu kendileri söyledi. Ben demiyorum ki bu iş Erdoğan’a gidecek İşin aslı yandaşlar bu işi aldı Erdoğan’a götürdü. Zafer Çağlayan’la ilgili herkes ne dedi, “O ne yapmışsa hükümetin söylediğinden dolayı yapmıştır. Yani yandaşlar diyor ki bu işin patronu Erdoğan’dır. Ben de diyorum ki patron kimse o’dur.  

 

Zarrab üzerinden bir pazarlık yürütüldüğü ve eğer bu pazarlık istendiği gibi gitmezse çok ağır sonuçları olabileceği konuşuluyor. Sizde partinizin Diyarbakır İl Kongresi’nde “Zarrab Davası siyasi bir şantaja dönüştü” dediniz. Bunu biraz açar mısınız?

 

Ben “Bu dava şantaja dönebilir, dikkat edin” diye 2015’ten beri söylüyorum. Amerika’nın Türkiye’ye kendi lehine olacak bir şeyi yaptırması lazım. Şimdi olay, “Ben bu davayı kapatırım. Ama senin de benim çıkarıma uygun bazı davranışlarda bulunman gerekir” tarzında bir hikâyeye dönecek.

Peki, ABD şantajda ne isteyecek?  Bugün Suriye’de, Amerika ve Rusya’nın soğuk savaşı var. Ortadoğu’da bir hâkimiyet savaşı var. Bu konuda Türkiye’nin aldığı tavır da çok anlamsız. Türkiye’nin salvoları bugüne kadar çok oldu.

erdal aksünger makam odasında 2

 

Buradan baktığımız zaman bankalara cezalar kesilmesi noktasında bir sıkıntı doğabilir. Eğer Türkiye bunu kabul ediyorsa, kapatmak istiyorsa bununla ilgili bir bedel ödetmeye gidecektir.

Bu bedel de maddi anlamda söylüyorum millete ödenecek bir bedel olabilir. İkincisi de Türkiye’nin bölgedeki etkinliklerini kıracak bir süreç olabilir. Gerçi, eskisi gibi çok etkinliği olduğu söylenemez ama daha kötü olabilir.

Rusya’yla, İran’la kötü olması istenebilir. Ya da Suriye’yle yapılacak yeni bir şeyde Türkiye’nin onların söylediğinin dışına çıkmaması gibi bir durum olabilir. Aslında bunu Trump’ın davranış şeklinden söylüyorum.

 

AKP’nin yürüttüğü dış siyaset çok gergin. Çeşitli başlıklarda ülkelerle sıkıntı yaşanıyor. ABD ile vize krizi ya da Alman gazeteci Deniz Yücel’in tutuklanması gibi. Peki, siz hükümetin dış politikadaki tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Artık bardak taştı. Dış politikada izlenen bu külhanbeyi tavrın hiçbir karşılığı yok.  Üstelik bu tavırlar bugüne kadar da hiç Türkiye lehine sonuçlanmadı. Bu hareketler içerideki milliyetçi duyguları artırmak için yapılıyor. Dış politikaya dair söylemler aslında iç politikayı konsolide etmek için kullanılıyor.

Yani, Erdoğan içerdeki iktidar savaşını buna alet ediyor. Türkiye ise bundan zarar görüyor ki önümüzdeki süreçlerde daha da zarar görecek.  Almanya’da bardak taşmış durumda. Almanya müzakereler konusunda Türkiye’nin yanındaydı şimdi karşısında. Artık Almanya’ya salvo yapamıyorsunuz.

Çünkü artık karşınızda bir duvar var. Türkiye ihracatının yüzde 40’ını Almanya’ya yapıyor. Orada 2-3 milyon vatandaşımız var ve bu vatandaşlarımız zor durumda. Orada aşırı milletçilikte yükseldi ki bunda bizim de izlediğimiz dış politikanın bunda katkısı olduğunu düşünüyorum. Devamlı bir karşıtlık ve etnik köken, inanç kökeni üzerinden siyaset güdülüyor. Bu çok tehlikeli bir boyuta gidiyor.  

 

Ancak Batı’yla olan gerilime karşın AKP’nin Rusya ve İran’la yakınlaştığı söyleniyor.

 

Bizim Rusya’yla süper filan olduğumuz yok. Hala vize problemleriyle, hala ihracatla ilgili dertlerimiz var. İran’la da ballı kaymak olduğumuz söylenemez. Şimdi en iyi olduğu düşünülen Suudi Arabistan’a da dirsek çevireceğiz. Böyle bir politik süreç yürütülebilir mi? Her sene bizim politikamız attan iner gibi durmadan değişiyor.

 

Peki, Suriye?

 

Suriye’de bu saatten sonra Amerika’nın ya da Rusya’nın anlaşmadığı bir hikâye olmayacak gibi görünüyor. Burada en çok mutabık kaldıkları konu ise Kürtler. Ama Kürtler konusunda biz de tam tersine döndük. Daha önce Kürtlerin olduğu yerde Barzani’yi destekliyorduk.

PYD konusunda aramızda çok iyiydi. Sonra vazgeçtik bu işten. Peki, Rusya’nın bütün siyasetine mi ortağız? O bile ciddi bir problem. Öyle görünmüyor. Öbür tarafta ABD’nin bir politik süreci var. Yani aslında zücaciye dükkânına girmiş iki filin hikâyesiyle uğraşıyoruz. Suriye’nin geleceği iki üç modelden biri olacak. Birincisi federatif düzen olabilir.

Burada özerk bölgelerde yaratılabilir. İkincisi iki ya da üç parçalı otonom bölgeler söz konusu olabilir. En güçlü görünen olasılık ise iki parçalı yere gitmesi. Suriye’nin geleceğiyle ilgili süreçte Türkiye’nin bütün dinamiklerin yanında yer alması lazım.

Türkiye’nin o masada oturan bir ağbi rolünde olması lazım. Yoksa biz sınırlarımızın güvenliğini alamayacağız. Suriye’nin tüm sathında barışçıl bir zemin hazırlanmadıktan sonra çok kan dökülür.

 

İçe dönersek,  AKP’nin son dönem Kürt politikasını nasıl buluyorsunuz?

 

Şimdi burada ahlaka mugayir konular var. Erdoğan diyor ki, teröristler 15 çocuk yapıyor. Ama dağdakilerin 15 çocuğu olduğunu nasıl iddia edebiliyor? Bu mümkün olan bir konu da değil yani. Erdoğan, bu söylemle aslında başka bir yere dem vuruyor. AKP burada muhafazakâr Kürtlere oynuyor.

Aslında orayı da Kürt kimliğinden ziyade inanç kimliğinden devşirmeye çalışıyor. Böyle yaklaşımlarla bir çözüm olmaz. Erdoğan milliyetçiliği körüklüyor. Özellikle CHP’yi ve HDP’yi terörist göstererek, bu partiler ülkeyi bölüyor diyerek 2019’daki başkanlık seçimini almayı hedefliyor.

Erdal Aksünger makam odasınad 3

 

Ama şimdi yeniden Türkiye’deki Kürtlerle ciddi kopuşa neden olacak söylemler var. Bugün itelenen, horlanan, dışlanan bir Kürt kimliği yaratılıyor. Kürtlerin yüzde 90’ı ortak yaşam taraftarı. Yani bu memleketin topraklarında yaşamaktan, bu memleketin insanları olmaktan dolayı bir sıkıntıları yok.

Ama AKP, bu söylemlerle Türkiye’yi bölüyor ki, bölmüş de zaten. Eskiden terörden kaçan insanlar Batıya hareket ederdi. Şimdi ise paralel hareket ediyorlar. Daha güneyden daha kuzeye kayıyorlar. Burada duygusal bir kopuş da var. Kürtler, artık kendinden hissetmediği yerlerde yaşamak istemiyor.

PKK’nın yaptığı işlerden dolayı neden bütün Kürtlere bedel ödetiyorsunuz? Adamların elinden bütün yerel bölgeleri aldınız. Milletvekillerini içeri attınız. Bu kopuşun önümüzdeki süreçte de devam etmesi çok tehlikeli.

Bölge kendi kendine arınıyor zaten. Yani bölge Kürtleşiyor ve hikâye etnik kimlik üzerine gidiyor. AKP’nin ortak yaşamı kutsaması lazımken iç politikada insanları daha da milliyetçileştirmeye çalışıyor. Korkarım ki önümüzdeki süreçlerde bu durum çok ciddi boyuta taşınacak.

 

HDP’li vekillerin tutuklanmasından söz ettiniz. Ama bu tutuklamalarda CHP'nin kolaylaştırıcı bir rolü olduğu eleştirileri gündeme gelmişti. Bu başlıkta siz neler söylemek istersiniz?

 

HDP, zamanında Gezi Olayları da dâhil olmak üzere çok büyük hatalar yaptı. 17-25 Aralık’ta barış süreci devam etsin diye pragmatik hareket etti ve AKP’nin suyuna gitti. O dönemler bizim belediye başkanlarımıza çok fazla baskı vardı. İzmir Büyükşehir Belediye Başkanımız 300 yılla yargılanıyordu. Belediyelerimize baskınlar yapılıyordu. Kimsenin sesi çıkmıyordu.

Ama CHP’nin gerekçelerinden biri şuydu. Bizim parti programımızda dokunulmazlıklar konusu zaten var. Biz bütün dokunulmazlıkların kaldırılmasını istiyoruz. Bizim orada muhalefetimiz şuydu. AKP ile anlaşamadığımız şey bütün dokunulmazlıkların kaldırılmasıydı.

AKP istese bütün dokunulmazlıkları kaldırabiliyordu. Aslında 276 ile bunu yapabiliyordu. Kendinde bu yetkiye sahipti. Buna rağmen AKP bunu referanduma götürmek istedi. Çünkü o referandumun sonunda arkasına farklı bir kitle alacaktı kendine göre. Ama Genel Başkanımızın en büyük çekincesi üç aylık sürecek bir referandum sürecinde Kürt ve Türk çatışmasının olma ihtimaliydi. Ki bunu da çok güçlü görüyordu.

 

Biraz da önümüzdeki seçimler hakkında konuşsak... Son günlerde AKP’de yerel yönetimlerle başlayan tasfiye sürecine yeni isimlerin ekleneceği konuşuluyor. Siz, AKP içindeki bu tasfiye sürecini nasıl okuyorsunuz?

 

Erdoğan’ın bu tasfiye sürecinde metal yorgunluğu söylemi dışında söylediği bir şey daha var ki bunu da kendisi bizzat söyledi. Erdoğan; yönetimlerinde yolsuzluk yapanlar ve rüşvet alanlar olduğundan söz etti.

Tabi işin içerisinde bir de FETÖcülük var. Şimdi AKP, ‘Bu adamları son günde alırsak bir sıkıntı çıkarırlar’ düşüncesiyle hızlıca gönderdi. Ama bu yaşananlar halkın iradesine ipotek koymak anlamına geliyor. Bu nedenle ilk olarak bu bölgelerde mutlaka seçim yapılmalı. Buna görevden aldıkları HDP’li belediyeler de dâhil.

İkinci olarak da kim yolsuzluk yapmışsa, kim FETÖcüyse yargılayacaklar. Bank Asya’ya para yatıran adamı nasıl yargılıyorlarsa bunun 10 katı olan adamları da yargılayacaklar. Fakat bu insanları yargılamıyor, yargıya havale etmiyorlar.

Buna karşın bizim başkanlarımızı ya da HDP’nin belediye başkanları olduğunda yargının ve İçişleri Bakanlığı’nın sopasını gösteriyorlar. Burada ikircikli bir politika var. Bundan vazgeçilmesi lazım.

 

2019 seçimleri için hazırlıklarınız neler? İttifak ve aday konusunda bir stratejiniz var mı?

 

2019 seçimleri için pek çok başlığı gözden geçiriyoruz ve kamuoyu araştırmaları yapıyoruz. Öncelikli yapmamız gerekenin ise ‘Hayır’daki dinamikler üzerinden ilerlemek olduğunu biliyoruz.

Biz ‘Hayır’daki ilkelere uyan bir profilin 2019’daki seçimi rahatlıkla alacağını düşünüyoruz. Bundan dolayı bu ilkeler üzerinden hareket etmek zorundayız. Ama bunu Türkiye’nin menfaati adına partizan bir havada götürmemek lazım. İlkelerde anlaşılan ve uzlaşılan bir kişi olursa ne ala, yoksa Cumhuriyet Halk Partisi elbette kendi adayını çıkarır.

 

Hayır’daki ilkelerden kastınız nedir?

 

Referandumda yürüttüğümüz çalışmada herkesin ortaklaştığı ilkeler vardı. Parlamenter sisteme inanmak gibi, ortak yaşamın güvence altına alınması gibi, denge denetleme sistemi gibi. Bakın, bir anayasa değişikliği yapılacak. Bunun için üçte iki diye bir olay var. Bir kere bunun dörtte üçe dönmesi lazım.

Çünkü üçte iki ile parlamenter sistemde çoğunluk bulunamıyorsa gidip halkta yüzde elli aranıyor. Demek ki o zaman parlamentoda halkın temsiliyeti yok. Bir de yargı ve anayasanın yeni bir denge sistemi içinde değerlendirilmesi lazım. Bunların güven altına alınması lazım. Yargının tamamen millet lehine çalışması lazım. Zaten yargı milleti devletten korur.

Temel konusu budur. Devletin tahakkümü altında olan bir yargının, devleti yönetenler tarafından yönlendirilmesi demek bir zümreye hizmet etmesi demektir. Yeni bir düzen ihtiyacı var. Bu kesin ve aşikâr. Buradan bakmamız lazım konuya. Bu yüzden biz 2019’u yeni bir referandum olarak görüyoruz. Ve tabi laiklik, bizim olmazsa olmazımız.

 

“Laiklik olmazsa olmazımız” dediniz ama cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki adayınız İslam âlimi Ekmeleddin İslamoğlu konusunda CHP tabanından epeyce eleştiri almıştınız.

 

Tabi, hatalar doğrultusunda bazı şeyleri kabullenmemiz gerektiğini biliyoruz. Bugün hem tabanımızla konsolidasyon konusunda hem de Türkiye’nin bundan sonraki süreçte daha kötüye gitmemesi için yapılacaklar belli.

- Diğer partilerle uzlaşma konusunda aranızda çok bir mesafe yok o zaman?

MHP’nin bugünkü tavrı çok açık. MHP, AKP ile ortak hareket edeceğini söylüyor. Tabi, o zamana kadar MHP diye bir parti olur mu onu da bilmiyorum.

 

Peki, İYİ Parti ya da HDP?

 

Referandumda hepimiz aynı şeye çalıştık. Dolayısıyla ilkelerde anlaşmak çok kolay olur. Fakat ortak kişi üzerinde uzlaşmak çok kolay olmayacak. Tabi bu işte kişi sembolizasyonu var. Ona dikkat etmek gerekiyor bence. Biz anketler sonunda kim daha iyi ise ona göre bir aday seçeceğiz.

 

Referandum sonrasında mühürsüz zarflar ve seçim usulsüzlüğü başlığında birçok açıklama yapmış ve parti adına girişimlerde bulunmuştunuz. Bu girişimlerden bir sonuç çıkmadı. Peki, 2019 için hazırlığınız var mı?

 

Seçimde iki büyük problem vardı. İlk sorun Yüksek Seçim Kurulu’ndan kaynaklandı. YSK endişelere rağmen hiçbir önlem almadı. Bir de üzerine İçişleri Bakanı, “Okullarda oyunu kullandıktan sonra sandık başında kimseyi bırakmayacağız” dedi.

Oysa Seçim Kanunu’nda vatandaşın bu hakkının hiçbir şekilde gasp edilemeyeceği ve bu hakkın anayasal güvence altında olduğu yazar. Bunu herkes biliyor. Ama insanların sandık başlarında durmasına izin verilmedi.  

Seçimde ikinci sorun ise Güneydoğu oldu. Seçimde en büyük sıkıntı Güneydoğu’da yaşandı. Partimizden iki gencecik çocuk öldü. Bunun haricinde onlarca yaralımız vardı. HDP’de sekiz yüz küsur yaralı vardı. Binlerce HDP’li sandık görevlisini güvenlik gerekçesiyle sandıktan aldılar.

Tabi bir de o dönem HDP’nin kolu kanadı kırılmıştı. İnsanları ölümle tehdit ettiler. Ceylanpınar ilçe başkanımızın iki çocuğu komalık edildi. Bunların hepsi bundan sonra orada alacağımız önlemler konusunda bize gösterge oldu. 2019 seçimi için hem YSK hem de Güneydoğu tarafından nasıl önlemler almamız gerektiğini artık biliyoruz.

 

Erdoğan’ın “Aziz Atatürk” çıkışıyla birlikte AKP’li yazarların hızla sahiplendiği Atatürk övgüleri için ne düşünüyorsunuz? AKP böylesi bir çıkışa neden ihtiyaç duydu?

 

Atatürk, MHP’nin de, CHP’nin de İYİ Parti’nin de ortak kutsalıdır. Hatta HDP’nin de. Yine AKP kitlesinin yüzde 50’si, yüzde 60’ı da Atatürk kanaatinde ortaklaşır. Erdoğan, Atatürk’ü silemeyeceğini anladı. Bir de önümüzdeki süreçte milliyetçiliği konsolide edebilmesi için bu gerekli. Atatürksüz bir milliyetçilik düşünemiyor yani. Kısaca iç politikadan kaynaklı bir salvo yapıyor.

 

Yani bu çıkışı 2019’a hazırlık olarak okuyabiliriz?

 

Yüzde yüz evet.