Mustafa Kılıç
Şub 23 2018

"Ben dahil hiçbir mizahçı 90’lardaki Levent Kırca kadar cesur değil"

Mandıra Filozofu olarak tanıdığımız oyuncu, yönetmen, senarist Müfit Can Saçıntı ile bu hafta buluştuk. Mizaha, kültür sanata, gündeme, filmlerine, gençlere, sektöre, yeni projelerine ve geçmiş projelerine birlikte dokunduk.

Her soruma cesurca cevaplar verirken şu aralar sahnelediği gösterisi ‘Lafını Esirgemeyenler’de olduğu gibi sorularım karşısında biz gazetecilerin de eksikleri konusunda lafını esirgemedi. Bol göndermeli ve ders niteliğindeki bu söyleşimizle sizleri baş başa bırakıyoruz.

90’lı yıllarda ‘‘Olacak O Kadar’’ın yazar kadrosunda yer almıştınız. 90’lar mizahı ile günümüz mizahını karşılaştırmanızı istesem neler söylersiniz?

90’lı yıllarda da, 1890’lı yıllarda da, 1790’lı yıllarda da, bütün 90’lı yıllarda  da Nasrettin Hoca’dan bu yana bu toprakların mizahı aynıdır… Güldürürken düşündüren bir mizahtır. Bir meselesi, mesajı olan bir mizahtır…

“Parayı veren düdüğü çalar” diyen Nasrettin Hoca, taa kapitalizmin icadından önce kapitalizmi eleştirmiş, uzak görüşlü bir dedemizdir…  Meselesi, mesajı olmayan mizahı Avrupa’da, Amerika’da görürsünüz… Salt güldürme amaçlı içi boş bir mizahtır… Onu bu topraklarda göremezsiniz…  

Bırakın mizahı, bizim  masalımız bile mesajı, meselesi olan masallardır… Mesela Keloğlan masalımızda, bir saray eleştirisi ve yoksuldan yana bir tavır vardır…
Peki, 90’lı yıllarla günümüz mizahı arasındaki fark, mizah farkından çok mizahçı farkıdır… Mizahçının cesaretiyle ilgili bir mizahtır… Bugün, ben dahil hiçbir mizahçı, 90’lardaki Levent Kırca kadar cesur değil…

Özgür mizahın olmadığı şu dönemlerde Olacak O Kadar, Yasemince gibi mizahı toplum olarak özlüyoruz. Siz bu dönemi mizah özgürlüğü açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?

Demin söylediğim gibi 90’lı yıllarda da OHAL vardı… Baskılar vardı. Hiç aydınlık bir dönem değildi… Maalesef bizim genç ve güzel cumhuriyetimizin demokrasi ile taçlandırılamadan sürekli kesintilere uğramıştır…

90’larda demokrasi açısından parlak bir dönem değildi…

Mizah özgürlüğü dediğiniz şey, doğada atmosferin varlığı gibi kendiliğinden var olan bir şey değildir…

Mizah özgürlüğünün sınırlarını mizahçının cesareti belirler…

Sadece  mizah özgürlüğü değil, basın özgürlüğünün sınırlarını da basın mensubunun, gazetecinin cesareti belirler… Yani ben soruyu sorarım, topu mizahçıya atarım diyerek yırtamazsınız…

Gazetecinin görevi sadece soru sormak değil, yanıt bulmaktır… Hatta mizahçıdan daha çok bu görev gazetecilerindir, görevden kaçamazsınız… Mizahçının birinci görevi güldürmektir, basının görevi düşündürmektir…

Basın düşündürme görevini yeterince yapmayınca, mizaha kaldırabileceğinden fazla yük düşüyor… Özgürlüğün sınır bekçileri, mizahçılar değil, gazeteciler ve siyasetçilerdir…

Görevden kaçmayın, işi mizahçıya yıkmayın... (gülüyor)

Doğru söze diyecek yok. Sorgulamayan, çözüm bulmayan, kaymak yemenin peşine düşen meslektaşlarım adına utanıyorum… Yeni jenerasyon “Aşk-ı Memnu” dizisini izledikten sonra kitapçıya girdiğinde raflarda Halit Ziya'nın klasik eserini görüp “Aaa, Kıvanç'la Beren'in aşklarının romanı çıkmış” diye çığlıklar atan liseli kızlarla da karşılaşıyorum’’ demişsiniz. Kitapların diziye uyarlanmasını nasıl karşılıyorsunuz?

Eski röportajdan aldığınız bu ifadeler, bana ait değil, röportajı yapan sevgili arkadaşımın bana yakıştırmasıdır… Ben gençleri, yeni jenarasyonu toptan eleştirmeye sıcak bakmıyorum…

Gençlerin eleştirilecek bir tarafı varsa, onlardan önce bizim özeleştiri yapmamız lazımdır… Kitapların diziye uyarlanması konusunda  hiç bir itirazım yok. Kitap konusunda da, dizi konusunda da özgürlükten yanayım…

Lafını Esirgemeyenler  adlı bir gösteriniz var. Dünyanın birçok yerinde sahnelediniz ve sahnelemeye de devam ediyorsunuz. Nasıl gidiyor genel tepkileri nasıl buluyorsunuz?

Lafını Esirgemeyenler gösterimizi, Almanya’da, Belçika’da ve Hollanda’da sahneledim. Nisan ayında İngiltere’de sahneleyeceğim… Anadolu’da pek çok şehrimizde sahneledim… Her yerde büyük ilgi görüyor. Beni bağırlarına basıyorlar…

En az ilgiyi İstanbul’da görüyorum… Sebebini bilmiyorum… En çok nüfusa sahip şehrimiz İstanbul olmasına rağmen,  İstanbul’un kültür başkenti iddiasına rağmen, İstanbul dışındaki şehirlerde ilgi daha fazla…

Şu yaşadığımız dönemde lafımızı esirgememek yerine ‘aslında ben onu söylemek istememiştim’ gibi tepkiler, davranışlar sergilemek zorunda kalıyoruz. Sizin lafınızı esirgediğiniz durumlar oluyor mu?

 

Ben lafımı nezaketen esirgerim… İnsanları kırmamak incitmemek için esirgerim…  Kibarlık karşısında kibarım… Ama beni zorla zorbalıkla kibarlaştıramazlar… Nezakete teslim olurum, ama kabalığa zorbalığa esir düşsem de teslim olmam… İyilikler, iyi insanlar karşısında boynum kıldan ince… Kötüler, kötülükle beni test etmesinler, cevaplarını alırlar (gülüyor)

Türkiye’deki komedi sektörünü nasıl buluyorsunuz?

Türkiye’de komedi sektörü diye bir sektör olduğunu düşünmüyorum… Varsa “has sektör” diyorum… Yani varsa kendine has bir sektördür diye düşünüyorum…

Özgürlüğün kısıtlı olduğu bir yerde sanat üretmenin zorlukları nelerdir? Ne gibi zorluklarla karşılaştınız?

Özgürlüklerin kısıtlı olması sanatçı için mazeret olamaz… Bilakis, kısıtlamalar, baskıların varlığı sanatçıyı yaratıcılığa yönelten motivasyonlardır… Sanatçının zorluklardan söz etmeye hakkı yoktur… Zorluk  denilen şey yaratıcılık motivasyonlarıdır.

Geçtiğimiz günlerde kendi memleketim olan Şanlıurfa Birecik’teydim. Birecik’in yeni belediye başkanı ilk göreve başladığında şehrin tek kültür sanat etkinliği olan Kelaynak ve Çevre Festivalini kaldırdı. Boşa masraf olarak değerlendirdi. Şimdilerde ise Mehmet Akan Kültür Salonu ise düğün salonu olarak kullanılıyor. Kültür ve sanatın sıfır olduğu yerde neler olur?

 

Masraf ve israf konusu göreceli olabilir… Bana göre de bazı başkanlar sperm ve yumurta israfıdır… Ama bunun tasarrufu kendi ana babasına aittir, biz karışamayız… Ancak bir başkan, kültür festivali boşa masraf derse halkın ona karışma hakkı vardır…

Çünkü bir başkan, başkanlık koltuğunu babasının evinden getirmez. Halk onu o koltuğa oturtur, gerekirse kaldırır. Belediyeler başkanların babalarının çiftliği değildir, o yüzden halka danışmadan hüküm vermezlerse demokratik kültüre ve nezakete daha uygun olur… Kültür sanatın sıfır olduğu yerde, kültür sanata acımam, kültür sanattan mahrum kalanlara acırım…

Bir röportajınızda ‘’Amacım gençleri tembelleştirmek değil; titretip kendilerine döndürmek!’’ demiştiniz. Gençlerinin kendilerine dönmelerindeki kastınız nedir biraz açabilir misiniz?

Bu ifade bana ait değil, o röportajı yapan sevgili sınıf arkadaşıma aittir… Ben gençlere nutuk atmayı, ahkam kesmeyi sevmem… Biz de genç olduk… Gençlerin gerekirse kendi hatalarını yapma hakkı vardır… Ben gençlerimizden ümitliyim…

Nazım Hikmet’in dediği gibi: “ Ben babamdan ileriyim ama doğacak çocuğumdan bile geriyim.”

Polis çevirmesinde cebinizden el yazıyla kaleme alınmış bir Can Yücel şiiri çıktığı için tam 15 gün nezarette tutulup polislerden feci bir dayak yemişsiniz. O günden bugüne bir değerlendirme yaptığınızda neler değişti neler aynı kaldı? Ya da değişen bir şey var mı?

Temel olarak doğru ama detaylar olarak yanlış aktarılmış bir olay… Polis çevirmesinde şiir bulunmadı… Ben Can Yücel’in şiirini bir kız arkadaşıma el yazımla yazıp vermiştim… İkimizi birden göz altına aldılar. 15 gün gözaltına alındım... Dayakla beraber 3 gün elektrik işkencesi gördüm…

Sıkıyönetim kanununa muhalefet ve 312’den yargılandım, beraat ettim… O zamanla bugün arasındaki farkı sordun… O zaman bazı cesur gazeteciler ve gazeteler işkence iddialarını, olaylarını kanıtlarıyla yazarlardı… Şimdi ise  gazeteciler soru sorarak  mizahçıya söyletmeye çalışıyorlar… Mizahçı gazeteci mi ki, nerden bilsin!?

Aslında gazetecinin bunun üzerine gitmesi sonucu başına gelecekleri bilmesinde de kaynaklanıyor olabilir. Üzerine gitse bile yayınlatacak mecra bulamaması da önemli bir etken. Cesur gazetecileri tenzih ederek bunları söylüyorum.

Hemen diğer soruma geçeyim. Sizi ‘hümanist solcu’ olarak tanımlıyorlar. Siz kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz?

Ben kendimi etiketle tanımlamayı tercih etmem… İlla tanımla derseniz, etiketlemeden tanımlamak isterim…. Ben emekten, işçi sınıfından yana, bilimden, sanattan yana, özgürlükçü, demokrat, laik, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasından ama din-inanç özgürlüğünden yana, kolektivizmi, dayanışmayı önemseyen, yurtsever, evrensel, anti emperyalist, anti-faşist, halkçı, toplumcu, ezelden beri yerli ama evrensel değerlere değer veren bir bireyim…

Sosyal medyada filmlerinizde ve dizilerinizde sık sık vurguladığınız ‘ben buna karşıyım’ metaforu gerçek hayatınızın neresinde?

Evet her şeye karşıyım. Ama içimden… Evet hemen hemen her şeye karşıyım. Hemen hemen her şeyin başka türlü olacağını düşünüyorum. Başka bir Türkiye’nin, başka bir dünyanın mümkün olduğunu düşünüyorum…

Başka derken, daha mutlu bir Türkiye, daha mutlu bir dünya… Mutluluk dağlımında adaletin olduğu bir Türkiye ve bir dünya mümkün… Kişi başına düşen mutluluğun daha fazla olduğu bir Türkiye, bir dünya mümkün… Buda şu anki dünyaya itiraz etmekle başlar…

En son ‘Yaşamak Güzel Şey’ adlı duygusal komedi filminin senaristliğini, yönetmenliğini ve başrol oyunculuğunu yaptınız. Filmi 2 defa izledim ve izlettim. İnsanın yüreğine tatlı ve nazik bir dokunuş gerçekleştiriyorsunuz. Unuttuklarımızı yüzümüze vuruyorsunuz ama bunu çok nazik bir şekilde yapıyorsunuz. Bu filmi yazarken ve çekerken neyi amaçladınız?

Kapitalist sistemin bize sunduğu mutlulukların yapay olduğunu ve gerçek mutluluğun bedava olduğunu anlatmak istedim… Ertelemeden yaşamamız gerektiğini anlatmak istedim.

Yeni dizi ya da sinema projeleriniz var mı?

Yeni projemde yine bir aileyi merkeze alıyorum. Gençlerin işsizlik sorunundan yola çıkarak, yine kapitalist sistemi sorgulamak istiyorum. Hepimizi ezen kapitalizm karşısında, ailemizle ve dostlarımızla dayanışmak zorunda olduğumuzu anlatmak istiyorum… Tabi bunları nutuk atarak değil, güldürerek anlatmak istiyorum…

Biraz gündeme de değinmek istiyorum. Küçücük bedenlere tecavüzler söz konusu... Şuan size sorarken bile sinirlenip utanıyorum. Bu insan görünümlü yaratıkları siz nasıl görüyorsunuz? Bu insanlık dışı davranışlarını sebebi nedir?

49 yaşındayım pek çok iğrençliğe tahammül etmeyi öğrendik ama tek istisnası var çocuk istismarı ile ilgili haberleri bile okuyamıyorum elimde değil…

Tek tek bütün çocuklar için üzülüyorum ama asıl çocuk istismarına zemin hazırlayan iklimi, zihniyeti ortamı yok etmek lazım diye düşünüyorum…