"Bu güç yoğunlaşması döneminde sorumluluk almamak vebaldir"

Fatma Bostan Ünsal’ı kamuoyu AKP kuruculuğundan tanıyor. Ancak, iktidar partisiyle yolları ayrılalı çok oldu. Üstelik 15 Temmuz sonrası ilan edilen KHK’lardan nasibini alan akademisyenlerden biri Ünsal.

Fatma Bostan Ünsal ile, Türkiye’de siyasetin hal-i pür melalini ve hak mücadelesini konuştuk.

AKP’nin 64 kurucu üyesinden biri olarak sizce AKP koşar adım nereye gidiyor?

Tabii büyük bir hayal kırklığı içerisindeyim, bu yeni dönemde Sayın Temel Karamollaoğlu’nun dediği gibi yeni olumsuz 'y'leri ortaya çıkardık: “Yalakalık, yandaşlık ve yağma.” Türkiye’nin siyasi, ekonomik ve toplumsal olarak sorunları hep vardı. AK Parti öncesi rejim, çok ‘vulgar’ biçimde ifade edecek olursak “Kürt siyasi hareketi ve İslamcılarla” sorunu olduğu için tam demokrat olmayan bir rejim olarak gösterilirdi.

AK Parti bu anlamda bir şans olabilirdi. Hem İslamcılarla hem de ‘barış süreci’ni başlatarak Kürt siyasi hareketi ile olan problemini çözme potansiyeline sahipti. Maalesef bu fırsat değerlendirilemedi ve Türkiye, AK Parti’nin başladığı yere yeniden döndüğü için büyük bir hayal kırklığı yaşadığımı söyleyebilirim.

Buna rağmen aktif siyaset yapmayı düşünür müsünüz?

Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik, siyasi ve toplumsal kriz halinden çıkarılması gerekiyor. Hannah Arendt’in, “yıkılsın dünya, yeter ki adalet olsun” ifadesiyle somutlaşan adil bir toplumda kendimin, çocuklarımın ve bütün toplumun yaşamasını istiyorum.

Türkiye büyük bir hukuksal ve ekonomik krizin eşiğinde. Üstelik demokrasilerde en korkulan şey olan “güç yoğunlaşması” sürecinde, insanın doğruyu bilip uygulaması gerektiği bir ortamda sorumluluk almamak bir vebaldir.

Nasıl AK Parti iktidar olduğunda Türkiye’nin kadim sorunlarının üstesinden gelmek için fırsat vardıysa, bugün de siyasi iktidarın beslendiği kutuplaşmanın üstesinden gelme fırsatı vardır. Türkiye’de herkesin kaybettiği bu ortam, doğru “söz” ve eylemlilikle bu kutuplaşmayı aşmak için elverişli bir ortam sunmaktadır.

Bu ortamda kendi grup çıkarını öncelemeyen, yekdiğerini kendi eşiti olarak gören ve elbette var olan siyasi iktidardan daha özgür olan, hali hazırda var olan veya yeni oluşturulacak bir siyasi yapı içinde yer almayı düşünürüm.

Peki, hükümetin siyasetteki yol haritasında cemaat ve tarikatların bu kadar etkili olmasını nasıl değerlendirmek gerekir?

Türkiye’de eskiden beri cemaatler veya tarikatlar kendilerine yakın gelen siyasi partileri destekledi. Hükümetler de zaman zaman o cemaatlerin yararına işler yaptılar.

Bugün siyasi iktidar gücünü toplumun kutuplaştırmasına bağladığı ve bu kutuplaşma “dindar-laik” üzerinden olduğu için bu figürlerin kamuoyunda ve medyada, daha önceki dönemlerle kıyaslanmayacak bir görünürlüğü var.

Aslında bu cemaat ve tarikatlar esasen, siyasetin bütüncüllüğüne ters biçimde alt gruplardır, bu yüzden bu durum sürdürülebilir değildir.

Şimdiki sorum ‘anne’ kimliğinize: Biliyorsunuz Cumartesi Anneleri’nin eylemleri son haftalarda yasaklandı. Kayıp yakınlarına meydanlar kapatıldı. Nasıl yorumladınız?

Aslında siyaset biliminin ana inceleme konusu olan ‘devletin varlık sebebi’nin, insanların can ve mal emniyetini sağlamak olduğu konusunda görüş birliğine varılmıştır. “İnsanlar niye devlet altında yaşamayı seçmiştir” sorusunun cevabı; “yekdiğerinin kendisine yönelik saldırısına karşı can ve mal güvenliğini sağlayacak bir büyük güç” tanımında görülmüştür.

Daha sonra, ‘insan hakları’ şeklinde ayrıntılı şekilde sayılan haklara devletlerin müdahale edemeyeceği ve bu hakları ‘ihkak’ etmekle yükümlü olduğu evrensel anlamda da kabul edilmiştir.

Bu itibarla, ‘kayıp’ edilen yakınlarını haklı olarak arayan Cumartesi Anneleri’ne karşı özellikle devlet görevlilerinin, devletin temel meşruiyet gerekçesinin ortadan kaldırılmış olmasının verdiği mahcubiyet duygusuyla hareket etmesi gerekir.

Bu mağduriyeti barışçıl bir şekilde ifade etmek için bir araya gelenlere karşı şiddet kullanmak, herhangi bir rejimde bile “düşünülemez” iken, demokratik rejimde yapılması tam bir skandaldır.

İnancımız da bu sorumluluk ile hareket edilmesi gerektiğini vaaz eder. Hz. Ömer zamanını Mehmed Akif şu veciz ifadeleriyle tarif etmişti: “Kenar-ı Dicle’de bir kurt kapsa koyunu/ Gelir de adl-i ilâhi Ömer’den sorar onu!”

Türkiye’de hak arama eyleminin, ‘terör’ iddiasıyla tescillenmesine ne diyorsunuz?

Demokrasi ve otoriter yönetimler için şöyle bir turnusol kağıdı vardır: Yönetenler yönetilenlerden çekiniyorsa ‘demokrasi’, yönetilenler yöneticilerden çekiniyorsa ‘otoriter yönetim’ vardır.

Aslında insanların toplanıp görüşlerini ifade etikleri yerler, her siyasi sistemin sigortasıdır.

Siyasi sistem, toplumdaki çeşitli talep ve beklentileri alıp buna göre yasa, tüzük gibi çıktı hazırlayan ve sonra da bu çıktıların, gerçekten halkın beklentilerine uygun olup olmadığını kontrol eden yapılardır.

Siyasi sistemlerin uzun ömürlü ve sürdürülebilir olması buna bağlıdır. Bu alanların kapatılması, sözünü ettiğim sigortanın devreden çıkarılması demektir. Neticesi, istikrarsızlıktır.

Bu istikrarsızlık en çok ve yaygın olarak kadınları hedefliyor. Kadın cinayetlerinin sayısı her ay artıyor. Bu artışa dair tespitleriniz ve yorumunuz nedir?

“Bir masumun ölümü bütün insanlığın ölümü gibidir” ilahi mesajını düşündüğümüzde; her gün, günde iki defa insanlığı öldürmüş oluyoruz, ama toplum olarak konuya bu önemde yaklaştığımız söylenemez.

Kadına yönelik şiddet; kadını kendi eşiti olan, özgür ve müstakil bir varlık olarak görmeyen, kadını adeta kendi ‘malı’ gibi gören bir kabule dayanıyor.

Kadına yönelik şiddetin en dehşet ifadesi olan kadın cinayetlerinin ne zaman olduğuna baktığımızda, en çok boşanma aşamasında olduğunu görüyoruz.

Evliliğin iki tarafın isteyerek başladığı ve devam ettireceği bir hayat olduğu anlayışından uzak şekilde, kadını kendi malı gibi gördüğü için boşanma sürecinde kadının bu kararına verilen cevap şiddet olabiliyor.

Elbette kadının birincil mağdur olduğunu gören, ama toplumun bundan zarar gördüğüne odaklanan bir yaklaşımın bir an önce hayata geçirilmesi gerekiyor.