Nurcan Baysal
Tem 06 2018

Bundan 999 gün önce Sur’da, bir kız çocuğunu öldürdüler, 12 yaşında...

Diyarbakır’ın yoksul Bağlar semtinde yüksek bir binanın 4. katına çıkıyorum. Nazmiye ve 3 çocuğu beni kapıda karşılıyorlar. Dantelli örtülerin serili olduğu pırıl pırıl bir eve giriyorum.

Nazmiye 3 yıl önce, Sur’da ilan edilen ilk sokağa çıkma yasakları sırasında, henüz çatışmaların başlamadığı dönemde öldürülen Helin Şen’in annesi.  Helin Şen 12 Ekim 2015’te ekmek almaya giderken özel timlerin açtığı ateşle öldürüldü. O gün bugündür soruşturmada ilerleme yok.

Nazmiye ile yaşadıklarını konuşacağız ama çocukları bulunduğumuz odadan çıkmak istemiyorlar. Çocuklara çıkmaları için ısrar edince, 13 yaşındaki Kadir “biz zaten yaşananları biliyoruz” diyor.

7 yaşındaki Cennet suskun, bizleri izliyor. 1,5 yaşındaki Awaşin ise sürekli ağlıyor. Çocukları odadan zorla çıkararak, Nazmiye ile konuşmaya başlıyoruz. O günü anlatmakla başlıyor, Helin’in vurulduğu günü:

“3 günlük bir yasaktı. Yasak Cumartesi başladı, elektriklerimiz yoktu, sular kesilmişti, evde yiyecek yoktu, çok zor bir durumdaydık. Pazar günü çocuklarım ve eşimin sakat dayısı ile beraber dışarı çıkmaya çalıştım. Sur’dan çıkmak istiyorduk. Süleyman Nazif okulunun oraya geldiğimizde kobralar bize ateş etmeye başladılar. Yan sokağa geçtik. 20 kadar polis vardı.

Ellerindeki büyük koçbaşları ile kapıları kırıyorlardı. Biz sokağa girince, bize küfretmeye başladılar. Çocuklarımı alıp eve geri döndüm. Sur’dan çıkamıyorduk. Çocuklar korkuyordu. Rahmetli kızım ağlıyordu, yemek yiyemiyordu. Zaten otopside de aç olduğu net olarak görünüyor. Biz o gün tekrar eve dönmek zorunda kaldık, kendimizi zor eve attık.

Evde yiyecek yoktu. Komşumuz yarım ekmek vermişti, o da küflenmeye başlamıştı. Mecburduk yemeye. Pazar günü makarna yaptım, ekmeksiz, domatessiz. Sokağa çıkma yasağı ile ilgili hazırlığımız yoktu. Neyin ne olacağını bilmiyorduk. Pazartesi sabah saat 8 gibi kaynımın oğlu kapıya geldi, ‘yenge fırın açılmış’ dedi. Sur’da avlulu evlerin içinde manavlık yapanlar var.

Ben gittim yakındaki öyle bir eve domates, elma, portakal aldım o gün. Yasaktan önce getirmişlerdi satmak için. Kızıma aldıklarımı verdim, onları eve götürdü. Sonra ekmek almaya gidiyorduk ki karşıdan kobradan 3 el ateş ettiler. 3’ü de kızıma geldi. Ben, eltim, komşular, kaynımın çocukları hepimiz birlikteydik. Orada hiçbir şekilde çatışma yoktu. Sadece halk vardı, kadın ve çocuklardık sadece. Yanımızda tek bir genç bile yoktu. Ekmek almaya gidiyorduk. Kızım kanlar içinde yerdeydi.”

Burada derin bir nefes alıyor Nazmiye. Bir sigara yakıyor. Tekrar Helin’in öldürüldüğü, 12 Ekim 2015 gününe dönüyor:

“Kızım kanlar içinde yerdeydi. Ben ne olduğunu anlamadım. Bağırıyorum. Komşular beni oradaki bir evin içine aldılar. Bana kızın yaralı dediler. Oysa kızımın beyni yerdeymiş. Komşularımız kızımın yerdeki cenazesini almaya çalışıyorlar. Polisler hala tak tak tak tarıyorlardı.

Komşum beyaz tülbendini yere atarak, kızımın cenazesini yerde sürükleyerek, bir ucundan tuta tuta kenara çekti. Neredeyse o da ölüyordu. Dehşetti yaşadığımız. Beni aldıkları evde birkaç saat kalmışım. Artık savcılık izniyle ne şekildeyse beni evden çıkarmışlar.

O zaman gördüm, kızımın beyni Sur'daki taşların arasındaydı. Evden çıktığımda çok net hatırladığım bir başka şey, kızımın öldüğü yerde belki yaklaşık 30 tane polis duruyordu. Siyah elbiseli,  bant var kafalarında, saç bıyık sakal içiçe, gözlerinin içi kıpkırmızı kan şeklinde olan tipler. İŞİDliler gibiydiler.

Şuan daha yeni yeni aklım başıma geliyor. Muhtemelen delilleri kaybetmek için oradaydılar. Zaten kurşunlardan biri bulunamadı. Muhtemelen onlar kaybettiler.”

Helin’in ölümünden sonra Nazmiye 1-1,5 yıl kendisine gelemez, bu yılları pek hatırlamıyor. Ağır depresyon ilaçları almaya başlar, hastaneye yatırılır, sık sık uyutulur. Halen psikolojik tedavi görüyor:

“3 yıl olacak, hala uyuyamıyorum. Psikolojik tedavi görüyorum, hap kullanıyorum, yatamıyorum. O an, kızım yerde, hepsi gözümün önüne geliyor. Çocuklarımın psikolojisi alt üst durumda. Kadir yaşananları gözleriyle gördü. Cennet evde uyuyordu, bağırma sesiyle komşular cenneti alıp kucaklayıp dışarıya çıkıyorlar.

O da ablasını yerde ölü gördü. Kadirle Helin arasında 16 ay vardı. Helin en büyükleriydi. Kadir de o anları yaşadı, o nedenle atlatamıyor bir türlü. Okulu da bıraktı. O günden beri aklı pek yerinde değil, tedavi de gördü ama toparlayamadı.”

O sırada çocuklar bulunduğumuz odaya geliyorlar. Kadirle biraz sohbet etmeye çalışıyorum. Büyünce hiçbir şey olmak istemediğini söylüyor.

 

nazmiye

 

Şen ailesinin yaşadıkları bunlarla sınırlı kalmıyor. Helin’in davasının ısrarla peşinden gittikleri için, belediyede şoför olarak çalışan baba işten atılıyor:

“Biz davacıyız, davamızı takip ediyoruz diye eşim işten atıldı. Hem çocuğumuzu öldürüyor, hem bizi cezalandırıyor.  İstediğin kadar cezalandır, bir lokma ekmeğe muhtaç olsam bile ben davamdan vazgeçmem. Bana kadrolu iş teklif ettiler, para teklif ettiler, davadan vazgeçeyim diye, ben davadan vazgeçmem.

Eşim inşaatlarda çalışmaya başladı. Şeker hastası, tansiyon hastası, kalp kapağında şişme var şuanda, kanında iltihap var ve bu güneşin önünde inşaatta çalışıyor. Çok zor süreçten geçiyoruz. İkimiz de sürekli hastayız. O kadar ağrılarımız var ki artık birbirimize iğne vurmayı öğrendik. Bir süre sonra kemiğe işler derler ya, bizim de acımız kemiğimize işledi.”

Nazmiye her 2 cümlesinde bir kızını vuran polise sözü getiriyor. Kızını vuran polisin 3 gün sonra İstanbul’a tayini çıkıyor, 2 yıl kıdem cezası alıyor, o kadar:

“Kızımı kimin öldürdüğü belli. Devletin kayıtlarında da bu var. 11 Nolu kobradan ateş açılıyor. Tetikçi bilerek isteyerek vuruyor, çünkü orada sadece kadın ve çocuklar vardı. Aramızda sadece 100 metrelik bir mesafe vardı ve bizi görüyordu. Orada bayanlara tacizde de bulundular, darp da ettiler. Çatışma olmadan biz bunları yaşadık. Zaten soruşturma dosyasında da devlet bir çatışma olmadığını kabul ediyor. Bunları yaşamayanlar polis böyle bir şey yapmaz diyor. Yaptı. Biz oradaki zulmü gördük. Anonslarla ‘Ermeniler böyle böyle yapacağız size…’ diyorlardı.

Biz Kürdüz, biz Ermeni değiliz. Kim olursa olsun masum çocukları öldürmek insanlığa sığmaz. Merak ediyorum, kızımı öldüren evinde rahat uyuyor mu? Onun da evladı var mı? Sen bir evlada kıydın, sen bir annenin o evladı nasıl büyüttüğünü biliyor musun? Şuan annenin, babanın, kardeşin o evlada hasret yaşadığını biliyor musun? Bu ayın 21’inde kızım 15'ini doldurup 16'sına girecekti.

Acım tarifsiz. Bugün benim kızım maganda kurşunuyla ölseydi, 3 gün içinde katili yakalanırdı. Kızım teröristler tarafından da öldürülseydi, yine yakalanırdı katili. Ama kızım devletin memuru tarafından öldürüldüğü için hiçbir şekilde kendisine işlem yapılmıyor. 3 yıldır soruşturma açılmış, hala bir mahkeme olmamış. Kedi öldürseydiler belki bir dava açılırdı.

Ama Doğuda insan, çocuk ölümleri artık karınca öldürmek gibi olmuş. Kızım gibi binlerce çocuğu öldürdüler. Eğer adalet olsaydı, senin memurun vurduysa onu cezalandıracaksın. Gencimiz, çocuğumuz, dedelerimiz, çok sivil öldü, çok. Hiçbirinin hesabı verilmedi. Bu nasıl bir adalet? Ben bir anne olarak soruyorum. Biz nasıl güveneceğiz bu devlete?”

Olay sonrasında İnsan Hakları Derneği Diyarbakır Şubesi, Şen ailesinin yanında olur. Nazmiye ve çocukların tedavi sürecinin yanı sıra, davayı da takip eder. Bu konuda görüştüğüm İnsan Hakları Derneği Diyarbakır Şubesi Başkanı Abdullah Zeydan, soruşturmayla ilgili şunları söylüyor:

“Helin’in ölümünden sonra soruşturma açıldı ama dosyaya gizlilik kararı getirildi, bu karar hala devam ediyor. Biz buna defalarca itiraz ettik ama reddedildi. Savcılık, kasıtlı bir biçimde polisi aklamaya ve korumaya yönelik olarak, dosyayı sürüncemede bırakarak ve zaman aşımına yayarak delilleri işlevsiz hale getirmektedir. Bunun hukuki bir açıklaması yok. Kolluk kuvvetlerini aklayıcı, koruyucu bakış açısı bu dosyada da devam ediyor.”

Helin’in ölümünden sonra aile Sur’dan çıkar, bir daha hiç gitmezler Sur’a.  Nazmiye’nin deyimiyle Bağlar’a da hiç alışamazlar:

“Bağlar’a hiç alışamadım. Burada da gece dışarı çıkamıyoruz. Korku var, çünkü sürekli kobralar çıkıyor. Kobralar çocuklara çarpıyor, soruşturma açılmıyor. Çocukları sokağa gönderemiyoruz.

Sur başkaydı. Surun komşuluğunu, diyalogunu bilirsiniz. Sur bir ailedir. Sur deyince herkes mahalle olarak görüyor, ama öyle değil, Sur geniş bir ailedir, derdin olduğunda komşuların yanında olur. Orada doğdum, orada büyüdüm. Sur’un yıkılması evladımı benden aldı, geleceğimi benden aldı, çocuklarımın geleceğini aldı.”

Nazmiye’nin hayattan tek isteği kızının katilinin yargılandığını görmek:

“Benim evladımın katili yargılanana kadar ben rahat edemem. Perşembe günleri kendimde değilim, sabah giderim mezarlığa, akşam ancak çıkarım. Her gece başımı yastığa bıraktığımda o katili düşünüyorum, sen şuan hangi çocuğu öldürüyorsun diye. Benim kızım öldü 12 yaşındaydı, yeri belli, cennette.

Peki, senin yerin ne olacak, sen bu dünyada torpille yargılanmıyorsun, peki ya öbür dünyada ahrette ne yapacaksın? Biraz ahret beni rahatlatıyor.12 yaşında bir kız çocuğunu öldürdüler.”

Bundan 999 gün önce, 12 Ekim 2015’te, Sur’da, bir kız çocuğunu öldürdüler, 12 yaşında…