Mustafa Kılıç
Oca 13 2018

Çukur'un İdris Baba'sı Ercan Kesal, Ahval'e konuştu: İstanbul bir Çukur’dur!

Yazar, oyuncu, senarist ve hekim... Usta sanatçı Ercan Kesal’dan bahsediyorum... Sinemamızın son dönemine damga vuran isimdir Ercan Kesal.

İlk kez 2002 yılında Uzak filmindeki kısa rolüyle gördük...

Ardından Üç Maymun (2008) ve Bir Zamanlar Anadolu’da (2011)  filmlerinin senaryoları ve yarattığı gerçekçi karakterle tanıdık. Bir süre sonra ise usta oyuncu, Küf (2012), Yozgat Blues (2013), Sen Aydınlatırsın Geceyi (2013), Hükümet Kadın, Ben de Özledim (2013) ve Ben O Değilim (2013) filmlerinde gösterdiği performanslarıyla bir çok ödüle layık görüldü.

Kesal’la kitaplarından, doğup büyüdüğü topraklardan, yazdığı ve oynadığı karakterlerden, sinemaya olan tutkusundan, yazmaya olan aşkından ve şu aralar reyting rekorları kıran Çukur adlı diziden bahsettik.  

İşte, Kesal’la İstanbul Boğaziçi Sanat’ta gerçekleştirdiğimiz bu samimi söyleşimiz...

40’lı yaşlarınızda sinema sektörüne girdiniz. Neden bu kadar beklediniz?

Esasında sinemaya ilgim ve hevesim çok erkenden başladı ama o zamanlar içinde yer almam mümkün değildi. Hatta 1990’da memuriyeti bırakıp İstanbul’a gelişimin arkasındaki en temel motivasyon sinemaya girebilme umuduydu.

Ama o yıllar ancak 5-6 uzun metraj filmin çekilebildiği, televizyonda ise TRT’den başka seçeneğin olmadığı yıllardı. Hayatımı sürdürebilmek için yeniden hekimliğe döndüm.

Sizi o dönem cesaretlendiren neydi?

Sinema serüvenim eşim Nazan’la tanışmam ve onun vesilesiyle Nuri Bilge’nin 3 Maymun projesine senarist olarak girmemle başladı. Her şeyin bir zamanı varmış demek ki! Tüm bu çabalarıma cesaretten daha çok tutku diyebilirim.

Üç Maymun, Yozgat Blues, Bir Zamanlar Anadolu’da gibi birçok kült filmlerde yer aldınız. Her filmde farklı karakterlere hayat verdiniz. Her rolünüzde de izleyicinin yüreğine dokunmayı başardınız. Bu bağlamda hiç kendinize ‘Bu karakterleri nasıl bu kadar gerçekçi çıkarabiliyorum’ diye sordunuz mu? Ya da sorsanız nasıl bir cevap verirdiniz?

Sordum elbette. Şöyle düşünüyordum: ‘’Madem bir şeyi başardığım, iyi yaptığım söyleniyor, neden bu formülü diğer oynayacağım filmlerde de uygulamayayım!’’ öyle değilmiş ama. Bu işin formülü yokmuş. Her filmin ayrı bir yolculuğu ve macerası varmış.

Ya da benim gibi okullu olmayan, sezileriyle kendi yolunu bulanların trajedisi bu! Ama şunu söyleyebilirim rahatlıkla, ben bir karakteri oynamak yerine o olmaya gayret ediyorum.

Oynamak, karakter gibi davranmak, onu taklit etmekse eğer, bunu yapamıyorum zaten, istesem de yapamıyorum. Ama, o olabiliyorum. Gerçeklik ve samimiyet duygusu tam da burada fark ediliyor galiba.

Ercan Kesal
FOTOĞRAF: HALİS YILDIZ

Bir röportajınızda, ‘‘Bu toprakların gömülü ruhunu çıkartmaktan başka yolumuz yok’’ demişsiniz. Gömülü ruhumuz neleri barındırıyor?

Sık kullandığım bir örnek geldi aklıma: Litoost. Çekçe bir kelime. Onat Kutlar’da rastlamıştım ilk. O da galiba Kundera’da okumuş. İçinde birçok duyguyu barındıran bir kelime. Acı, hüzün, öfke, şikayet, coşku, umut vs...‘’Derin bir iç çekiş!’’ olarak da tarif edilebilir diyor Kutlar.
Bu toprakların gömülü ruhu ‘’derin bir iç çekiş!’’ tir. İçinde yaralarımız, umutlarımız, heyecanlarımız , kederlerimiz ve onurumuz vardır.

Yaraların iyileşirken ruhumuzda bıraktığı bir esin ve olgunlaşma hali. Hala sızlasa da ‘‘iyi ki yaram var!’’ dedirten bir iç ferahlığı. Bizim ruhumuz, Anadolu coğrafyasının, kavimler kapısının, Mezopotamya’nın ruhudur...

Ercan Kesal
FOTOĞRAF: HALİS YILDIZ

‘Nasipse Adayız’ isimli kitabınızda belediye başkanlığı aday adayı bir doktorun trajikomik hikâyesini anlatıyorsunuz. Dr. Kemal bir yerde “Artık utanmıyorum galiba. Aday adayıyım çünkü...” gibi bir laf ediyor. Buradan bakacak olursak politika hakkında ne düşünüyorsunuz? Çok kaygan bir zemin mi yoksa gerçekten temiz siyaset mümkün mü?

Habitatımız bu! Hiçbir şey tek başına yekpare temiz ya da kirli olarak tarif edilemez. Hepimiz etrafımızla, yaşadığımız ilişkilerle donanmış ve onların bir parçasıyız.

Yaşadığımız ortam bizi değiştirip kendine benzetirken, biz de yaşadığımız yeri kendimize benzetir, değiştiririz. Karşılıklı bir ilişki bu. Değiştirip dönüştürürken değişip dönüşüyoruz.

Siyaset meselesine gelince, insanlık kendini yönetmenin yolu olarak demokrasiyi bulmuş, tercih etmiş, deniyor. Daha iyisini bulamamış mı? Bulamamış herhalde, ikame ederdi yoksa.

Türkiye’de ise, parti içi demokrasi kurallarının hüküm sürmediği bir usul var. Kendisini sürekli orada tutacak olanları seçen lider partileriyle demokrasi olmaz.

Bizi kimin yöneteceği kararını başkalarına bırakmadan, seçtiklerimizin halka hizmet etmesinin sağlanacağı bir düzen mümkün mü, bilemiyorum. Ama, hükümetlerin halkı değil halkın hükümetleri yöneteceği bir sistem için mücadele etmeye değer!

Özellikle kitaplarınızda hangi konudan bahsediyor olursanız olun konu mutlaka yaşadığımız coğrafyanın acılarına sıkıntılarına bağlanıyor. Hiç keşke bir Ortadoğu ülkesinde doğmamış olsaydım dediğiniz zamanlar oldu mu?

Doğru, hep acılı bir dilim olmuştur ama hiç yakındığımı hatırlamıyorum. Dahası şanslı olduğumu bile düşünüyorum. İyi ki bu toprakların çocuğuyum. Kemal Tahir’in dediği gibi: ‘‘Hikayem var benim. Hiç hikayesi olmayanlara acıyorum doğrusu.’’

Ercan Kesal
FOTOĞRAF: HALİS YILDIZ

Yine aynı soruyla bağlantılı olarak yaşadıkları ülkede baskılardan dolayı sanatlarını icra edemeyen sanatçıların ya da başka meslek grubundan insanların ülkeyi terk edip başka ülkelerde işlerini yapmaya devam etmelerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Sanatçının buradaki duruşu sizce nasıl olmalıdır?

Başkalarının hayatına dair iddialı ve niyet okumaya dayalı şeyler söyleyemem. Ülkesini terk etmek kimsenin güle oynaya tercih ettiği bir seçim olamaz. Kendilerince çok haklı ve anlaşılır sebepleri vardır mutlaka. Başıma gelmedi böyle bir zorunluluk, umarım gelmez ama başka bir ülkede yaşayabileceğimi düşünmüyorum.

Bir zamanlar Anadolu’da filmi sizin genç bir hekimken yaşadığınız bir olaya dayanıyor. Yıllar önce bozkırın ortasında genç bir hekimken yaşadığınız bu olayı yıllar sonra senarist olarak Cannes’da beyaz perde de izlerken neler hissettiniz?

Bu soruya kendi kitabımdan bir alıntıyla cevap vereyim: ‘‘Cannes’da, çoğunluğunu Fransız entelektüellerin doldurduğu Grand Lumierre Sinemasında, “Bir Zamanlar Anadolu’da” gösteriliyordu.

Filmin ortalarında Neşet Ertaş, Hacı Taşan’ın Allı Turnam’ını söylerken, eşime dönerek fısıldadım: “Bakar mısın dünyanın işine, Hacı Emmi Keskin’den gelmiş de, Fransızlara bozlak dinletiyor.”
Sinema, sadece bu anı yaşamak için bile yapılır bazen.

Bir röportajınızda oynadığım her karakterde benden bir şeyler var demiştiniz. Gelen oyunculuk tekliflerinde baktığınız kriter oynayacağınız karakterle aranızda bir bağ olması mı? Kendi yaşamınızla çok çelişen ve hiç sizinle alakası olmayan bir teklif gelse değerlendirir misiniz?

‘‘Ben’’ bir başkasıdır ve en gerçek bilinç bilinçdışıdır. En iyi tanıdığımızı zannettiğimiz ama bence en az tanıdığımız kişidir kendimiz. Bu yüzden oynadığım karakterlerle ilgili yaşadığım yolculuk kendi içime de bir yolculuktur. Kendimi de daha iyi tanıyor ve keşfediyorum böylece.

Kitaplarınızda ve filmlerinizde hep bir bozkır esintisi var. Bozkır sizin için ne anlam ifade ediyor?

Tevekkül. Sonsuzluk. Kendine bakış. Hiçlik. Hepsi...

Ercan Kesal
FOTOĞRAF: HALİS YILDIZ

Günümüz Türkiye’si insanı adeta tüketim delisi haline getirdi. İnsan olabilme ve kalabilme özelliklerini aldı. Bu konuda neler düşünüyorsunuz. Günümüz tüketim toplumuna dur diyen bir film yapmayı düşünür müsünüz?

Fantastik bir film olurdu galiba. Balıklar gibi derya içre olup deryayı fark etmemek. Bu mümkün gözükmüyor. Tüketim toplumunu ve alışkanlıklarını eleştiren filmler elbette çekilmeli ama filmler dünyayı değiştirmiyor biliyorsunuz, o filmleri seyrettiğinde değişebilen, dönüşebilen insanlar değiştiriyor. İnsanlara dünyaya sahip çıkma cesareti veren filmler yapmalıyız.

Şimdi birazda şu aralar reyting rekorları kıran sizin de başrolünde olduğunuz Çukur dizisine gelmek istiyorum. Dizi beklediğiniz tepkileri aldı mı, umduğunuzu buldunuz mu?

Fazlasıyla...

Yönetmene, yapımcıya ben de soruyorum. Bu ilgi ve bağımlılığın mutlak sosyolojik bir sebebi olmalı.

Çukur gibi bir yerde yaşasaydınız nasıl biri olurdunuz?

İstanbul’a ilk geldiğimde çalışmaya başladığım poliklinik Kağıthane’deydi. İlk duyduğum cümle de ‘‘Kurtulamadık şu çukurdan!’’ Kağıthane çukurdu çünkü.

Aradan uzun yıllar geçti, son 20 yıldır da Okmeydanı’ndayım. İstanbul’un en yüksek irtifalı semtlerinden biridir Okmeydanı ama Kağıthane için ne dense burası için de aynı şeyler söylenebilir.

Bitmeyen bir iç göç, şehre tutunma çabası, ucuz emek, çarpık kentleşme, sağlıksız barınma koşulları, gayri meşru hayata uygun alanlar... Sonuçta Gökhan Horzum haklı: İstanbul çukurdur!

Ercan Kesal
FOTOĞRAF: HALİS YILDIZ

Çukur’da canlandırdığınız İdris Koçovalı babacan bir karakter, siz de bilirsiniz ki izleyici kendini hep başrolün özelliklede dizinin ‘iyi’ adamlarının yerine koyar. Koçovalılar her ne kadar iyi görünse de sonuçta silah kaçakçılığı yapıyorlar... Sizin gözünüzde Koçovalılar sevilmesi gereken insanlar mı?

Oyunculukla ilgili bir tek derdim vardır; oynadığım karakterin birazdan film bittiğinde hala yaşamaya devam ettiğine dair mutlak bir inanç bırakmalıyım seyircide.

Bu, benim için karakteri sevip sevmemesinden daha önemli bir kıstastır. Koçovalılar sevilmesi gereken insanlar mı? Emin değilim. Ama, anlaşılması gereken insanlar diyebilirim.

Dizide herkes kendi adaletinin peşinde... Gerçek adaletin ne olduğu ise hiç sorgulanmıyor.  Hukuk sisteminin oturmadığı yerlerde bu daha cazip geliyor. Herkes kendi adaletini sağlamaya çalışırsa yaşanacak karmaşadan kurtulmak mümkün mü?

Sorun tek başına ‘’hukuk sisteminde’’ değil galiba.

Adaletin özünde işaret edilmez, sabitlenemez bir yan var. Alain Badiou'nun dediği gibi, ''Adaletsizlik açık ve kesindir, adalet ise belirsiz ve çapraşık. Adaletsizliğe maruz kalanlar buna reddedilemez şekilde tanıklık ederler.. Fakat adalete kim tanıklık edebilir?''

Adalet, herkese ve her duruma göre yeniden tarif edilebilir bir kavrama dönüştü. ‘’İşte budur!’’ diyebileceğimiz somut bir adalet tanımı zor. Belki de adalet olarak isimleştirdiğimiz ve yücelttiğimiz kavramı, ''adil olmak'' fiili olarak ve sürekli kılacağımız bir eylemlilik üzerinden yeniden tanımlamak gerekiyor.

Biraz televizyon dünyasının kanayan bir yarasına değinmek istiyorum. RTÜK tarafından dizilerde komik sayılabilecek sansürler yapılıyor. Örneğin içki bardakları, yakınlaşma sahneleri sansürleniyor. Bir sanat insanı olarak RTÜK’ün bu yaklaşımlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sinema benim için ahlakçı değil ahlaki bir kurumdur. Sansür için ise şunu söyleyebilirim”. “Kötülük, bir başkasının rızası olmadan, ona rağmen ve onun adına iyilik yaptığınızı zannettiğiniz noktada hayata geçen şeyin adıdır. Sansür kötülüktür.

Dizideki sahnelerin, diyalogların yanı sıra müzikleri de oldukça ses getiriyor. Her çalınan müzik hit oluyor. Siz bu şarkıların seçilme hikayesini biliyor musunuz?

Evet... Müzikler bence de çok başarılı. Hem dizinin özgün müzikleri hem de bölümlerde seçilen parçalar. Başta Toygar Işıklı’nın ve Ay Yapım’ın başarısı elbette. Seçilme hikayelerini gerçekten bilmiyorum.

Ercan Kesal
FOTOĞRAF: HALİS YILDIZ