Durmuş Yılmaz  yedek akçeyi Ahval’e yorumladı: 'Tükenmişliktir'

AKP iktidarının göreve getirdiği ilk Merkez Bankası (TCMB) Başkanı olan İyi Parti Milletvekili Durmuş Yılmaz, iktidarın TCMB’nin “kara gün parasına” el koyma adımının 1955 yılından bu yana 64 yıl sonra bir ilk olduğunu belirterek “Bunun anlamı parasal genişlemedir, aşırı likiditedir ve nihayet daha yüksek enflasyondur” dedi.

Ahval’in ekonomideki son durum ve olası gelişmelerle ilgili sorularını yanıtlayan Durmuş Yılmaz, AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın AKP grubundaki son konuşmasında, ekonomideki tüm göstergelerin iyiye gittiği, güven endekslerinin olumlu seyrettiği sözleriyle ilgili olarak “Hükümet bir hikâye tutturdu gidiyor. Var olan söylemleri yinelemeye devam ediyor. İktidar en başından beri olanı biteni inkâr psikolojisinde”  tespitini yaptı.

AKP’nin 17 yıllık iktidar döneminde atadığı ilk TCMB Başkanı olan ve beş yıl görev yapan Durmuş Yılmaz, daha sonra görevini yardımcısı Erdem Başçı’ya devretmişti. AKP hükümetlerinde  uzun yıllar Ekonomiden Sorumlu Başbakan Yardımcılığı yapan ve şimdi yeni parti kurma çalışmalarıyla öne çıkan Ali Babacan’ın  üniversite arkadaşı Başçı da görev süresi uzatılmayınca TCMB Başkanlığı’nı yardımcısı Murat Çetinkaya’ya devretti.

Eski TCMB Başkanı Durmuş Yılmaz Ahval’in sorularına şöyle yanıt verdi:

AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan G-20 zirvesinden önce yaptığı grup konuşmasında  Haziran ayındaki tüm ekonomik göstergelerin iyiye gittiğini, dış güçlerin ekonomiyi çökertmesine izin vermeyeceklerini söyledi. Japonya ve Çin seyahati dönüşünde yeni müjdeleri olacağını ifade etti. Sizce de ekonomide her şey iyiye mi gidiyor?

Öncelikle bu sözler gerçeği yansıtmıyor. Ekonomik aktivite daralıyor. Ekonomimiz hızla küçülüyor. Hükümet bir hikâye tutturdu. Var olan söylemleri yinelemeye devam ediyor. Aslında  iktidar, ta başından beri olanı biteni inkâr psikolojisinde. Gerçekte hangi ülkede olursa olsun iktidarlar bir ekonomik sorun ortaya çıktığında önce olanları geçici görme eğilimindedir. Önce inkâra başvururlar. Sonra kriz derinleşip sorunlar büyüdükçe korku ve panik hakim olur. Bu inkârı daha da sürekli kılar. Erdoğan’ın ve ekonomi yönetiminin başındaki kadroların şu andaki psikolojisi de tam budur. İç talep çökmüş. Dış talep devam ediyor ama dış ticaret hadleri düştü. İhraç ürünlerimiz ucuzladı. Aynı malı üretip satmak için ithalata ödediğimiz para arttı. Bunun anlamı ihracat gelirimiz gerçekte artmıyor, patinaj yapıyor.

Ekonomi yönetimi enflasyonu tek haneye düşürmekten, sorun olmaktan çıkartmaktan söz ediyor. Ancak pazarda, marketteki enflasyon ile TÜİK’in resmi enflasyonunun uyuşmadığı görüşleri var.

Bugüne kadar ekonomi tarihimizdeki en düşük enflasyon yüzde 4. Sonra 4-5-8 oranındaki enflasyonlar da oldu. Bunlar güzel ama neye göre? Almanya İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra hiper enflasyonu yaşadı. Hâlâ onun korku ve endişesini yaşamaya devam ediyor. Bırakın yüzde 4-5’i 1-2’lik enflasyon bile Almanya’da endişe yaratır.  Geçen yıl Ağustos’ta bir kur hareketlenmesi oldu. Sebepleri malum. Eylül’de buna bağlı enflasyon artışı ve yüzde 6’yı aşan bir faiz sıçraması yaşandı.

Ekim’de yıllık enflasyon yüzde 24’ü aştı. Şimdi bakan bey (Berat Albayrak) buradan yola çıkarak teknik anlamda baz etkisiyle geçen yılın Eylül-Ekim aylarına kıyasla sonbaharda enflasyonun tek haneleri göreceğini söylüyor. Bu olabilir ama ne kadar gerçek bir enflasyon? Ekim ayında enflasyon yüzde 10-11’lere düştüğünde TCMB’nin yüzde 24’lük faizi bunun üzerinde kalacak. O zaman faiz indirimine mi gidecek. Ama bu enflasyonun dinamiklerinden değil, onlar da biliyor.  Enflasyon üzerinde bazı teknik hesaplama usulleri yapılıyor. Bu şekilde düşük olabilir ama gerçekten bu böyle mi? İnandırıcı mı?

Hem Hazine ve Maliye Bakanı berat Albayrak hem de Cumhurbaşkanı Erdoğan pembe bir ekonomi tablosu çiziyor. Bu gerçekten de sağlıklı ve olumlu bir ekonomik sürecin göstergesi mi? Çünkü bütçe açığı beş ayda yıllık hedefin yüzde 80’ine dayandı. Vergi gelirleri düşüyor.  Bütçe TCMB kârı öne çekilerek tek seferlik gelirlerle döndürülse de açık büyüyor. Mali disiplin eleştirileri artıyor.  Yoksa Türkiye IMF’yle yeni bir stand by anlaşmasına gitmek durumunda kalır mı?

Bir kriz yaşanıyor. Nedeni konusunda iktidarın söylemi dış güçler ve bunların püskürtüldüğü şeklinde. 1994 ekonomik krizi bizim kendi kendimize ürettiğimiz bir krizdi. 2001 krizi de yine kendi kendimize ürettiğimiz bir krizdi. IMF her iki krizde de ama özellikle 2001 krizinde bizim kafamıza vura vura bize mali disiplini öğretti.

Uzun süre bu iktidar da IMF’nin mali disiplin denetimine, prensiplerine uyum gösterdi.  Şu anda Merkezi yönetim borç toplamının milli gelire oranı yüzde 32-33. Oldukça geniş bir mali alan var görünüyor. Bu, pek çok gelişmiş, ekonomisi  sorunsuz ülkeye göre düşük bir oran. Olumlu bir oran. Ama gerçekten böyle mi? Soru şu: Biz gerçekten merkezi hükümetin, merkezi yönetimin gerçek borç ve yükümlülüklerini biliyor muyuz? Bilmiyoruz. Şeffaflık yok çünkü. Otoyollar, köprüler, tüneller, havaalanları, şehir hastaneleri… Garantiler ve merkezi yönetim bütçesine buradan gelecek yükümlülükleri bilmiyoruz.

2019 bütçe görüşmelerinde Ulaştırma Bakanı’na sorduk, Sağlık Bakanı’na sorduk bu garantilerin bütçeye yükü ne, ne kadar süreyle, ne ödenecek? Hâlâ cevap bekliyoruz, cevap yok. Bütçe şeffaf değil. Bütçede göremiyoruz.  Meselâ şehir hastanelerine ödeneceği taahhüt ve garanti edilen kira bedeli 2020-2021 yıllarında 21 milyar lira. Bu tutar, Sağlık Bakanlığı bütçesinin üçte biri.

Bunun gibi bilinmeyen, öngörülemeyen, şeffaf olmayan, bütçede, kamu maliyesinde göremediğimiz pek çok konu var. O zaman merkezi yönetim toplam borcunun milli gelire oranı gerçekten yüzde 32-33 mü, yoksa çok çok daha yüksek mi? IMF’ye gidilecekse bunların şeffaf olması, mali disipline uyulması gerek. Bunları bilmediğimize göre, nakit, kaynak, kredi ihtiyacı ne kadar onu da bilmek hesaplamak güç. 2001’den sonra IMF’nin dayattığı Mali Disiplin ile 1-1,5 yıl öncesine kadar Hazine net borç ödeyicisiydi. Yani daha çok ödeyip, daha az borçlanıyordu, borçlar azalıyordu. Geçen yılın ikinci yarısından itibaren tersine döndü. Şu anda Hazine net borçlanıcı durumunda. Ödediğinden daha fazla borçlanıyor, ödemek için yine borçlanıyor.

Sonbaharda kesinlikle Hazine ve Maliye Bakanlığı TBMM’ye bir yasa teklifi getirecek ve Hazine’nin borçlanma limiti yükseltilecek. Daha çok borç almadan, bulmadan yürütmeleri imkansız.

IMF anlaşması ya da yeni bir kısa vadeli sıcak para dalgasıyla, sermaye girişiyle Türkiye kaynak sorununu çözebilir mi, yoluna bu şekilde devam edebilir mi?

Hemen şunu söyleyeyim, şu anda ekonomiyle ilgili pek çok açmazın, çözümsüzlüğün ötesinde en büyük sorun şeffaflık ortadan kayboldu. Kamunun, ilgili kurumların ürettiği rakamlara güven yok. Özellikle yurt dışında TÜİK’in veya başka kurumların ürettiği rakamlar şüpheyle karşılanıyor, inandırıcı bulunmuyor, sorgulanıyor. Kısa süre önce dünyanın önde gelen en büyük iki yatırım bankasından uzmanlar, heyetler geldi. Görüştük.  Bana “Eski bir TCMB başkanı olarak siz enflasyon hesaplamasına, enflasyonla ilgili fiyat toplama süreçlerine inanıyor musunuz?” diye sordular. Bunlar küresel piyasalarda etkili, çok köklü yatırım bankaları. İnanmıyorlar yani. İkna olmak istiyorlar. Çünkü hiçbir şey şeffaf değil. İktidara yakın A-101 gibi bazı market zincirlerinden indirim kampanyalarında fiyat derlenip, gıda enflasyonu vb. buna göre hesaplandığını duymuşlar. Ayrıca BDDK’nın kararları, açıklamaları.

Şimdi bankacılık çok hassas bir konu. Dikkatli olmalıyız. Ama BDDK bankaların geçen eylül ayında stres testini tümünün geçtiğini sektörde sıkıntı olmadığını açıkladı. Riskli-batık kredilerin toplam kredilere oranı yüzde 4 olarak açıklanıyor. Şayet doğruysa çok güzel ama gerçek mi? Batık krediler gerçekten yüzde 4 mü, yoksa daha yüksek mi? Bilmiyoruz. Şeffaflık yok. Gerçek verilere ulaşma imkanımız yok. Şayet bu doğruysa o zaman BDDK neden Ocak ayında tüm bankalara genelge gönderip, Kredi Garanti Fonu garantisiyle dağıtılan 220 milyar TL’lik kredilerin 36 aya kadar yapılandırılmasını bankalardan istedi? Kısaca devletin, kurumların ürettiği verilere, rakamlara, güven yok. İnanan yok.  Şeffaf olmayan bir sisteme kim gelir, kaynak getirir, kredi sağlar?

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak ve Cumhurbaşkanı Erdoğan Türkiye’nin tarihinde ilk kez cari fazla vereceğini ve bunun ekonominin sağlığı gidişatın olumlu seyri açısından hayati olduğunu söylüyorlar. Cari fazla verilmesi Türkiye ekonomisi için gerçekten sağlık göstergesi mi?

Bunun için bizim sormamız gereken soru şu: Türkiye istese bile cari fazla verebilir mi? Vermeli mi? Bizim üretim ve yatırım yapabilmemiz için, ihracat için ara malı ithal edip yatırım yapmamız şart. Dış ticaret açığı ve cari açıktaki azalma ithalattaki, ara malı ve yatırım malı ithalatındaki düşüşten kaynaklanıyor. Yeni yatırım yapılmıyor, talep ve üretim daralıyor. Türkiye’nin sadece şu andaki işsizlik oranını muhafaza edebilmesi, daha da yükselmesinin önüne geçebilmesi için en az yıllık yüzde 4 büyümesi lâzım.

Bunun sonucu ise cari açık vermektir. Keşke yatırımlar artsa, ihracat yükselse, ithalat ihtiyacımız gerçekten gerilese her şeyi kendimiz üretebilsek ve cari fazla versek. Bundan kim rahatsız olur? Yani bu hükümetin başardığı bir şey değil. Ekonomi kötüye gittiği için olan bir şey. Hükümet istemese de cari fazlaya doğru gidiyoruz. Burada gerçekten endişelenmemiz gereken bir konudan hükümetin mutluluk çıkartması ise başta belirttiğim inkâr, korku ve şimdi gelinen panikten başka bir şey değil.

Merkez Bankası’nın rezervlerinin hızla eridiği, kurları kontrol için Merkez Bankası’nın kamu bankalarına arka kapı politikasıyla döviz sattırdığı endişesi dillendiriliyor. TCMB’nin rezervlerinin gerçek tablosu konusunda da tartışmalar yaşanıyor. TCMB Başkanı da bu konudaki soruları yanıtsız bırakıyor. Ancak daha birkaç yıl önce TCMB rezervlerinin 130-140 milyar dolara çıktığını söyleyen Erdoğan son konuşmasında rezervlerin 90 milyar dolar düzeyinde olduğunu ve artmaya devam ettiğini, bunun işlerin iyiye gittiğini gösterdiğini söyledi. TCMB rezervleri gerçekten endişe verici durumda mı?

TCMB rezervleriyle ilgili endişe Türkiye’nin risk sigortası primlerinde (CDS) kendisini gösteriyor zaten. Hep tekrarladığım şeffaflık burada da yok. Bilinmezlik var. Bilinmezlik artınca risk de artıyor.  Rezervlerle ilgili endişe de tıpkı enflasyon, batık krediler, merkezi yönetimin gerçek borç yükü ve yükümlülükleri  vb. konulardaki bilinmezlikler, şeffaf olmayan konular gibi. Bunlardan bir tanesi. Ekonomide bir şey doğru, öteki yanlış diye bir şey yok.  Bir şey yanlışsa, o yanlış diğerlerinde de yanlışı beraberinde getiriyor. Gerçek nakit açığının ne olduğunu bilmiyoruz.

Dış kaynak, sıcak para, döviz girişi, yabancı yatırım girişi vb. Mülteci sorunu en büyüklerin başında. 30 milyar harcadık deniyor, 35 milyar deniyor da bu para nereden geliyor, nereden bulunuyor, nereye nasıl harcanıyor bilmiyoruz. Bütçede göremiyoruz. Kaynağını açıkla denilince bu kez AB deniyor, uluslararası kuruluşlar deniyor. AB’den gelen para belli 3 milyar euro. Ne harcanan kaynaklarda şeffaflık var ne gelen kaynaklarda. Türkiye’nin kaynak ihtiyacının bir şekilde çözülmesi lazım. IMF’den veya kısa vadeli sıcak para, yabancı sermaye girişlerinden. Ama gerçek ihtiyaç ne kadar bilmiyoruz. 50 milyar dolardan 70-80 milyara kadar rakamlar telaffuz ediliyor. TCMB’nin gerçek rezervini de bilmiyoruz. Yani yanlışlar yanlışları getiriyor.  Hükümet IMF’ye gitmek istemiyorsa ki bu olmadan da sorunlar çözülebilir ama öyle kadrolarla öyle bir istikrar programı hazırlanıp açıklanmalı ve öyle sıkı bir performans takibi taahhüt edilmeli ki güven sağlansın.

Yapısal reform taahhütleri, sıkı takip edilecek bir takvim, bunu sahiplenecek, uygulayacak, güven verecek bir kadro, ekip. Türkiye’de bunu yapabilecek liyakatli, saygın kendi insanlarımız, elemanlarımız mevcut.  O zaman IMF olmaksızın yerli kadrolarla yerli bir ekonomik reform programıyla takvimi, performans kriterleri belli ve net bir uygulamayla, dış kaynak akışı, güven, yatırımcı gelişi sağlanır. Bunun için de öncelik bilinmezliklerin ortadan kalkması, yükümlülüklerin verilen garantilerin listesinin net ve şeffaf şekilde açıklanması, bilinmesi, devletin verilerinin gerçek ve doğru olması ve tabii en başta da yatırımcıya, kreditöre hukuk güvencesi şart. Ancak bu iktidar ve kadrolarıyla, bugüne kadarki icraatlarıyla ve şu andaki ekonomi yönetimiyle böyle bir şey düşünülemez.

Son olarak bir süredir tartışılan ve kaynak tükendiği, bütçenin içi boşaldığı için TCMB’nin yedek ödenekler kaleminde bir anlamda çok ağır krizler, ekonomide kara günler için tutulan kaynağın bütçeye hazineye aktarılması gündemde. AKP’nin hazırladığı yasa değişikliği teklifi TBMM’ye geliyor. 46 milyar TL’lik bir aktarım söz konusu. Ocak ayında da TCMB kârı dört ay öne çekilerek bütçeye aktarılmıştı. Şimdi getirilecek düzenlemeyle bu yol sürekli ve olağan hale getiriliyor. Ne dersiniz, TCMB’nin konumu, saygınlığı, uluslararası piyasalardaki itibarı ve nihayet bu kararın sonuçları?

Bu uygulama yasalaşır ve hayata geçirilirse TCMB için 64 yıl sonra bir ilk olacak. 1955’te dönemin iktidarı Toprak Mahsulleri Ofisi’nin (TMO) ödemelerine kaynak sağlamak için bu yola başvurmuştu ve yedek ödeneklerin bir kısmını kullanmıştı. Şimdi hükümet yedek ödeneğin tamamını mı yoksa bir kısmını mı bütçeye alacak, bilmiyoruz. Ama sadece şu kadarını söyleyeyim bu adım sonucu itibarıyla çok ciddi bir parasal genişlemedir, aşırı likiditedir ve daha da yüksek bir enflasyondur. 64 yıl sonra bir hükümetin bu yola başvurması çaresizlik, tükenmişliktir. Başka bir şey değil.

© Ahval Türkçe       

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.