Kas 21 2017

HDP’li Bilgen: AİHM tercih yapacak; ya suça ortaklık ya hukuk!

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Sözcüsü Ayhan Bilgen, tutuklu milletvekillerinin yargı süreci, HDP’nin önündeki kongre süreci ve Türkiye siyasetinin sıcak konularına ilişkin Ahval’in sorularını yanıtladı.


Anayasa Mahkemesi (AYM) bir yıl sonra tutuklu vekiller hakkında “kabul edilmez” kararı verdi. Balbay kararına rağmen aldığı bu kararı nasıl değerlendiriyorsunuz. Beklediğiniz bir karar mıydı?

Bir yıl sonra hem de gerekçeli karar diye konulan metne baktığımızda aslında bu karar sadece bir milletvekili arkadaşımızın tutuklu yargılanabileceğinin ilanı değil,  artık Türkiye'de AYM denebilecek bir pozisyonun kalmadığını gösteriyor.

Hem AYM'lerin hukuk tarihi içerisindeki yeri Avrupa, Amerika Birleşik Devletleri yani yüksek mahkeme konumuyla bağdaşmayacak; hem de Türkiye'de Anayasa Mahkemesi'nin kuruluş amacıyla ve Anayasa'nın kendisni korumak, Anayasa'daki hak ve özgürlükleri korumak, toplumu devletle ihtilafa düştüğü konularda toplumu korumak anlamındaki görevi ile taban tabana zıt ve çelişkili bir tablo ortaya çıkmıştır.

Peki yeni bir içtihat olarak verdiği bu karar ne anlama geliyor?

Bu fotoğraf aslında artık “benim yapabileceğim” bir şey yok demektir, çok açıkça havlu atmaktır. “İç hukuk yolları tükenmedi” diyor ama yüksek mahkemenin böyle bir gerekçeli karar yayınlandığı ülkede iç hukuk diye bir şey olamaz.

Çünkü sadece vekilimizle ilgili bir karar vermiş değiller, aynı zamanda her birimizin dosyalarındaki iddianameler, yani bugün cezaevinde olan polisler tarafından hazırlanmış, savcılar tarafından onaylanmış iddianamelerdeki bilgileri gerekçeli kararda esas alınmış.

Murat Karayılan tweetini AYM gerekçeli kararına geçirmiş. Sosyal medyada Murat Karayılan adına onlarca adres var ve şaibeli olmakla bilinmeyen sadece twitter adresini esas alıp eğer gerekçeli kararında bunu bir argüman olarak kullanabiliyorsa, hukuki bir referans olarak kullanabiliyorsa artık söylenecek söz teknik ve hukuki anlamda bitmiştir.

Bir yıldır AYM’ye başvuruların görüşülmesi çağrısı yapıyordunuz ve beklediğiniz aksi bir karar verildi. Bundan sonrası için tutuklu vekillerin durumu ne olacak?

Türkiye'de yargının artık siyasetin bir sopası olarak kullanılmasıyla ilgili istisnai bir takım şeyler olabilir. Önümüzdeki dönemde de olur. Hukuki mücadelemizi yine sürdüreceğiz biz.

Ama yargının nerede durduğu, konumlandığı ile ilgili aslında açık bir fotoğrafla karşı karşıyayız.

Dolayısıyla bundan sonrasında da bir beklenti içerisinde olmak değil ama tam da demokratik mücadeleyi yükseltmek, siyasal mücadeleyi güçlendirmek, toplumsal muhalefeti daha etkin yani Türkiye'nin bu yaşadığı olağanüstü koşullardan çıkışına yakışacak, o yükü omuzlayabilecek bir yere taşımamız gerekiyor.

Bu kadar artık sistemin çöktüğü bir denge denetleme azıcık denge denetleme mekanizmasının bile tahammül edilmediği, ona fırsat verilmediği bir ortamda ya sahiden gerçekçi, köklü bir değişlikle demokratik bir hukuk düzeni hayata geçecek ya da hiçbirimize artık nefes imkanı kalmayacak. Bu tablonun ifade ettiği anlam budur.

HDP Sözcüsü Ayhan Bilgen

24 Kasım'da AİHM'in dosyalar için hükümete tanıdığı süre de sona eriyor. Oradan bir tutuklu vekillerin durumuyla ilgili lehinize bir karar bekliyor musunuz?

AYM, “iç hukuk yolları tükenmedi” demiş ama aslında en üst mahkeme bu kararıyla iç hukuktan hiç bir şey çıkmayacağını da tescillemiştir.

Dolayısıyla, Anayasa Mahkemesi'nin bu kararından ve gerekçesinden sonra artık AİHM'nin bir tercih ile karşı karşıya olduğunu söyleyebiliriz.

Ya onlar da bu atmosfere boyun eğecekler, Türkiye'de yaşanan bu sürecin suç ortağı olacaklar. Sonuçta AİHM sadece bir dış mahkeme değil, Anayasa'nın 90'ıncı maddesi dolayısıyla Türkiye iç hukukunun da bir parçasıdır.

Türkiye'nin taraf olduğu uluslar arası sözleşmeler, insan hakları belgeleri de iç hukukun bir parçasıdır. Dolayısıyla AİHM ya Türkiye'yi bu girdabın içerisinde bırakan, buna cesaret veren teşvik eden bir pozisyon alacak ya da net açık bir kararlıkla bu sürecin adını koyacak.

Eş Genel Başkanınız Selahattin Demirtaş, milletvekilleriniz ve binlerce üye-yöneticiniz tutukluyken yasal olarak önümüzdeki aylarda büyük kongrenizi toplayacaksınız. Ocak en yakın tarih gibi görünüyor. Bir erteleme söz konusu olacak mı?

Önümüzdeki günlerde Parti Meclisi toplantımız var. Bu Parti Meclisi'nde konu gündeme alınacak. Tartışmalar yapılacak ondan sonra da eğer bu yönde bir karar yani takvim boyutuyla bir karar alacak olursa MYK'ya o yetkiyi verecektir.

Bizim Ocak ayından itibaren bir yıl içerisinde kongremizi yapmamız gerekiyor. Bunun tabi ki bu takvimin başında yapmak, ortasında ya da sonunda yapmak konusunda elbette tartışılacak bir sürü boyut var.

Erken yapmanın da avantajları zorunlulukları olabilir. Tersi değerlendirmeler, farklı yaklaşımlar da olabilir.

Hem yaşadığımız süreci dikkate almak hem de önümüzdeki dönem Türkiye siyasetinin gündemine her an girebilecek seçim ihtimalini de gözetmek zorundayız. Dolayısıyla bütün bu ihtimalleri gözeterek bir tartışma yapacağız. Bu ay sonunda yapılacak olan PM toplantısından sonra yol haritamız şekillenmiş olacaktır.

Geçtiğimiz günlerde Selahattin Demirtaş’ın “bırakabilirim” mesajı gönderdiğini duyduk, eş genel başkanlık düzeyinde bir değişiklik gündemde mi?

Biz kongre tartışmalarını kurduğumuz strateji komisyonunda yürütüyoruz. Tabi ki bu bir bağlayıcı karar almak değil bizim rutin kongre süreçlerimizde hangi mekanizmalarımızın işliyor, hangi tartışmaları nasıl yapıyoruz bunu somutlaştırmak içindir.

Bununla ilgili bir yol haritası çıkarmak, bir mutfak çalışması yapmak içindir. Strateji grubumuzun somutlaştırdığı öneriler Merkez Yönetim Kurulu'nda ele alınır, Parti Meclisi'ne öneri olarak sunulur.

Önümüzdeki ilk PM'de bu tartışmalar yapılacak ama şu net bizim açımızdan; şimdiye kadar çalışma yöntemlerimizi kongre yapma biçimiz açımızdan net; biz şahıslardan önce politik boyutu, bağlamı tartışırız. Türkiye'ye nasıl bir süreçten geçiyor ve nasıl bir HDP'ye ihtiyaç var. Önce bunu somutlaştırırız.

Bu ihtiyacı doğru tarif etmek, bundan ortaklaşmak ve buna uygun bir yapılanmayı önümüze koyacağız. Elbette bunun tartışmalarını yapacağız.

Bölgesel düzeyde yerel konferanslar ve merkezi bir konferans yapılacak. Kongreye giderken bu tartışmalarımızı mümkün olan en yatay en katılımcı ve doğrudan partililerimizle, farklı toplumsal kesimlerle, HDP'den beklentisi olan kesimlerle tartışarak olgunlaştıracağız.

Bizim için isimlerle ilgili tartışmalar bütün bu sürecin sonunda sadece bütün bu sürecin iyi yönetilmesiyle birlikte anlamlı olacaktır. Elbette ki her kademede her arkadaşımız hem yükten sorumluluktan kaçmayacaktır hem de her türlü görev değişikliğine bir nöbet devrine, bir bayrak teslimine de hepimiz hazırız.

Dolayısıyla şimdiden isim tartışması yapmak bizim usulümüz açımızdan, bizim kongre yapış yöntemlerimiz açısından sağlıklı değildir. Ama bu tartışmalardan sonra da elbette kongre takvimi yaklaştığında buna dair karar alma süreçlerimiz de işleyecek.

Türkiye siyasetinde de oldukça sıcak gündemler var. Bir yanda ittifak tartışmaları en üst perdeden dillendiriliyor. Bunu erken seçime yoranlar da var. Sizce bir erken seçim ihtimali var mı?

Tartışmaların takvimine baktığımızda 2019'un beklenmeyeceğinin sinyalleri bunlar. Türkiye'de 2019'a kadar bu şekilde taşınamayacağının, götürülemeyeceğinin de sinyalleridir.

Dolayısıyla iki seçim birlikte mi olur, birisi daha öne mi çekilir bilmiyoruz. Ama 2018'in ortalarından itibaren artık Türkiye'de bir seçim ihtimalini herkes gözetmek durumundadır.

Çünkü önce seçim barajıyla başlatılan tartışma, arkasından ittifak ile ilgili açık sözler gösteriyorki AKP-MHP kendi içinde bazı pazarlıklarını kamuoyuna deklare etmekle birlikte, birlikte de yol yürüyeceklerini deklare ettiler.

Dolayısıyla da bunu görmezlikten gelmek bunu yok saymak olağan bir takvim işleyecekmiş beklentisi içerisinde hareket etmek kimsenin hakkı değil. Böyle bir lüks, muhalefet açısından mümkün değil.

Karşılıklı ittifak çıkışları da oldu MHP ve AKP’den doğru...

MHP artık bir muhalefet partisi değil, iktidarın bir parçasıdır. Dolayısıyla muhalefet ne yapacak? Bence bu tartışmanın artık muhalefet tarafından daha ciddi daha güçlü sadece parlamentodaki iki muhalefet partisi ya da yeni oluşan parti açısından değil.

Toplumsal muhalefet, parlamento dışındaki partiler emek örgütleri, toplumsal hareketler bütün bunlar bu yapılar geleceği nasıl ön görüyorlar ve ne yapmalıyız.

Hangi kapsamda güçlü etkili bir alternatif iktidar alternatifi nasıl çıkabilir artık tartışmayı böyle yapmak gerekiyor. Çünkü eğer bir güçlü iktidar alternatifi çıkartılmazsa daha demokratik bir Türkiye'de yaşama imkanını da şansını tümüyle kaybetmiş olacağız.

Bunun oluşma koşulları mümkün mü ya da şöyle soralım; AKP-MHP karşısında CHP ile sizin de dahil olduğunuz bir ittifak mümkün mü? CHP’nin sizin yanınızda durmaktan hep imtina ettiğini biliyoruz...

Yaşadığımız süreç, Ortadoğu'daki gelişmeler Türkiye'nin dış politikası, hem batı ile ilişkiler, ABD ile yaşanan gerilim hem İran ve Rusya ile yaşanan taktik zorunlu buluşmalar şunu gösteriyor; Türkiye içeride ve dışarıda ciddi bir sıkışmışlık hali yaşıyor.

Böyle süreçlerde böyle dönemlerde siyasetin rolü ve görevi cesur adımlar atmayı gerektirir. Cesur adımlar atmak yerine durumu kurtarmak, günü kurtarmak sadece vekil sayısı hesabı yapmak hiçbir siyasi partiye yaşama hakkı imkanı tanımaz.

Dolayısıyla CHP'nin de böyle bir durumun ciddiyetine yakışacak, böyle bir durumun ciddiyetinin farkında bir cesaret ve kararlıkla hareket etmesi gerekiyor.

Burada elbetteki partilerin aynılaşmasından, birbirine bağımlılığından mutlak angajmanından bahsetmiyoruz. HDP kendi siyasi yol haritasını belirleyecektir.

Mümkün olduğu kadar bu süreci göğüsleyebilecek güçlü ittifaklara açık olduğunu başından beri söylemiştir ama HDP bir şeye mahkum değildir.

Önünde güçlü bir alternatifin oluşması için çaba sarf edecektir. Yoksa bir Türkiye'nin son referandumla iki partili sisteme mahkum edilişine, bu oyuna da alet olmayacaktır.

Çaresiz değildir, alternatifsiz değildir. Ama biz mümkün olduğu kadar mevcut mekanizmalar kullanılarak mevcut süreçler, toplum, siyaset, medya akademi, sivil toplum ve sendikalar daha ağır bedel ödemeden bu süreci atlatmanın, bu geçiş sürecini yönetmenin formüllerini bulmak zorundayız.

Bu anlamda herkesle bir araya gelebiliriz ama tehlikenin farkında olmak ve kendi ön yargılarını korkularını yenmek de herkesin sorumluluğundadır.

Ayhan Bilgen

MHP lideri Devlet Bahçeli'nin baraj çıkışı.... Bu çıkış MHP’nin kendini baraj altında gördüğünden kaynaklanmadığı, AKP’ye bir mesaj olduğu yorumları da var. Siz de 1 Kasım’da tam sınırdaydınız. Şu an yaptırdığınız anketlerde barajı geçiyor musunuz? Baraj kaygınız var mı?

Bence AKP'ye şöyle bir mesajdı; hem bir an önce seçimle ilgili düzenlemelerin yapılması, yeni sisteme uyum yasaları diye ifade ettikleri düzenlemelerin yapılması, hem ittifaklara belki imkan tanınması.

Dolayısıyla hani baraj varsa bile MHP belli ki artık AKP'nin kanatları altında seçime girecek ve dolayısıyla da baraj ihtimali ile ittifak imkanı arasındaki denge hesaplar yeniden yapılacak.

Ben burada kim baraj altında kalır, kalmazdan ötesinde aslında şunu tartışmak gerektiği kanaatindeyim; siyaset ne için yapılıyor siyasi partiler niçin varlar.

Ülkenin temel sorunu ne ve bu sorunu çözme konusunda partiler ne diyorlar? Dolayısıyla Türkiye’de bu asıl sorularda ana arterde bir saflaşma yaşanacak. Herkes tercihini bu doğrultuda yapacak.

Bizim baraj diye bir sorunumuz yok. Böyle dönemlerde medya ambargosu dolasıyla görünür olmamak yani gerçek gücün aslında ölçümü ile ilgili hesaplarını da alt üst edebilecek sürprizlere gebe olmayı da beraberinde getirir.

Türkiye siyasetinde bunun çok örnekleri var. Geçmişte Refah Partisi de ciddi bir medya ambargosuna uğramıştı sandıktan sürpriz tablolar ortaya çıkmıştı. Yani kendi kurdukları gazeteler kendi açtıkları ekranlarda kendi kendilerini kandırmaya, aldatmaya devam edebilirler.

Bu arada toplumsal bir dip dalganın gelişine de zemin oluşur. Biz elbette ki demokratik kanalları, araçları fırsat eşitliği içerisinde kullanmak istiyoruz. Ama bu fırsat bize tanınmadığında da öldük bittik çaresiz diyebilecek bir ruh hali içerisinde değiliz. Biz sokağa çıkıyoruz, halkımızla buluşuyoruz.

Orada nasıl güçlü bir iradenin olduğunu, ne kadar kararlı bir toplumsal psikolojinin olduğunun da çok net biçimde farkındayız. Bunun siyasete taşınması, siyasete yansımasını da herkes görecek.

Cezaevinden çıktıktan sonra bir demecinizde “AKP ya da Erdoğan kimi manevralar yapacak” demiştiniz. Nitekim 10 Kasım da bu tartışmaların gölgesinde geçti. Başka manevralar da bekliyor musunuz? Neyle karşı karşıyız?

Böyle sanki kaygan zeminde frene mi basacak, gaza mı ya da direksiyonu sağa mı sola mı kıracak? Buna karar verememiş bir psikoloji ile karşı karşıyayız. Her yere savurabilir aracı. Tepe taklak uçurumdan aşağı atabilir. Bütün bu risklerle karşı karşıyız.

Elbette ki kendi ittifaklarını sağlamlaştırmak için her türlü jesti yapmaya her türlü rolü oynamaya açık bir çaresizlik hali, bir kaygı var. Bir korku var ve bu korku halinde aslında bir tutarlılık bir süreklilik taşımayan hamleler kendi etrafında dönme eğilimleri refleksleri gelişebilir.

Biz isteriz ki demokratikleşme konusunda bir tavır sergilensin ve Türkiye daha büyük bir badire ile karşı karşıya kalmasın. Ama yaşadığımız süreç çok olağanüstü şeylerin yaşanabileceği buna gebe olunduğunu gösteren bir süreç.

Ben bu anlamda aslında sadece kişisel olarak Erdoğan'ın değil, Erdoğan'ın yanında duranların da yanında gözükenlerin de tehlikenin farkında olup bu konuda gereğini yerine getirmeden üzerlerine düşen sorumluluğu görmezlikten gelenlerin de ciddi bir vebali olduğu kanaatindeyim.

Gemi battıktan sonra dönüp akıl vermenin işte “biz demiştik” ya da “yanlıştı” demenin hiçbir anlamı kalmayacak. Türkiye bu kaostan çıkma konusunda değil aylarını bir günü bile kaybetmemelidir. Çünkü yarın vardığımız nokta geri dönüşü olmayan telafisi imkansız bir nokta olabilir.

ABD ile Rıza Zarrab davası konusunda ciddi bir kriz var. Dışişleri Bakanlığı iki kez nota verdi. Davadaki gelişmelere baktığınızda Türkiye’yi neler bekliyor sizce?

Üç günde iki nota veriliyorsa Türk-Amerikan ilişkilerinin derinliği ve köklü boyutu da dikkate alındığında bu belli ki sadece Zarrab'ın sağlık durumunu merak etmekle ilgili bir duyarlılık değil.

Onun oynayacağı rol yargılama sürecinde yapabilecekleri Ankara'da çok kişiyi korkutuyor, kaygılandırıyor, endişelendiriyor.

Dünyada örnekleri var; yolsuzluklara bulaşmış ailelerin uluslararası desteği kaybettiğinde toplumsal meşrutiyeti de zaten sorgulanmış hale geldiğinde nelerin yaşanabileceğine dair bildiğimiz vahim, dramatik örnekler var.

Bu örneklerin bir benzerini Türkiye'de yaşamamanın yolu aslında içeride yeni bir sayfa açmaktan geçer. Yoksa dışarıda taktik hamleler yapmak haftada bir Rusya'ya giderek onu dengelemeye kalkmak asla çare değildir. Türkiye tarihi bunun örnekleriyle dolu. Demokrat Parti süreci bunun çok ibretlik, elim dersleriyle dolu.

Dolayısıyla da bir çıkış olacaksa bu kendi toplumu ile barışmak, Kürt sorununda farklı bir açılım ortaya koymak, muhaliflere dair bu olağanüstü halin verdiği imkanları hoyratça ve sınırsızca kullanmak alışkanlığından vazgeçmekten geçer. Ancak bu durumda siz dış operasyonları göğüsleyebilirsiniz.

Yoksa “dışarıdan operasyon var” deyip, her hamleyi size karşı bir saldırı olarak okur ve Türkiye'ye yönelik bir saldırı gibi yorumlayarak içeride baskıyı artırırsanız tam da kırılmayı kendi ellerinizle tetiklersiniz. Çok daha büyük kopuşlara da kendi ellerinizle zemin oluşturursunuz.