Tiny Url
http://tinyurl.com/y7t37s7g
Oca 29 2019

İHD Eş Genel Başkanı Eren Keskin: Leyla Güven’in umudu hepimize yansısın

İnsan Hakları Derneği Eş Genel Başkanı Eren Keskin, Türkiye'de son dönemde yaşanan gelişmeleri Ahval'e değerlendirdi.

HDP Milletvekili Leyla Güven açlık grevinde. Keskin tahliye edilmeden önce cezaevinde de ziyaret ettiği Güven'in durumu için, "50’li yaşlarında belki de son günlerini yaşayan bir sivil siyasetçi" diyor ve ekliyor, "Sadece demokrasi ve barış istediği için, tecridin kaldırılmasını istediği için açlık grevinde. Onunla görüştüğümde ben umutsuzluk değil, umut gördüm. O nedenle Leyla Güven’in umudu hepimize yansısın istiyorum."

Avukat Eren Keskin ile kadına şiddeti, Türkiye'nin son dönemde içinden geçtiği durumu, Olağanüstü Hal döneminin yarattığı travmaları ve 90'lar Türkiye'si ile bugünkü oluşan tabloyu konuştuk...

Türkiye’nin birçok önemli dönemine şahit olmuş bir insan hakları savunucusu olarak, Yeni Türkiye’yi nasıl tanımlarsınız? Nasıl bir süreçten geçiyor Türkiye?

Devlet aklı açısından Yeni Türkiye-Eski Türkiye ayrımı yapmak istemiyorum. Şöyle ki 1915 Ermeni Soykırımı’nda bu yana, devlete hâkim olan İttihatçı Türk-İslam sentezci bir yapı var. Bu yapı zaten muhalif kabul etmiyor. Ama uygulamaları zaman içinde daha hissedilir, daha sert olabiliyor. Örneğin, 90’ları insan hakları açısından böyle sert yaşamıştık. Bugün de yine çok sert yaşıyoruz. Devletin aklında, anlayışında bir değişiklik yok. Uygulamalarında yöntem farklılıkları var. Örneğin 90’larda biz gözaltında kaybetmeler, kontrgerilla cinayetleri, işkenceler gördük.

Bugüne geldiğimizde ise başka yöntemler kullanıldığını görüyoruz. 90’larda dahi ifade özgürlüğü bu kadar baskı altında değildi. Ben 30 yıla yakın bir süredir insan hakları mücadelesi içindeyim. İfade özgürlüğünün, düşünce özgürlüğünün bu kadar ihlal edildiği başka bir süreç yaşamadım. Muhalife hiçbir tahammülün olmadığı bir süreç yaşıyoruz. Özellikle AKP’nin derin devlet ile girdiği uzlaşmadan sonra böylesine ağır bir süreç yaşanıyor. 90’ların siyasi figürlerinin bugün AKP’nin mitinglerinde görüyoruz. Tansu Çiller, Mehmet Ağar gibi isimler gözaltında kaybetmelerin, devlet cinayetlerinin en yoğun olduğu dönemin baş aktörleriydi ve bugün AKP mitinglerinde yer alıyorlar.

O zaman, 90’ların aklı şu anda iktidarda diyebiliriz. Bunlara ek olarak, günümüzde eskiden kullanılmayan bir baskı yöntemi daha var; ekonomik baskı. Özellikle olağanüstü hal sürecinde, insanlar sorgusuz sualsiz haklarında soruşturma açılmadan işlerinden atıldılar. Üniversiteler boşaltıldı. Mesela Şebnem Korur Fincancı gibi değerli bir adli tıpçı ve insan hakları savunucusu emekliliğe zorlandı. Bugün, böyle bir süreç yaşıyoruz. Hepimiz için değişik, acılı, öngörüde bulunamadığımız bir süreç.

Son yıllarda, insan hakları ihlallerinin 90’larda bile olmadığı biçimde arttığını söylediniz. Peki, bu duruma uluslararası kamuoyunun, uluslararası insan hakları kurumlarının yaklaşımı nasıl?

Tabii ki, uluslararası kamuoyu derken devletleri anlamamak gerekir. Çünkü devletlerin karşılıklı çıkar ilişkileri var. Örneğin, Avrupa Birliği üzerine düşeni yapıyor mu? Hayır. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Avrupa Birliği ülkeleri ile ortak imzaladığı birçok sözleşme var. Türkiye o sözleşmelere tamamen aykırı davranıyor. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, kadına yönelik şiddet konusunda İstanbul Sözleşmesi ve insan hakları ihlallerine karşı aklınıza gelebilecek tüm sözleşmelere aykırı davranıyor.

Ama Avrupa Birliği ile, ABD ile çıkar ilişkileri var. Ayrıca her devlet hak ihlali yapıyor. Bu nedenle bizim beklentilerimiz sadece uluslararası insan hakları örgütlerindendir. Onlarla da dayanışmamız her zaman devam ediyor. Bu dayanışma bizi hem destekliyor, hem de koruyucu nitelik taşıyor.

Kadına yönelik şiddetten konu açılmışken, son yıllarda Türkiye’de yüzde 1400 artan kadına yönelik erkek şiddeti söz konusu. Bunu engellemek için ne yapmak gerekir? Bu artışa rağmen, mahkemelerde, kadına yönelik şiddet uygulayanların, kadın cinayetleri faillerinin iyi halden ceza indirimlerini aldıklarına şahit oluyoruz. Aslında Türk Ceza Kanunu bu konularda çok sert yaptırımlar içerirken, bu tür ceza indirimleri uygulamada bir sıkıntı olduğunun mu göstergesi?

Öncelikle şunu söylemek gerekir, kadına yönelik şiddet politiktir. Kadın cinayetleri politiktir. Bunları sistemden ayrı düşünmemiz mümkün değil. Yalnızca bugün değil, çok eskiden beri Türkiye Cumhuriyeti erkek egemen, feodal ve militarist bir devlet yapısına sahip. Kadının ikinci sınıf vatandaş olarak görüldüğü, siyasette hemen hemen yok denecek kadar az yer aldığı bir coğrafyada yaşıyoruz. O nedenle, kadına yönelik bu şiddeti sistemden ayrı düşünemeyiz.

Ayrıca şiddetin bu kadar meşrulaştığı başka bir süreç hatırlamıyorum. Eksiden bir işkence yapıldığında devlet bunu reddederdi. Şimdi JİTEM’in kendi sayfalarından işkence görüntüleri, öldürülen insanların görüntüleri yayınlanıyor. Ve toplum bunu alkışlıyor.

Özellikle OHAL sürecinde, işkence görüntüleri devlet birimleri tarafından sosyal medyada yayınlandı ve insanlardan destek beklendi. Şiddetin bu kadar meşrulaştırıldığı bir coğrafyada, şiddet ilk önce kadınları vuruyor. Savaşlarda olduğu gibi. O nedenle kadına yönelik şiddetteki artışı toplumsal şiddetten ayrı tutamayız. Gerçekten kadına yönelik şiddette çok büyük bir artış var, devletin kendi istatistikleri de bunu doğruluyor.

Örneğin, az önce bahsettiğim kadını koruyan uluslararası bir sözleşme var. İstanbul’da imzaya açılmış bir Avrupa Konseyi anlaşması olan bu İstanbul Sözleşmesi’nin birinci imzacısı ise Türkiye. Ama siz bugün savcılara, hakimlere bu sözleşmeye uyun dediğinizde, yüzüne anlamsız gözlerle bakıyorlar. Bilmiyorlar bile bu sözleşmeyi. Hukuk devleti olmak yazılı hukukuyla uygulamasını eşit hale getirebilmektir. Bence, Türkiye‘de eksik olan bu. Sözleşmeler imzalıyorlar, yasaları düzenliyorlar ama uygulamıyorlar.

Sizce Türkiye toplumu yaşanan politik gelişmelerin, patlayan bombaların, siyasi gerilimin, çocuk istismarı gibi toplum vicdanını yaralayan olayların akabinde bir travma yaşıyor mu? Özellikle son yıllarda, Türkiye söz konusu olduğunda, birçok toplum uzmanı toplumsal travmalardan bahseder oldu, buna katılır mısınız?

Evet, böyle bir travmadan bahsetmek mümkün. Kadın programlarını izleyin, bu programları izleyenler bu coğrafyada insanların nasıl travmatik süreçler yaşadığını anlarlar. Son derece sıradan ilişkileri izleyin, travmanın ne boyutlarda olduğu açığa çıkar. Örneğin, Kürdistan coğrafyasını ele alalım; savaşsız hiçbir süreç geçirmemiş bir coğrafyadan, bu coğrafyada büyüyen çocuklardan söz ediyoruz.

Karşılıklı kinle beslenen ve düşmanlaştırılan çocuklar söz konusu. Hala soykırımla yüzleşememiş bir devlet aklından bahsediyoruz. Böyle bir toplum nasıl travmatize olmaz? İnsanların birbirlerine güvenleri yok, birbirlerini sevmiyorlar, çok doğal böyle olması.

Sizce bu travmalar nasıl çözülür? Toplumsal bir rehabilitasyon mümkün mü?

Demokrasi olmadan travmaların son bulması mümkün değil. Bu nedenle insan hakları savunucuları sürekli barış ve demokrasiden bahsederler. Bu ötekileştirmenin son bulması gerekiyor. Bugün Türkiye’deki dizilerde, kadın programlarında, hatta magazin programlarında bile düşmanlaştırıcı, ötekileştirici bir tarz, bir perspektif var. Bu zihniyet değişmeden, bu akıl son bulmadan bu travmanın çözülmesi de mümkün değil.

Size dönecek olursak, kapatılan Özgür Gündem gazetesinin gönüllü genel yayın yönetmenliğini üstlenmiştiniz. Bunun akabinde, para ve hapis cezası ve yurtdışına çıkma yasağı aldınız. Sonrasında yurtdışı yasağı kalkmıştı. Ancak geçtiğimiz günlerde Avrupa’da bir ödül törenine gitmek isterken yeniden yurtdışına çıkma yasağı konulduğunu olduğunu öğrendiniz. Bize bu süreçlerden biraz bahseder misiniz?

2012-2016 yılları arasında benim için son derece önemli bir gazete olan, başta Musa Anter olmak üzere birçok yazarı katledilmiş olan Özgür Gündem gazetesi ile dayanışma için genel yayın yönetmenliğini üstlendim. Tabii ki aktif olarak böyle bir görev yapmadım, ben gazeteci değilim. Üç yıl boyunca, Barış Süreci denilen dönemde hiçbir dava açılmazken, Barış Süreci bozulunca bombardıman gibi davalar yağmaya başladı. Benim ve Yazı İşleri Müdürümüz Reyhan Çapan’ın hakkında 143 tane dava açıldı. Benim hakkımda şu an 200 bin TL civarında para cezası kesinleşmiş durumda. Daha kesinleşmemiş 400 bin TL civarında para cezası daha var. Benim için toplam 12.5 yıl hapis cezası istendi, şu anda Yargıtay tarafından onaylanmayı bekliyor. Her an kesinleşebilir. Ayrıca o dönemde yurtdışına çıkış yasağım vardı.

Bu yasağa önem vermiyordum çünkü hiçbir zaman ülkeyi terk etmeyi düşünmüyorum. Ancak Martin Ennals Ödülü diye çok önemli bir insan hakları ödülüne aday gösterildim. 13 Şubat’ta Cenevre’de ödül töreni var. Ve ödülü takdim edenler, bu törene katılmamı çok istedi. Özgür Gündem ana davasındaki yurtdışına çıkış yasağım kaldırıldığı için, yurtdışına çıkmayı denemek istedim. Pasaport için başvurduğumda, İçişleri Bakanı ve Başbakan’ın kararı ile hakkımda yeniden yurtdışına çıkış yasağı konulduğunu öğrendim.

Türkiye’nin trajikomik halleri var, bu noktada onlardan birine daha şahit oluyoruz. Ortada bir başbakan yok, ama başbakanın koyduğu yasaklar devam ediyor. Bir insanın sadece devletten farklı düşündüğü için hapsedilmesi, para cezası verilmesi ve seyahat özgürlüğünün engellenmesi bu yüzyılda açıklanabilir şeyler değil. Komik geliyor bana, sadece komik.

Siz de bahsettiniz, Türkiye’nin ihlaller konusunda oldukça kabarık bir sicili var. Böyle bir coğrafyada insan hakları savunucusu olmaya nasıl karar verdiniz? Yürüdüğünüz bu yolda, ne tür zorluklarla karşılaşıyorsunuz?

Her şeyden önce, ben insan hakları mücadelesini ölülerimize saygı olarak niteliyorum. Bizler çok baskı gördük ama arkadaşlarımız bu yolda öldürüldüler. Artık aramızda değiller. Hayatta olduğum için kendimi şanslı hissediyorum. Çünkü ben de iki kez silahlı saldırı yaşadım. 1995’te Kürdistan sözcüğünü kullandığım gerekçesiyle hapse atıldım. Yine bu sözcüğü kullandığım için bir yıl avukatlık mesleğinden men edildim.

Şu anda da bildiğiniz gibi, binlerce lira para cezasına çarptırıldım. Ama insan hakları mücadelesi bir yaşam biçimi. İnsanlar ‘nasıl yaşıyorsunuz, nasıl katlanıyorsunuz?’ diye soruyorlar ama biz yaptığımız işi seviyoruz. Üzülmeyi de eğlenmeyi de biliyoruz. Bana göre, yaptığımız iş bir hayat biçimi ve ben hiçbir zaman pişman olmadım.

Hali hazırda cezaevinde olan insan hakları savunucuları, aktivistler, gazeteciler, vekiller var. Sizce bütün bu baskıların nedeni nedir? Muhalif olmalarının yanı sıra, hak savunucularını, siyasetçileri hapsetmenin temel motivasyonu ne olabilir?

Cezaevinde o kadar çok insan var ki, eğer Türkiye cezaevlerinden yönetilseydi çok daha demokratik bir yer olurdu. Çünkü hepsini yakından tanıyorum. Selahattin Demirtaş, Aysel Tuğluk, Gültan Kışanak, Osman Kavala, Ahmet Altan, Nazlı Ilıcak… Bu insanlar düşünen ve üreten insanlar. Sadece insanları sevdiler, farklı düşünceleri olabilir ama sadece düşünceleri ile mücadele eden bu insanlardan bu ülke korkuyor. Bu coğrafyada en çok korkulan şey sivil siyasetin gelişmesi.

HDP’den bu yüzden korktular. Bütün bu baskıların bu nedenle olduğunu düşünüyorum. Yüzde 13.5 oy çok önemli oy oranı. Sivil siyasetin ya da demokratik siyasetin bu kadar gelişmesi yönetenleri korkuttu. Ben silahlı mücadeleden çok, sivil siyasetten korktuklarını düşünüyorum. Bütün bu saydığım insanlar, cezaevinde olan ya da cezaevine girmek üzere olan hak savunucuları, siyasetçiler sivil siyaset üreten insanlar. Devlet en çok onlardan korkuyor.

Peki, bunca olumsuzluğun, adaletsizliğin yanı sıra, eğer pozitif bir tablo çizecek olsaydınız içine ne koyardınız? Size umut veren bir şeyler var mı?

Ben her zaman umutluyum. Eğer umudumuzu kaybedersek, mücadele edemeyiz. Bana en çok umut veren şey de dünya gerçeği. Her zaman direnenler bu dünyayı değiştirdi. Ben yine direnenler değiştirecek diyorum. Son söz olarak, umuttan bahsetmişken Leyla Güven’in adını telaffuz etmek isterim.

Leyla Güven 50’li yaşlarında belki de son günlerini yaşayan bir sivil siyasetçi. Sadece demokrasi ve barış istediği için, tecridin kaldırılmasını istediği için açlık grevinde. Onunla görüştüğümde ben umutsuzluk değil, umut gördüm. O nedenle Leyla Güven’in umudu hepimize yansısın istiyorum.