Figen Gunes
Nis 10 2018

'Kürtler devlete de, Kürt hareketine de öfkeli'

Diyarbakır Barosu'nun eski başkanlarından Avukat Emin Aktar OHAL sürecini, Diyarbakır'da genel toplumsal atmosferi, seçimler yaklaşırken Kürt hareketini Ahval'e anlattı.

OHAL sürecinde günlük yaşamınız nasıl etkilendi? Diyarbakır nasıl dönüştü?

2015 ortası itibariyle OHAL daha yokken Diyarbakır çok şey kaybetmişti.Umudunu kaybetmişti. Yaşayışını cıvıl cıvıllığını kaybetmişti. Bu 15 Temmuz öncesinde gerçekleşmişti.

15 Temmuz sonrası OHAL ilan edilince ve kanun hükmünde kararnameler ile çok sayıda sivil toplum örgütü kapatılınca ve en önemlisi tartışmayı canlı tutan belediyelere de kayyum atanınca aslında Diyarbakır'ın hareketliliği kısıtlanmış oldu.

Benim hayatımda değişen şey bu tartışmalardan uzak kalmak oldu. Bunlar artık yapılmıyor. Toplum yaşamında çok büyük değişiklikler oldu. Toplum kendi arasında tartışmayı bıraktı hatta unuttu. Bu nedenle geleceğe yönelik çıkış arayışı da, arzusu da yok.

Geçmiş OHAL'leri de yaşadınız. Bir hukukçu gözüyle bu OHAL'i eskiye nazaran nasıl buluyorsunuz?  

1990'larda her üç ayda bir OHAL uzatıldığında, bu kez kalkar mı umudunu taşırdık. Bu yıllarca devam etti. Her olan olay sonrasında çözüm arayışı vardı. Her şeye rağmen o yıllarda bile canlı sivil toplum vardı, legal siyaset yürüyordu.

Kısıtlı da olsa medya hareketliliği vardı. 1990'ları yaşamış biri olarak söylüyorum; yargı açısından böyle değildi. Öyle hakimler savcılar gördük tavır aldılar, dosyada tek bir kanıt yok bu dosya ile tutuklayamam ceza veremem diyorlardı. Dosyayı fırlatıyorlardı. Kapıları bize açıktı görüşüyorduk.

Şimdi herhangi bir hakimin savcının odasına polis olmadan giremiyoruz. Kendilerini güvende hissetmiyorlar. Son bir buçuk yılda 5,000 hakim ve savcı ihraç edildi meslekten. Bunların hepsi Fethullahçı mıydı? Muhtemelen değildi.

Fethullahçı olanların hepsi yargıdan atıldı mı? Büyük ihtimalle hayır. Çünkü iktidar partisinin içinde halen varlar. Hepsini gönderdiğinizde sizin sisteminiz çökmüş olur. AKP içinde 50-60 vekili yollasalar koalisyon kurmaları gerekir.

MİT müsteşarı 7 Şubat 2012'de savcılar tarafından ifadeye çağrılmıştı. O dönem baro başkanıydım. MİT yasası uyarınca başbakandan izin alınmaksızın ifadeye çağrılamayacaklarını, bunun bir yargı darbesi olduğunu söylemiştim.

Hükümete yakın bir gazeteci beni arayıp cemaatten bir savcı ile tartışmamı istemişti. Savcı, ısrarla özel yetkili savcıların bunu yapabileceğini söylemişti. Ben karşı gelmiştim.

Şimdi o savcı 15 Temmuz darbe komisyonunun başkanlığını yapıyor. Bunu görmek lazım, çok içiçe bir yapı. 15 Temmuz tüm topluma karşı baskıyı, otoriter rejimi dayatmanın aracı haline geldi. FETÖ denilen şey bir torba haline geldi ve istediklerini içine atıyorlar.

Diyarbakır'da halka ilişkin gözlemleriniz neler?

Toplum öfke biriktiriyor sadece devlete değil, Kürt siyasi hareketine legal ve illegal örgütler ile hareketlere de. Toplumun devlete öfkesi onu cendereye almış olmasından, baskı uygulamasından kaynaklı.

Örgüte ya da siyasi harekete duyduğu tepki ise kendi adına karar verirken, faaliyet ve eylemlerde bulunurken hata yapmasından kaynaklanıyor. Daha iyisini yapması gerekirken yanlış yaptığını ve bu yanlışın sonunda da toplumun zarar gördüğünü düşünüyor. Böyle ikili bir öfke duyuyor toplum.

Bu öfke seçimlere nasıl yansır?

Kürtlerin bugün HDP'de vücut bulan legal siyaseti parlamentoda çalıştırılmıyor. Hatip Dicle'nin mikrofonu kapatılıyor, sesi kesiliyor. Anayasal güvence altına alınmış mecliste söz hakkını, meclis başkanı engelliyor.

Sizin orada bulunuşunuz, bir meclis olmaktan çıkmış bir yasama organı olmaktan çıkmış bir organa meşruiyet kazandırmak dışında birşey kazandırmıyor. Yapılması gereken belki çekilmek.

Bu koşullarda tüm dünyaya bu sistemin demokratik olduğunu, demokratik mekanizmaların işlediğini meşru gösterme adına araç olmanızın bir anlamı yok. Muhtemelen toplum siyasi partileri seçimlere girmeme boykot etme yönünde zorlayabilir. Seçime girseler de sandığa gitme oranı düşecek.

Siyasi partiler bu boykotu deklare ederlerse, iç ve dış kamuoyunda farklı etkileri olacak. Yoksa siz bu antidemokratik daraltılmış sistemde seçimlere gidiyorsanız, bu anti demokratik rejimi demokratik göstermek dışında bir işe yaramaz. Parlamentodan çekilirlerse toplum yeniden başlayacak, belki sıfırdan başlayacağız. Bu koşullara uygun yeni mücadele yöntemleri bulacak toplum.

Halkta yerel seçimlere inanç var mı?

Yerel yönetimler açısından baktığımızda bütün belediyelere kayyum atanmış el konmuş. Bir belediye başkanı yargılanıp görevden alınabilir. Onun yerine gelecek kişinin tüm ülkede nasıl seçileceği yasa ile belirlenmişse ve siz ona aykırı bir düzenleme getiriyorsanız orada da artık bulunmanın bir anlamı yok.

Meclis üyeleri kendi aralarından yeni bir başkan seçmeliydi. Siz kayyumu merkezi olarak atıyorsunuz ve bunu yaparken topluma siz yeteneksizsiniz ve beceriksizsiniz kendinizi yönetme becerisinden yoksunsunuz mesajı veriyorsunuz.

Siz doğru seçimler yapamıyorsunuz ben sizin yerinize düşünüp kayyum atıyorum diyorsunuz. Böyle bir ortamda 2019 yerel seçimlerinde tekrar yeni belediye başkanlarını seçmek hükümete cezaevine atacağınız, yargılayacağınız yeni kişiler var demek olacak. 2019 yılında seçilecek belediye başkanının üç ay sonra cezaevine girmeyeceğinin garantisi yok.

Kürt partileri biraraya gelebilir mi?

Kürtler halk olarak Kobani'de Şengal'de biraraya gelip duyguda birleştiler. Fakat bu İslami gelenekten olabilir tarikatlaşma gibi bir yapı var. Kürtler Ortadoğu'da önemli ölçüde kendi siyasal örgütlerini bir mabede tarikata dönüştürürler.

Belli bir süreden sonra bu partileri örgütlerin mücadelenin araçları olmaktan çıkarıp, kutsanan bir araç haline dönüştürürler. Kürtlerin en büyük kaybı burada.

Mesele sadece Kürtlerin bir gelecek kurmasından ziyade parti liderleri öncellendikçe zor gibi gözüküyor. Öcalan ve Barzani figürü gibi, onları kutsayan partiler var, toplum onunla yaşıyor, bu var olduğu sürece örgütler yanaşmıyor birliğe, tek merkez olmaya çalışıyorlar.

Ortadoğu'da Kürtlerin geleceğini nasıl görüyorsunuz?  

Kürtlerin en büyük şanssızlığı denize açılamamaları. Rojava üzerinden Akdeniz'e açılma hayali var, son bir kaç yıldır tartışılıyor. Bunun temelleri de var.

Uluslararası anlamda da hazırlıklar yapıldığını düşünüyorum. Türkiye'nin Afrin'e saldırısının altında da bu yatıyor, Türkiye bu koridora izin vermeyeceğiz diyor. Hükümet terör koridoru söylemini kullanıyordu, Başbakan Kürt koridoruna izin vermeyeceğiz dedi.

Kürdistan dört parçaya bölündüğünde iki parçadaki gelişmelerin daha hızlı olmasını beklemek normaldi. Çünkü Suriye ve Irak gibi iki yapay devlet var. İki yapay devletteki Kürtlerin çok hızlı bir biçimde daha iyi bir güvenceye ve statüye kavuşmaları mümkün.

Rojava'da kimse beklemiyordu ama çok hızlı bir biçimde statünün yolu açıldı. Suriye'de Kürtlere statü vermeden çözüm olamayacak bu anlaşıldı. İdlib'in üst tarafından siz eğer Akdeniz'e ulaşacak bir koridor oluşturduğunuzda Kürtler böylece Akdeniz'e ulaşmış olacak.

Güney Kürdistan petrolünü bir boru hattıyla Rojava üzerinden Akdeniz'e uzattığınızda sizin İran'a da Türkiye'ye de ihtiyacınız kalmayacak. Böyle bir Kürdistan'ın refaha ermesi, köklü bir demokrasi geliştirmesi mümkün olacak.

Türkiye Kürtleri bu dönüşümün neresinde?

Türkiye'de her gün Kürde hakaret edildiği bir yerde bu böyle devam edemez; tepkisizliklerini ilelebet koruyamazlar. Bu tepkiyi yıllar içinde göreceğiz. Afrin bombalanırken suskunluğumuz bize açılacak bir dava ile açıklanamaz.

Suskunluğumuzun nedeni korku değil, sözün karşılığının olmayışıdır. Ama bunu içimizde biriktirdiğimizde başka güçlü bir tepkiye dönüşebilir.

Türkiye Kürtleri için yeni bir uzlaşı masası yok. Türkiye şu an anlayış olarak 1930'lara döndü. Hala TRT'nin bir kanalında Kürtçe var diyebilirsiniz. Ama şu anki yargı pratiklerine bakınca 1930'larda daha güvendeydi herkes.

Parlamentoda Kürtlerin grubu olsa bile siyasal anlamda mücadele şansı yok. Mikrofon kapatılıyor. Kapatan kişi ise oturum başkanı 1978 kuşağı devrimcilerinden, asıl acı olan bu. Bu nasıl bir faşizm, ırkçılık ve tahammülsüzlük. Bu bizi çatışmaya götürür. Kürtler toplum olarak içine kapanmanın sonunda daha da milliyetçileşecek.

Kürt gençleri ne hissediyor?

Bizim adlarımız Kürtçe değildi, dengbej dinliyorduk, Kürtçe konuşuyorduk, yaşıyorduk, hikayeleri dinliyorduk şimdiyse çocuklarımızın adları Kürtçe ama Kürtçe bilmiyorlar. Biz milliyetçi olmadık ama çocuklarımız milliyetçi oldu.

Yeni kuşak böyle. Radikalleşiyorlar ve milliyetçileşiyorlar. Öfke biriktirme dönemini yaşıyor Kürtler. Ekonomik olarak kendisini idame ettirmek istiyorlar. Hayata tutunmanın yolunu arıyorlar, nerede ne zaman öleceğimi bilmiyorum ama hayatımı idame ettirmeliyim çabasındalar.

HDP etkin bir muhalefet yürüttü mü?

HDP aslında bir süreç partisiydi; çözüm sürecinin ortaya çıkardığı bir partiydi. Temelde ortaya koyduğu Kürtleri Türkiye'ye entegre etmekti. Benim gibi Kürtler buna karşı çıktı, bunun doğru olmadığına inanıyordum.

Bunun Kürtlere zarar vereceğini, entegrasyonun aslında gönüllü bir asimilasyonu beraberinde getireceğini ve bir süre sonra Kürtler eliyle Kürt meselesinin ortadan kaldırılarak bir çözüm aramaya çalışılacağını düşünüyordum. Kürdün bitmeyen sevdası Türkiyelileşmektir.

Ama aslında HDP'de lider üzerinden yürüyormuş. Ortaya çıkan siyasal liderliğin önemini ve değerini bilmediler. Selahattin Demirtaş önemli bir aktördü. Kürtler her zaman böyle bir aktör yakalayamaz. Kürt siyasetinde bir vesayet ilişkisinden, kimsenin öne çıkmasını istememekten bahsediliyor.

Doğruluk payı var. Bir kişinin çok öne çıkmasını Kürt siyaseti istemiyor. Aslında onunla yol alıyorsanız onu korumalısınız. Demirtaş 14 ay sonra hakim karşısına çıkabiliyor. Devlet öç almak istiyor, cezalandırmak anlamında acele etmiyor. Başkanlığı bırakmak zorunda kaldı.