uygar gültekin
Şub 26 2018

Mete Göktürk: Yargıda dünkü hataları bugün de yapıyoruz

Türkiye’de yargıyla siyasi iktidar arasındaki ilişkiler her dönem sıkıntılı olmuştur. Bir anlamda darbeler tarihi de olan yakın siyasi tarihimizde yargı uygulamaları hep tartışılagelmiştir.

Türkiye’deki en yüksek temyiz mahkemesi olan Anayasa Mahkemesi’nin Şahin Alpay ve Mehmet Altan hakkında verdiği tahliye kararının yerel mahkeme tarafından uygulanmaması tartışma yarattı. Halen yargılamaları devam eden pek çok gazeteci ve milletvekili yargılandıkların mahkemelerin tarafsız olmadığını sık sık dile getiriyor.

Türkiye’de yargı bir dönemdir tartışmaların göbeğinde. Ergenekon davalarıyla başlayan süreç, kumpas davalarına döndü. Yargının uygulamaları yüzünden yüzlerce insan mağdur oldu. Şimdi de başta darbe davaları olmak üzere pek çok davada yargının uygulamaları tartışma konusu.

Yargının Bylock konusundaki tavrı nedeniyle ilk tespitlere göre 11 bin 480 kişi suçsuz yere cezaevine girmiş oldu. Pek çoğu işinden oldu. İşine yeniden dönenlerin de aynı pozisyonlarında çalışmaları mümkün değil.

Dünyanın en büyük insan hakları örgütlerinden Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi Başkanı Taner Kılıç, yargılandığı mahkeme tarafından tahliye edildi. Ancak cezaevinden çıkması mümkün olmadı. Bir başka mahkeme yeniden tutuklanmasına karar verdi. Türkiye uzun bir süre mahkemenin tahliye ettiği birinin neden cezaevinden çıkamadığını anlamaya çalışıyor.

Mete Göktürk, Türkiye’nin değişik il ve ilçelerinde 30 yıl boyunca Cumhuriyet Savcısı olarak görev yaptı. Hem 12 Eylül Askeri Darbesi döneminde hem de Devlet Güvenlik Mahkemeleri döneminde görevdeydi. 2001 yılında kendi istediğiyle emekli oldu. Siyasi tarihin pek çok önemli dönemecinde aktif görev yapan  bir isim. Yargının çok tartışılan hallerine dair sorularımızı yanıtladı.

Yargı içinde yıllarca görev yaptınız. Bugün yaşananlarla geçmişi nasıl mukayese edersiniz?

Türkiye’de yargı demokratik hak ve özgürlükler konusunda hiçbir zaman istenen düzeye gelememiştir. Halkın mücadeleleri sonucunda elde edilen hak ve özgürlükler olamamış, yukarıdan bahşedilmiştir. Bizim demokrasimiz bu nedenle hep yarım yamalak olmuştur. Siyasi otoritenin izin verdiği kadar demokrat olunmuştur.

Yargı, siyasi otoritenin izin verdiği kadar tarafsız ve bağımsız olmuştur. Bunlar bilinen gerçekler. Ancak her şeye rağmen Türkiye’de zaman içerisinde haklar belirli düzeye oturmaya başlamıştır.

Darbelerin sona ermesinden sonra biraz daha çaba sarf edilmeye başlandı. Yargıda da bazı gelişmeler olmuştur. Mesela çok başlı yargı son dönemde kayboldu. Eskiden memurları, askerleri yargılaması mümkün değildi. Polislerin yargılanmaları belirli şartlara bağlanmıştı.

Parlamenter dokunulmazlık söz konusuydu ve suç işledikleri zaman yargılama yapılması için onun da belirli prosedürlerden geçmesi gerekiyordu. Bütün bunlarla ilgili belirli adımlar atıldı. Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu oluşturuldu.

Anayasa Mahkemesi oluştu. 2010 yılındaki Anayasa değişiklikleriyle ilgili Anayasa Mahkemesine bazı yetkiler verildi. Bunlardan bir tanesi de bireysel başvuru hakkıydı. Bütün bunlar önemli birer gelişmeydi ve ilk bakışta çok olumluydu.

Demokratik gelişmeler olarak görüldü, ben de öyle gördüm. Bu değişimleri destekledim. Ancak uygulama öyle olmadı. Demek ki kağıt üzerinde değişmesi yeterli değil. Uygulama hiç de öyle olmadı. Yargı giderek daha çok yürütmenin güdümüne girmeye başladı.

İleriye doğru hamleler yapması beklenirdi. Öyle olmadı?

Siyasi otorite, yargı üzerinde de demir yumruğunu göstermeye başladı. Bunun örneklerini şu sıralar çok sık görüyoruz. On yıl öncesine göre hem demokrasi açısından hem de yargıda büyük gerilemeler söz konusu.

 

Türkiye ekonomik olarak büyümüş ve gelişmiştir ama bireysel hak ve özgürlükler açısından sürekli gerilemiştir. Hayır bir şey yapmadık diye bağırsanız da dünya bunu görüyor. Bu bir gerçek.

Yargı neden bu noktaya geldi?

Çünkü yargının tarafsız olması mümkün değil. Böyle bir şeye imkan verilmiyor. Yani siyasi otorite, kendisine muhalif olan güçlere karşı, o kadar büyük bir öfke ve hoşgörüsüzlük içindeki hemen bir terörizm ilişkilendirmesi yapılıyor.

Demokratik ülkelerde bu söz konusu olamaz. Bir muhalif ses çıktığında sen FETÖ’cüsün, PKK’lısın gibi suçlamalar yapılıyor. Bu suçlamaların yasal dayanağı olmadığı halde buna alet olan bir takım yargı mensuplarıyla, yargıçlarla karşı karşıyayız.

Son 15 Temmuz darbe kalkışmadan sonra içeri alınan insanların sayısı bunun açık göstergesi. Böyle bir kalkışma oldu ve elbette buna karışanların cezalandırılması, sonuna kadar arkasında olacağımız bir şey. Ancak böyle bir kalkışmanın olduğu zamana kadar, ortada bir terör örgütünün olduğunu kim nereden bilebilirdi.

Dolayısıyla Fethullahçı Terör Örgütü dediğiniz örgütün mensupları olarak tanıtılan insanlar, daha önce böyle bir örgütün olduğundan nasıl haberdar olabilirdi. Bunlar hiç düşünülmedi. Kurunun yanında yaş da yansın denildi. Bu örgütle ilgili olmadığı o kadar açık ve net olan insanlar cezaevlerinde yatıyorlar.

Anayasal kurumların kararlarını hiçe saymak gibi bir pervasızlık da devam ediyor. AYM’nin verdiği kararların uygulanmaması, yerel mahkemelerin bunlara direnmesi gibi bir durum var.

O yerel mahkemenin arkasında siyasi bir otorite olmazsa böyle bir kararı vermesi mümkün değildir. Bu resmen Anayasa’ya karşı çıkmaktır. Anayasa hükmünü hiçe saymak kimin haddine düşmüştür. Bu gelişmeler Türkiye’nin her açından geriye doğru gidişinin bir göstergesidir. Gidiş iyiye doğru değil.

Yargı kurumu bu tür süreçleri sever mi? Güç neredeyse o yöne doğru mu şekil alır?

Her dönem böyle olduğunu söyleyemem. Yargının genel çizgisi pek iyi değilidir ama daha özgür olduğu zamanlar olmuştur. Geçmişte İstiklal Mahkemeleri, Yassıada Mahkemeleri, Sıkıyönetim Mahkemeleri vardı ve bunları yaşadık. Bunlar tamamen otoriteye bağlı, tarafsız olmayan kurumlardır.

Bunlar dışında yargıda yapılan bir takım değişikliklerle, daha bağımsız ve tarafsız olabilmiştir. Anayasal bir kurumu hiçe saymak gibi bir gelişme ilk defa rastladığımız bir şey. Bunları hesaba kattığımızda, içerideki aydın, gazeteci, bürokrat ve akademisyen sayısı da kıyaslandığında 80 döneminden daha vahim bir durumla karşı karşıyayız.

Sayıları bilmiyorum ama bildiğimiz gerçekler var. Yani benim açımdan suç olmayacak şeyler suç olarak değerlendirilmiştir. Mesela casusluk suçu deniliyor.

Casusluk suçu oluşması için bir devletin lehine, kendi devletinin aleyhine bir faaliyette bulunması gerekiyor. İktidarın yanlış politikasını teşhir etmek bir gazetecilik faaliyetinin parçasıdır.  Yargı tam anlamıyla maşa görevi görüyor. Bu çok hazin bir şey. Bunun için güçler ayrılığı dediğimiz, Anayasanın temel ilklerinin mutlaka hayata geçirilmesi gerekiyor.

Yargıçlar açısından da kötü bir şey. Resmen silah oluyor iktidarın elinde. Bu olmamalı. Bunun için güçler ayrımı dediğimiz, Anayasanın kabul ettiği ilkelerin mutlaka hayata geçirilmesi gerekiyor. Bu ilkelere saygı göstermek gerek.

Siyasi otoriteye sahip olanların bunlara saygı göstermesi gerekiyor. Yarın bir gün şartlar değişir, iktidar değişirse bize de bu yapılır mı diye düşünmesi gerekiyor. Yargıda aranan en önemli özellik tarafsızlıktır. Tarafsızlık, bağımsızlıkla olur. Bağımsız olmasa bile tarafsızlığını korumalıdır.  

Gülen Cemaati'nin bir dönem yargıya hakim olduğu söyleniyor. O dönem yapılan yargılamalara kumpas diye bakılıyor. O dönem yargıda çok hasar bıraktı mı?

FETÖ’cü dediğimiz dönemde de güç siyasi iktidarın elindeydi. Siyasi iktidar, onlara teslim olmuş durumdaydı. Böyle bir zorlama falan söz konusu değildir. İktidar, doğrudan bir örgütün elinde değildi. İktidar, yine aynı iktidardı. Fakat bu iktidar birçok köşeyi bu örgüte teslim etmiş durumdaydı.

O dönemde de yapılan tarafgirlikler, haksızlıklar vardır. Emniyet’te ve Adliye’de, ayak kaydırmalarla kadrolaşma yapıldı. Şimdi daha net çıkıyor durum ortaya. O zaman da şüphelerimiz vardı, söylüyorduk ama kimse dinlemiyordu.

Dinlemedikleri gibi kötü gözle bakılıyordu. Bu iktidar bir bütündü ve onlar da içindeydi. O zaman bir itilaf olmadığı için böyle sert uygulamalar yoktu. Bu derece pervasızca, yargı kararlarını hiçe saymak gibi bir uygulama hiç olmadı.

Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ve Yargıtay içinde bir takım örgütlenmeleri olduğu ortaya çıkıyor. İktidarı ele geçirmek için ya da kendi düşüncelerini hakim kılmak için yaptıkları sinsice hareketler. Bunlarla mücadele etmemek de bugünkü siyasi iktidarın kabahatiydi. Bugünkü gidişatla bunların hiçbir alakası yok. Şu anda yaşanan baskı rejimini haklı göstermez.

Ergenekon gibi yargılamaların, bugün komplo olduğu tespit edildi. Bunlar elbette tahribat yarattı ama bunların olumlu olarak dönüşmesi gerekiyor. Aynı hataların yapılmaması gerekiyor. Bunlar hataydı, insanlar mağdur oldu. Şimdi neden aynı hataları yapıyoruz. Hukukun temel ilkelerinin tamamen gözardı edildiğini görüyoruz.

Mete Göktürk

 

Bir dönem sonra bu dönem için de aynı tartışmaları yaşayacağız.

İnsanlar ilkeli olmalı. Esen rüzgara göre tavrı almamalı. Özellikle yargıçlar için bu çok önemli. Ne siyasi iktidarlara boyun eğmeli, ne toplumsal eğilimlere meyil vermeli ne de basının dolduruşuna gelmeli. Doğrudan doğruya hukuk prensiplerine göre hareket etmeli.

Ancak o zaman daha objektif olunur. Yoksa bu ülkede yargılama adına ne komediler gördük. İstiklal Mahkemelerinde insanlar birkaç gün içinde idam edildiler. İlkel uygulamalardır bunlar. Elinizde Anayasa varsa, pozitif hukukun verilerine göre hareket etmek emredilmişse, ister mesleğinizden olun, isterseniz suçlanın ama bunu yapmalısınız. Kahraman olmak gerekmez ama şu anda kahraman yargıçlara ihtiyaç var.

Yargı bütün bu süreçlerden gereken dersi çıkarmadı mı?

Evet çıkarmadı. En büyük güvencesi bağımsız olmaktı. Her şeyiyle bağımlı. Yer güvencesi yok. Bir anda alınıp başka bir yere gönderiliyorlar. Siyasi iktidarın gidişatını eleştiren, yaşanan olayları açık açık eleştiren kimse kalmamış durumda. Bütün bunlar temel hak ve özgürlükler konusunda ne kadar gerilere düştüğümüzün bir göstergesidir.