'Okullarımız cemaatlerin eline teslim edilmiş durumda'

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 2012 Şubat’ında dönemin Başbakanı ve AKP Genel Başkanı olarak partisinin Gençlik Kolları Kongresi’nde konuşurken AKP’li gençlere “Dininin, kininin davacısı bir gençlik istiyorum” diye seslenmişti.

Erdoğan, eğitimdeki dönüşümün ilk sinyalleri olan bu cümleleri yıllar içinde sıkça tekrarlarken “kindar ve dindar bir nesil” yetiştirme sevdasından hiç vazgeçmedi. Bu sevdasında en büyük destekçisi ise dini yapılanmalar oldu.

Bugün gelinen noktada cemaat ve vakıflar altın çağını yaşıyor. Milli Eğitim Bakanlığı tarikat ve cemaatlerle protokoller imzalıyor. Karaman’daki taciz olayıyla gündeme gelen Ensar Vakfı’nın “Değerler eğitimi” müfredatın belkemiğini oluşturuyor.

Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (Eğitim-Sen) Genel Başkanı Feray Aytekin Aydoğan, MEB ve Diyanet tarafından desteklenen dini vakıflara Bakanlığın dahi üzerinde yetki verildiğini söylüyor.

Buna göre vakıflar okullarda her türlü faaliyeti serbestçe yapabilecekken, taciz ve tecavüz durumlarında dahi protokol feshedilemeyecek.

Tarikat ve cemaatlerle imzalanan protokollerin 2012’den beri uygulandığını ancak OHAL’le birlikte ivme kazandığını vurgulayan Aydoğan, “Okullarımız tamamen cemaatlerin eline teslim edilmiş durumda” diye konuşuyor.

Aydoğan, Türkiye’deki kutuplaşmış atmosferin dini yapılar aracılığıyla okul öncesi çocuklara dahi indirildiğini söylüyor ve farklı inançlara ve kimliklere sahip insanların “cehennem köpeği” olarak tanımlandığı, çocuk tacizinin meşrulaştıran kitapların Milli Eğitim eliyle kontrolsüzce dağıtıldığını anlatıyor.

4+4+4 sistemine geçişle birlikte eğitim alanının hızla dinselleşmeye başladığının altını çizen Aydoğan, bu sürecin piyasalaşmadan bağımsız olmadığını söylüyor. “Yoksul çocuklara sunulan ya ucuz iş gücü olmak ya da imam hatibe gitmek” diye konuşan Aydoğan, özel okul sayısındaki artışa vurgu yapıyor.

Ahval için eğitimdeki dönüşümü konuştuğumuz Aydoğan, anlattığı karanlık tabloya karşı hem öğretmenlere hem de velilere “mücadeleye katılın” çağrısı yaptı.

Eğitim alanının dinselleşmesi uzun süredir gündemde. Ancak geçtiğimiz sene eğitime sert müdahaleler yapıldı. Temmuz ayında açıklanan müfredat değişikliğiyle cihat kavramı okullara girdi. Yine TEOG’daki değişikliklerle çocukların imam hatiplere mahkûm edildiği iddiası var. İlk olarak buradan başlamak istiyorum. Bu süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?

AKP iktidarı açısından baktığımızda, 15-16 yıl boyunca eğitim en çok müdahale edilen alanlardan birisi oldu. Ama en kritik dönüşüm 4+4+4 yasasıyla yaşandı.  

2012’den bu yana eğitim sistemi hem gerici hem ırkçı hem cinsiyetçi hem tek tipçi hem de piyasacı.
Ancak müfredat ve eğitim sistemi düzenlemesine genel olarak bakıldığında iki başlık biraz daha ön plana çıkıyor. Yani gericileştirme ve piyasalaştırma.  
2012’den bu yana yapılan düzenlemelerle Kuran kursu dersleri çocukların hayatına girdi. Yasalarda olmasına rağmen karma eğitim uygulaması fiilen sonlandırıyor. Örneğin, imam hatip okulları karma eğitim ilkesi üzerinden düzenlenmiştir.

Buna karşın imam hatiplerin tamamına yakınında karma eğitim uygulaması fiilen ortadan kalkmış durumda. Bu okullarda ya sınıflar ya da binalar ayrıştırılıyor.
Yıllardır okullarımızda kütüphanelerimiz, laboratuvarlarımız, spor salonlarımız yokken okul öncesi dâhil olmak üzere mescitler bütün okullarda zorunlu hale getiriliyor. 9 yaşından itibaren kız çocuklarının başının, bedeninin kapatıldığını görüyoruz.

Okul öncesinden itibaren birçok eğitim kurumunda çocukların bedenine yönelik bir saldırı var.

Yine 80 darbesinin ürünü zorunlu din derslerine ilişkin AİHM’de onlarca açılmış ve kazanılmış dava olmasına rağmen bırakın zorunlu din dersinin kaldırılmasını seçmeli din dersleriyle birlikte 8 saat din dersi veriliyor. Bu lisede 15-16 saate ulaşıyor.

Bu seçmeli dersler nasıl bu kadar yoğun verilebiliyor?

Aslında gönüllü bir seçme hali yok. Bu derslerin seçimi okul idaresi eliyle örgütleniyor. Okul idarecileri AKP döneminde mülakatla belirlenmeye başladı.

Şu anda okullardaki idarecilerin yüzde 70’ten fazlası hükümete yakın bir sendika olan Eğitim-Bir-Sen üyesi.

Yine branş atamaları uzun yıllardır çok az sayıda yapılıyor. En çok ataması yapılan ilk üç branş içerisinde ise din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmenliği var. Diğer branşlar için de öğretmen yetersizliği gerekçe gösteriliyor.

Milli Eğitim Bakanlığı’nın tarikat ve cemaatlerle imzaladığı protokol uygulamaları son dönemde sıkça gündem olmaya başladı. Peki, bu protokoller hangi kapsamda uygulanıyor?

Aslında bu protokoller 2012’de başlatıldı. Ama OHAL’le birlikte müthiş hızlandırılmış durumda. Bu protokollerle vakıf ve dernek adı atındaki dini yapılanmaların, tarikatların, cemaatlerin eğitim kurumlarında her türlü çalışmayı yapmasının önü açıldı.

Bu yapılar şu anda tüm okullarda ve yurtlarda ideolojik çalışma yürütüyorlar.

Türkiye’nin her yerinde hizmet vakfı protokolü altında dini çalışmalar sürdürülüyor. Okullarda Said-i Nursi kitapları okutuluyor.  Sohbet adı altında okul ve yurtlarda etkinlikler yapılıyor.

Bu etkinliklerde çocuklara karma eğitimin günah olduğunu söyleniyor.

2012’den bu yana okullarımız tamamen cemaatlerin eline teslim edilmiş durumda. Türkiye’de ne yazık ki kutuplaşmış bir atmosfer var ve insanların cinsiyetlerine, inançlarına, kimliklerine, düşüncelerine göre durmadan ayrıştırıldığı bir sürecin çok daha tehlikelisi şu anda okul öncesinden itibaren çocuklarımız üzerinden yapılıyor.
 

Bugün Türkiye’nin her yerinde uygulanan protokolle okul öncesi çocuklara, şarkı söylemesi, oyun oynaması, boya yapması gereken çocuklara hiçbir şekilde bilişsel olarak hazır olmadığı bir süreçte müftülük tarafından görevlendirilen, eğitimci liyakatı taşımayan kişiler tarafından kuran eğitimi veriliyor.

Şu an Türkiye’nin en büyük yarışması diye tanıtılan “Kuran ve sünnet bütünlüğü" adlı yarışma Server Gençlik ve Spor Kulübü tarafından organize ediliyor. 81 ilde, 2 bin 900’ün üzerinde okulda bu çalışmanın yapılacağı söyleniyor.

Düşünebiliyor musunuz, bir ülkede en büyük yarışma diye gerçekleştirilen yarışma sanat, edebiyat ya da spor alanında yapılmıyor. Türkiye’nin tamamında düzenlenen bilimsel bir yarışmamız yok. Bunun yerine 6 yaşından başlayarak çocukların umreye götürüleceği bir yarışma var. ​

Bu bahsettiklerim gibi onlarca yüzlerce protokol var.

Bakın, Ensar, İlim Yayma ve Birlik Vakfı, Diyanet ve Milli Eğitim Bakanlığı arasında yazın yapılan bir protokole göre hem örgün eğitim kurumlarında -okul öncesinden üniversiteye kadar- hem de yaygın eğitimde – halk eğitim, yetişkin eğitimleri- bu yapılar istedikleri her türlü çalışmayı yapabilecek.

Bu vakıflar maddi olarak MEB ve Diyanet tarafından desteklenecek. En tehlikeli şeyse, bu vakıfların çalışma yaptığı yerlerde dayak, şiddet, çocuk istismarı, taciz tecavüz ne yaşanırsa yaşansın bu protokol feshedilemeyecek. Yani bu protokolle vakıflara Milli Eğitim Bakanlığı’nın dahi üzerinde yetki veriliyor. ​​

Bir de okullarda ücretsiz dağıtılan kitaplar var.

Evet, çocuk tecavüzünü, tacizini meşrulaştırılan hikâyelerin olduğu, tarikatların hazırladığı bu kitaplar okullarda MEB’in onayıyla ve kontrolsüz bir şekilde dağıtılıyor.
6-10 yaş arası çocuklara okutulacak kitabın içerisinde çocuk istismarına açık cümleler geçiyor. Yine 11-14 yaş ortaokul öğrencilerine dağıtılan kitapta farklı inanç ve düşünceleri aşağılayan ifadeler kullanılıyor.

Söz konusu bu kitapta Alevileri, kadınları ve kadın kimliğini aşağılayan, Kadıköy’de yaşayan insanların bizim kültürümüze uygun insanlar olmadığını dile getiren, hadisi şerife göre yaşamayan insanların cehennem köpekleri olduğunu ve onların ölümlerinin fetih olduğunu anlatan cümleler var. Bu kitabı yazan kişi kamuoyunda Nakşibendî şeyhi olarak biliniyor. Yani bir tarikat şeyhinin kitapları bütün okullarda dağıtılıyor.

eğitim-sen

MEB’in imzaladığı protokollerde Ensar Vakfı’nın da ismi var. Bir söyleşinizde Ensar ve Aladağ’ı bu sistem yarattı demiştiniz. Bunu biraz açar mısınız?

AKP döneminde köy okulları ardı ardında kapatıldı. En son bir milletvekilinin verdiği önergeden öğrendiğimize göre OHAL döneminde bu sayı 17 bine yaklaştı.

Kapatılan köy okulları nedeniyle çocuklar bilinçli şekilde bu yurtlara mahkûm ediliyor. Çünkü var olan devlet yurtları yıkılıyor, kapatılıyor. Kapatılan yurtlar yerine ise tarikat ve cemaat yurtları açılıyor. Devlet yurdunun olmadığı yerde çocuklar cemaat yurtlarına gidiyor.

Aladağ davasına gittiğimizde şunu çok net bir şekilde gördük. Yanan yurdun Süleymancılar cemaatine ait olduğu herkes tarafından biliniyor. Hatta İl ve İlçe Milli Eğitim Müdürleri köylere bizzat gidip ve ailelere çocuklarını okutmak istiyorlarsa bu yurda göndermek zorunda olduklarını söylüyor.

Yani devletin yetkilileri bizzat cemaat yurduna öğrenci topluyor. Dolayısıyla Aladağ’da yaşadığımız organize bir katliam.

Şimdi bu protokoller, bu yurtlara yapılan desteklerin hepsini yan yana getirdiğimizde ortaya yüzlerce, binlerce vaka çıkıyor. Karaman’daki Ensar meselesi, Aladağ’daki yangın, Dikili’deki yurt tecavüzü, Güneydoğu’daki çocukların dayaktan kaçtığı cemaat yurdu, Kulp, Taşkent, Trabzon…

Üstelik bunlar sadece en uç olanlar ve basına yansıyanlar.

Sonuç olarak devlet elindeki kamu imkânlarını, bütün kaynaklarını cemaatlere ve dini yapılara devrediyor.

Şu an bizim bildiğimiz 25 yerde kamuya ait binalar TÜRGEV’e yurt olarak verilmiş durumda. Yurtların yetersizliği ortadayken ve devlet kendi kaynaklarıyla yurt açabilecekken bunu yapmak yerine kamuya ait arazileri, binaları TÜRGEV’e veriyor. Bunu anlamak mümkün değil.

FETÖ için “Ne istediler de vermedik” diyorlardı. Şimdi ise ne isteniliyorsa fazlasıyla veriliyor. Hepimiz için çok tehlikeli bir süreç birikiyor. Aynı süreci tekrar yaşamayacağımızın garantisini kim verebilir?

Konuşmanın başında eğitim alanında gericileşme ve piyasalaşma başlıklarının öne çıktığını söylediniz. Biraz da eğitimin piyasalaşması konusuna dönmek istiyorum. Bunu biraz açar mısınız?

Çok uzun süredir eğitime yönelik özelleştirme saldırısı var. İlk olarak okulların devamı veliler üzerinden kayıt paralarıyla, katkı paylarıyla, aidatlarla sağlanıyor Yine okullarda çalışan temizlik vb. işleri yapan taşeron firmalardan gelen işçilerin parası velilerden toplanan paralarla ödeniyor.

Bunlar gönüllü olarak sunulsa da hepimiz biliyoruz ki bu bir zorunluluk. Neden? Çünkü veli çocuğunun iyi bir eğitim almasını istiyor, temiz ve donanımlı bir okulda eğitim görmesini istiyor. Bu katkı payı, kayıt parası adı altında alınanlarla “paran varsa eğitim ya da paran kadar eğitim” meselesi yaygınlaştırıldı.

Bugün bile Ankara’nın merkezinden çevreye doğru yoksul mahalleleri bir dolaşsanız okullar arasındaki donanım farkını net biçimde görürsünüz. Hangi mahalledeki velinin ekonomik durumu daha iyiyse o okullar daha donanımlı.

Çünkü bu okullara veliler üzerinden korkunç bir para akışı oluyor. Yoksul mahallelere doğru gittiğinizde ise buradaki okulların donanım olarak çok yetersiz olduğunu görürsünüz.

Zaten 2012’den sonra işte yapılan açıklamalar bu işin sınıfsal olduğunu çok net gösteriyor. Erdoğan o dönem laiklik çıkışı ile 4+4+4’e tepki gösteren TÜSİAD’a “Bu iş en çok size yarayacak” derken bunu kastediyordu.

Yani emekçilerin çocukları ya imam hatibe gidecek ya meslek lisesine gidip ucuz emek gücü olacak ya da örgün eğitim dışına çıkacak- ki 2012’den bu yana kız çocuklarının okullaşma oranında da ciddi düşüş var.

Yine yıllardır eğitime bütçe yok denilirken 2012’den bu yana özel okullara teşvik adı altında milyonlarca liralık bütçelerin ayrıldığını gördük. Bu süreç devam ediyor. Eğitime bütçe yok derken ne oldu da bu teşvik ortaya çıktı?

Yani sermayeye en çok sizin işinize yarayacak meselesi ilk olarak buradan besleniyor. Özel okullar korkunç bir şekilde artmış durumda.
Örneğin İstanbul’daki özel okul sayısı şu anda devlet okulları sayısını geçmiş. Eğitim öğretim yılının başında özel okulların artış rakamları Milli Eğitim müsteşarı tarafından müjde olarak verildi.

2012’den bu yana okul öncesinden itibaren özele yönelme 12 kat artmış. Lise düzeyinde bu rakam 25 kata ulaşıyor. 2012’den bu yana yoksul ve emekçi ailelerin çocukları için açıktan okuma 1,5 milyon gibi bir sayıya ulaşmış durumda.

Bununla birlikte çocuk işçiliğin de arttığını görüyoruz.  Son 3 yılda işçi cinayetlerinde 156 çocuk işçi hayatını kaybetmiş.

Meslek liselerinin de devletin elinden alınıp özel okullara geçtiğini görüyoruz. Özellikle bazı meslek alanlarına dair- sağlık gibi- pek çok özel meslek okulu açılmış durumda. Bu değişimin sebebi nedir?

Özelleştirmeye ilişkin bir gayret var ama bu özel meslek liselerine ilişkin de ayrı bir çaba var. Çünkü burada direk ucuz gücü var.
Erdoğan’ın 4+4+4’le sermayeye söylediği durum yani “Bu en çok sizin işinize yarayacak” sözünün iki boyutu vardı. Birincisi bu özel okullara ayrılan teşvik boyutu.

İkincisi ise organize sanayi bölgelerinin yanına sermayenin yatılı okul açılmasını sağlayan düzenleme. Bu yapılan düzenlemede devletin gerekirse bu okullar için kamu arazisi, kamu binası verebileceği ve öğrenci başına da teşvik vereceği kabul edildi.

Şimdi oradaki çocukların ne koşullarda okuduklarını bilmiyoruz ama bir fabrika yanında okul düşünün. Bu aynı zamanda köleci çalışma koşullarına tekabül ediyor. Çünkü bu çocuklar staj adı altında kaç saat çalıştırılıyorlar, hangi koşullar altında çalıştırılıyorlar bunun bilgisine sahip değiliz.

Sonuç olarak bu düzenleme öğrenciyi koruyan değil sermayeyi gözeten bir eğitim sisteminin dizaynı.

Sınav sistemindeki değişiklikleri de sormak istiyorum. Bahsettiğiniz dinselleşme ve piyasalaşma başlıklarını sınavlar üzerinden nasıl değerlendirebiliriz?

İlk olarak sınavlar kaldırılacak denildi ama kaldırılmadı. Ama zaten sınavların kaldırılmayacağı son derece açıktı. Çünkü bu sınav sistemi özel dersle, etütle, özel okullarla güçlendiriliyor. Bunlar eğitim piyasasını her daim diri tutuyor.
İlk söyledikleri, Cumhurbaşkanının söylemi dâhil şu an çürütülmüş oldu. Bir sınav gerçekliği liselere geçişte de yüksek öğretime geçişte de var.

Sınav konusunu gericilik ve özelleştirmeyle birlikte değerlendirirsek; ilk olarak yüzde onluk bir dilimden bahsediliyor. Yine çok talihsiz bir söylem olarak nitelikli okul ifadesi kullanıldı.

Tırnak içerisinde nitelikli okullar kapsamında yer alan bu okullar; proje okulları, fen liseleri, sosyal bilimler liseleri, hazırlık sınıfı olan Anadolu liseleri, güzel sanatlar liseleri.

Yine bir milletvekilinin verdiği soru önergesinden öğrendiğimiz kadarıyla bu 237 proje okulundan 130’u aşkını imam hatip lisesi. Yani bu proje okullarının önemli bir kısmı imam hatip. Birincisi bu.

İkincisi ise Eylül ayında orta öğretim kurumları yönetmeliği çıkardılar. Bununla fen liselerine, hazırlık sınıfı olan anadolu liselerine -ki bunlar 11 tane- güzel sanatlar ve sosyal bilimler liselerine kontenjan sınırı getirdiler.

Yani diyorlar ki sadece 5 sınıf açabilirsiniz ve bu 5 sınıfın mevcudu ise maksimum 30 olacak. Belki o okulun 8 sınıflık öğrenci alabilecek potansiyeli var. Bunu eskiden okullarda oluşan komisyonlar belirlerdi.

Anadolu liselerinin, fen liselerinin akademik başarısı bu kadar yüksekken bu okullara neden sınır getiriyorsunuz? Ya da bu sınır getirilmesi gerektiğini düşünüyorsanız -ki bunu da hangi bilimsel verilere dayanarak yapıyorlar bilmiyoruz- peki neden imam hatip liselerine ya da meslek liselerine aynı kontenjan sınırını getirmiyorsunuz?

Yüzde onluk dilimdeki çocuklar akademik başarısı yüksek olan okullara yerleşse bile bu çocukların en az yarısı beş tercih içinden mecburen imam hatibe yerleşmek zorunda kalacak.

İmam hatiplere yapılan bütün teşviklere ve yatırımlara rağmen bu okullarda yüksek bir başarı elde edemiyorlar. Bu okullardaki 5 öğrenciden 1’i bile yüksek öğretime yerleşemedi. Buradaki amaç bizce o yüzde 10’luk dilime giren çocukları zorunlu imam hatipleştirme.

Bu çocuklar imam hatibe gitmek istemiyorsa ne olacak?

Özel okula gidecek. Yani diğer taraftan özelleştirme projesi devam edecek.
Adrese dayalı kayıt sisteminin de öğrencileri imam hatiplere mecbur bıraktığı iddiası var.

Adrese dayalı kayıt sistemi yeni bir şey değil. Biz 1 yıl önceki MEB maliye raporunda bu maddeyi gördük. Bu birden Erdoğan’ın aklına gelip de söylediği bir şey değil. Aşama aşama bir süreç işletiyorlar.

En son çember sistemi açıkladılar. Burada 9 okul türü var; 3 anadolu lisesi, 3 imam hatip lisesi, 3 meslek lisesi. Şöyle bir cümle kullandılar: “Hiçbir öğrenci istemediği okula gitmeyecek.” Ama çember sistemi açıklamasıyla bunu da çürütmüş oluyorlar.

Çünkü zorunlu 5 tercih var ve o çocuğun fen lisesi, hazırlık sınıfı olan anadolu lisesinden sonra en çok tercih ettiği okul türü Anadolu lisesi. Yani bu 5 tercihin en fazla 3’ünü Anadolu lisesi seçebilir.

Kalan ikisini ya meslek lisesi ya da imam hatip seçmek zorunda. Yani aslında diyor ki ya ucuz iş gücü ya da imam hatip öğrencisi olacaksın. Yani gericileştirme ve özelleştirme meselesi her türlü devam ediyor.

Eğitim alanındaki sorunlardan konuşurken haliyle ilk sırayı öğrenciler alıyor. Ancak eğitimin en önemli saç ayaklarından öğretmenleri de sormak istiyorum. Eğitim alanının dinselleşmesi, piyasalaşma, müfredat değişikliği, imzalanan protokoller… Bu yaşananlar öğretmenlere nasıl yansıyor?

Öğretmenler, Türkiye tarihi boyunca hayatlarının en mutsuz, en değersiz ve en güvencesiz dönemini yaşıyorlar. Hiçbir dönemde, darbe dönemleri dâhil öğretmenlerin kendini mutsuz hissettiği bir dönem olmadı.

Biz bunu özellikle 15 Temmuz sonrası çok net biçimde yaşıyoruz. 16 Nisan Referandumunda da daha öncesinde de hükümet en kaba haliyle şöyle söyledi: Biz 657’yi değiştireceğiz, iş güvencesini ortadan kaldıracağız. Nasıl şirketler istedikleri kişilerle çalışıyorsa bizde istediğimiz kişilerle çalışacağız.

Biz şimdi bu cümlelerin OHAL kullanılarak adım adım hayata geçirildiği bir süreç yaşıyoruz. Bu aynı zamanda ciddi bir kadrolaşma süreci. Bunu ilk 15 Temmuz öncesi okul idarecilerini mülakatla seçerek başlattılar.

Az önce de söylediğim gibi okul idarecilerinin önemlice bir kısmı hükümete yakın sendika üyesi. Sonra OHAL’le birlikte bu sürece nasıl devam ettiler?

Yeni öğretmen alımlarını da mülakatla yaparak. Hükümet açıkça diyor ki benim gibi düşünen, benim gibi yaşayan kişi kimse yani hükümete yakın duran kişi kimse ben onu öğretmen olarak alırım diyor.

OHAL döneminde 38 bini aşkın öğretmen sözleşmeli olarak atandı. Kadrolu atama hiç yapılmadı. Şimdi 20 bin atamadan bahsediliyor o da sözleşmeli yapılacak. Yani OHAL kullanılarak bilfiil güvencesizlik koşar adım hayata geçiriliyor.

İkincisi KHK’larla yaşanan ihraç süreçleri. Öyle bir süreç düşünün ki eline silah aldığı, bomba attığı, tank kullandığı söylenerek ihraç edilen asker ve polis toplamından daha fazla eğitim emekçisi ihraç edildi. Yaklaşık 32 bin polis ve asker ihraç edilmesine karşın 40 bini aşkın eğitim emekçisi ihraç edildi.

Eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Çok ciddi bir baskı süreci var. Ama ısrarla ve inatla Eğitim-Sen’de kalmak ve Eğitim-Sen’li olmak zamanındır. Eğitim emekçilerinin haklarının kurtuluşu sözde sendikalarda ya da sendikasız olmakta değil yan yana olmaktan geçiyor.

Veliler ve yurttaşlar açısından söyleyeceğim ise, biz TÖS’den, TÖB-DER’den bu yana şu cümleyi ısrarla kullandık ve kullanmaya devam edeceğiz: Biz mutsuz insanların mutlu öğretmenleri, mutlu bilim ve eğitim emekçileri olmayı reddediyoruz.

Bunun mücadelesini verdik ve vermeye devam edeceğiz. Ama bu tek başına bizim vereceğimiz mücadele ile kazanılacak bir mücadele değil. Mesele çocuklarımızın, mesele öğrencilerimizin, mesele memleketimizin geleceği.

Aydınlık ve demokratik bir ülke için, tüm çocuklarımız için eşit nitelikli, kamusal ve bilimsel eğitim hakkı için tüm velilerimizi de bu mücadelenin içinde yer almaya çocuklarımıza, okullarımıza sahip çıkmaya çağırıyoruz.