Tuğrul Eryılmaz: Bu kadar baskı altında olduğum, utandığım bir dönem yaşamadım

Ömrüne 27 Mayıs, 12 Mart ve 12 Eylül darbelerini sığdıran ve sansürsüz, sivri diliyle tanınan 44 yıllık gazeteci Tuğrul Eryılmaz, tanıklığını bugünle karşılaştırırken, “Ben bu kadar baskı altında olduğum, oto sansür uygulamaktan utandığım bir dönem yaşamadım” dedi. 

Eryılmaz, Mezopotamya ile yaptığı söyleşide Hasan Cemal’e haksızlık ettiğini söyledi. MA'da yayımlanan söyleşi şöyle:

Çocukluğunuzun bir kısmının Diyarbakır’da geçtiğini pek az kişi bilir. Öncelikle Diyarbakır’ı konuşmak istiyorum. Neler hissediyorsunuz, Diyarbakır’ı yeniden görmek nasıl bir şey?

Diyarbakır’a her gelişimde çok memnun oluyorum. İnsanlar sanıyor ki; bunun gerekçeleri duygusal, siyasal… Burada çocukluğum geçti. Düşünsenize, 5 yaşından 10 yaşına kadar ben Diyarbakırlıydım. Babam memur, burada oturduk, iki okul değiştirdim. Bir sürü arkadaşım vardı. Diyarbakır güzel, çok hüzünlü, hiçbir itirazım yok bunlara. Ama ben şunu sezdim; ne olursa olsun burada yaşayan insanların bir sevinci, bir hayata tutunuşu var, onu galiba halledemiyorlar. Yani kimlerse halletmek isteyenler, halledemiyorlar. İtişen kakışan kızlar, oğlanlar görüyorsunuz. Biraz daha az asker ve polis görsek, vay be acaba işler yoluna mı giriyor diyeceğim. Ama onu biraz hissediyorsunuz Diyarbakır’da.

Çocukluğunuza dönersek, hafızanızda neler kaldı?

Ermeni komşumuz vardı. Annemin arkadaşı. Kocası Kürt’tü. Ben Süleyman Nazif’ten Ziya Gökalp’e transfer edildim. Orada memur çocukları okuyordu. Çok enteresan; oradaki Kürt çocukların da zengin olduğunu fark ettim. Dostlarım oldu tabii. Dilan Sineması açılırken, ben buradaydım. Dünyanın en büyük sirki, Medrano Sirki’nin hikayesi. Kıyamet kopuyor Dilan Sineması’nın önünde. Eğlenceliydi Diyarbakır. Bir de bu kadar devasa değildi.

Sur’da mı oturuyordunuz?

Sur’da geçti benim çocukluğum, orada büyüdüm. Bir de tabii en büyük favorim, Tatlıcı Şeyhmus vardı. Bütün paralarım ona gitti. Dörtyol’un oradaydı, halkalar iki buçuk kuruş. Gençler bilmezler, iki buçuk kuruş, ortası delik para. Bir de hamam vardı. Sanırım şimdi şık bir yer olmuş. Dağkapı’ya yürüyüş mesafesindeydi. Hiç unutmuyorum, anneme, ‘Nebahat hanım, bir dahakine artık babasını da getirirsin’ demişlerdi. O benim son hamam günüm oldu. O da bitti. Sur’un kenarında kurulan eğlenceler, sanmayın ki her şey yeni başlıyor.

Arkadaşların Kürtçe konuşuyor, sokak Kürtçe, nasıl bir etki yarattı?

Çok tuhaf bir şey söyleyeceğim; beni evine çağıran bütün arkadaşlarım, görüştüklerimiz hepsi Kürt’tü. Üç beş tane benim gibi memur çocuğu vardı. Ben orada olduğum sürece herkesin benimle Türkçe konuştuğunun farkındaydım. Ama mesela mutfağa gidilince, Kürtçe konuşmalar gelirdi. Çok enteresandı. Yasağından değil, takır takır konuşurlardı. Sütannem vardı, Sultan teyze, o harbi Kürt’tü. O hep bizimle Kürtçe konuşurdu. Tekel’de şarap fabrikasında çalışırdı. Sağlam bir kadındı, kocası hapiste falan… 

Hiç annenize sordunuz mu bunlar hangi dilde konuşuyor diye?

Deli misin? Annem hemen, ‘Aman oğlum bunlar Kürt’ derdi. Bunu da sevecen söylüyordu. Her şey o kadar içselleşmiş ki. Bir şey daha hatırlarım; ‘Çok sokağa çıkıyorsunuz ama lehçeniz bozulacak’ derlerdi. Altı yaşındaki çocuğun ne lehçesini bozacaksın. Ne olacak? Geriye düşünüp baktığımda söylüyorum, ben ne kadar keyifli bir çocukluk geçirmişim. Düşünsenize, ilk defa Diyarbakır’da kafamı kırdılar. (Gülerek) Bu unutulacak bir şey mi?

Sur’u yıktılar, savaş, sonrasında yaşanan süreçler vs… Geriye bir hafıza yoklaması oluyor mu?

Olmaz olur mu? (Gözleri hüzünlenerek) Becerebildiğim kadar yansız konuşayım. Şunu düşünüyorsunuz, böyle bir kente nasıl bu yapılır? Şimdi, ‘Tuğrul abartıyorsun, sonuç olarak sen çocuktun’ diyebilirsin. Ama öyle değil. Yıllar sonra (1975) Silvan’a askerliğe geldim. Diyarbakır’la yolum çok kesişti. Askerde şu alenen bize söylendi; bu yerli halka (Silvanlılar) fazla bulaşmayın. O zaman bu nereden çıktı diyorsun. Sonra 1990- 91 gibiydi geldim. Bir cenaze töreni vardı, hatırlayamıyorum kimindi. Ateş açıldı, kıyamet kopuyor. Ben o zaman Nokta Dergisi’nin yayın müdürüyüm…

Vedat Aydın’ın cenaze töreni olabilir mi?

Olabilir. Çok ciddi, neredeyse herkes abluka altında. İnsanlar sokağa çıkamıyor, kıyamet kopuyor. Dedim ki; ben gideyim Diyarbakır’a. O zamanda Nokta’nın sahibi ya Asil Nadir ya Bülent Şemiler. Kalktım geldim. Hiç unutmuyorum, Demir Otel’de kaldık. Allah seni inandırsın, utanç verici bir şey. İçeride CHP’liler var, önemli politikacılar var. Şu partiden, bu partiden, herkes otelin içinden dışarı çıkamıyor. Ben de güya hastaneye gideceğim. İyi gazeteciyiz ya gidip yerinde göreceğiz. Bu işi yaşamış adamlarla (aralarında yaralılar da var) konuşacağım. O dönemin kırmızı saçlı İçişleri Bakanı vardı. (Mustafa Kalemli dönemine denk geliyor). İyi çocuktu. O bile içeride duruyor.

Hiç unutmam, Mahmut Alınak’la hastaneye gittik. Yollarda abuk sabuk şeyler oluyor. Sokağa çıkıp insanlarla konuşmaya cesaret edemedim. Hastaneye gittim, gazeteci olarak vicdanımı rahatlattım. Bir ikisiyle görüştüm. Esas yapman gereken buydu, insanlarla konuşacaksın, sıradan insanlar, onlar neyi yaşadılar, nasıl yaşadılar. O dönem çok sevimsizdi, ondan sonra sorma.

Asıl meselemize gelelim. Medyanın şuan ki halini özetler misiniz?

Medya dediğiniz şey; gazete, televizyon, radyo, sinemadır. Hiç bir şey bırakmadılar. Bir ülke düşün, basın organlarının yüzde 90’ı iktidarı destekliyor. Dünyanın hiçbir yerinde buna şahit olamazsınız. Her şeyi kestiler. Kırk kişi birden atıyorlar, yayın müdürlerini atıyorlar, gık çıkmıyor Türkiye’de. Turgut Özal’ın dediği doğru çıktı; iki buçuk gazeteye kaldık. Biraz BirGün, biraz Evrensel, biraz Yeni Yaşam, biraz zorlayarak Cumhuriyet. Yok, başka.

Dünyada karşılaştıracağınız yer var mı?

Çok alenen burası otoriter rejimle yönetilen bir ülke. Devlet otoritesi, en olabilecek sınırda. Dahası da gelsin bizi öldürsünler, kurtulalım.

Burada bir parantez açmak istiyorum. Medya açısından bir bellek kaybı yaşanır mı?

Yirmi, otuz yıl belki daha az, ciddi olarak kuşakları farklılaştırdılar, bırak medyayı. Kuşaklar farklılaştı. Senden yirmi sene sonra başlayanlarla, dil tutturman bile çok zor. Kötü olan şu; Hürriyet iyi bir gazete miydi? Hayır, Aydın Doğan demişti zaten. Biz devletin gazetesiyiz diye. Türkiye Türklerindir. Milliyet iyi bir gazete miydi? El değiştirdi, yer değiştirdi, görüş değiştirdi. Türkiye’de medya adına kurum bırakmıyorlar. Acıklı olan bu. Ben tabii ki Hürriyet’i savunmuyorum ama 15 -30 bin satılıyor diyorlar. Bu benim içimi acıtıyor. Bir gazeteci olarak. Ondan sonra halk sizi okumuyor diyorlar. Halk bizi niye okusun? Sekiz gazetenin aynı manşetle çıktığı başka bir ülke bana göstersinler. Ben evime kapanırım, hiç sokağa çıkmam, ağzımı da açmam.

Bir söyleşinizde, ‘Hasan Cemal’e de Ertuğrul Özkök’e de bakıyorum. Almayayım’ diyorsunuz. Son yıllarda en çok kime şaşırdınız, bu kadar da olmaz dediniz?

Çok insan var. Hemen söyleyeyim Hasan Cemal’e haksızlık etmişim. Hasan Cemal şimdi bakıyorum, son derece düzgün bir gazetecilik yapmaya çalışıyor. O da ciddi baskı altında. Kaç yaşında adam, koskoca Cemal Paşa’nın torununa pasaportunu vermeyecekler. Bu nasıl bir iş!

Birkaç isim sayarsak…

Niye beni kavga ettirmeye çalışıyorsun. Benim sivriliğim mi kaldı? Ödümüz patlıyor her şeyden. Oto sansür yapıyorum farkında değil misin? Ne kadar dikkatli konuşuyorum… Çok kötü tabii. Hürriyet’in başına geçen mesela. Vahap Munyar bile… Sonra o da atıldı. Kötü bir iş yaptı aslında. Hani vardır ya, kurt kuzuyu yiyecek. Sen istersen suyun bu tarafında ol, ister diğer tarafında ol. Şimdi aynı şeyi Ahmet Hakan yapıyor. Bana sorarsanız Sedat Ergin’in ne işi var Hürriyet’te.

Çok para kazanacak olanaklarınız olmasına rağmen bunu seçmediniz. Bunu meslek ilkeleri ve etiğiyle açıklayacak olursanız, yeni olanlar için ne tavsiye ediyorsunuz?

Bir kere şunu söylüyorum, bir adım vardır. Hepimiz öyle başladık. Muhabirlikten başladık. Tıfıl genç bir oğlandım. Yavaş yavaş orada çalış, burada çalış, gelmeye başlıyorsun. Kendi patronlarım mesela. Seni zarflıyorlar. Orada sağlam durman gerekiyor. Ben bunu yapmam, demen gerekiyor. Çünkü fark ediyorsun, arkasından bir şey gelecek. Bana niye 25 bin dolar maaş versin elin adamı. Bir kere gençlere şunu söyleyelim; size çok para ayıran (para kazanmayın demiyorum) patronunu tanımayacaksın. Bizim medyanın derdi o. Herkes patronla içli dışlı. Sabah’ta da, Hürriyet’te de böyleydi. Ben patronla neden karşılıklı oturup, yemek yiyeyim, içki içeyim ya da tatile gideyim. Bunu yapmasınlar. Üç tane yurtdışı yolculuk yapacaklar diye tamah eden insanlar var. Ben gitmedim mi? Ben de gittim. Kendimi de katarak söylüyorum. Ama gazeteciliğin bir kırmızı çizgisi olmalı. Ben bunu yapmam diyeceksin. Ben siyasilerle, patronlarla aynı yatağa girmem.

Türkiye medyası denince her yerde emeğinizin izine rastlarız. Sabah, İstanbul, Yeni Asır gibi çok sayıda mecrada çalıştınız. Şimdi olsa buralarda çalışmam dediniz. Neden?

Oralarda zaman harcadığımı düşünüyorum. Sen bize gel, bilmem şu kadar para vereceğiz. Bu benimde zaman zaman aklımı çeldi. Ama bir süre sonra fark ediyorsun. Dur, yapma diyorsun. Bir de; gençlere söyleyeyim, bir yerde uzun süre çalışmayın. Bir yerde 10-15 yıl kaldığınız zaman işin suyu çıkıyor.

Independent Türkçe çağırsa gitmez misin?

Gitmem, niye gitmediğimi de söyleyeyim. Herkes çok sevinsin, İzmir’deki laik akrabalarım… Arap sermayesinde çalışmam.

Medyanın içinde bulunduğu durumda kendinize veya ‘muhalif’ kesimlere pay çıkarıyor musunuz?

Orada çalışıyorsun, aynı adamlar seninle beraber, aynı patrondan para alıyorlar. Bulaşmamak mümkün mü? Tabii ki bulaşıyorsun. Ama şunu hep yaptık; şakır şakır kapıyı çıkıp vurmayı bileceksin. Özellikle yaşın 40-45’in altındaysa, kendi başına işler yapacaksın. Biz dört beş ruh hastası, Sokak diye bir dergi çıkardık. Yalçın Küçük gidip Abdullah Öcalan ile röportaj yapmıştı. Kıyamet koptu. Biz bile anlamadık, bu iş niye bu kadar önemli diye. Yıl, 1989. Yeni bir şey yapmak isteyen insanlara, bizim gibi gazetecilerin biraz destek vermesi gerekiyor. İlla para değil.

Yeni mecralar hakkında ne düşünüyorsunuz, ne-nasıl yapılmalı?

Benim iddiam şu; yazılı basın bitmez. Etkisi azalır, 500 bin satıyorsan 300 bin satarsın, ama daha nitelikli haberlerle çıkarsın. Bu iş bir şekilde olacak. Dünyada oluyor. Guardian Gazetesi hala çıkıyor. New York Times çıkıyor. Aynı zamanda interneti de kullanıyor. Biz de bunları deneyeceğiz. Ve yeni şeyler bulmaya çalışacağız. Reklam da yapayım ben. Biz ‘İstanbul Telgraf’ diye haftalık gazete çıkarmaya çalışıyoruz. 30-40 işsiz bıraktırılmış gazeteci. Para bulamıyoruz bir yerden. Para dediğim, sen 10 bin diğer 20 bin. 

Bir yandan da magazin yazıyorsunuz…

İnternet medyasını başta çok reddettim. Bir sürü insan çağırdı, daha da iyi para vereceklerdi. Yok dedim, hayır dedim. Sonunda gençlere bulaşmadan, onlarla kavga etmeden, onlarla alışveriş yapmadan çok çabuk eskiyorsun. O yüzden T24’e gittim ve düzeyli magazin yazıyorum. Bana birçok arkadaşım yakıştırmadı. Sen bu kadar solcusun, nereden icat etti magazin diye… 70 yaşından sonra her şey yapılır. Kusura bakmayın.

Bize (Kürt medyası) iki çift lafınız olacaksa ne olur?

Söyleyecek çok şeyim var. Yandaş medya kadar kötü değiller ama zaman zaman aynı sloganlaşmayı ben orada da hissediyorum. Gazetecilik yan tutmayan, mesafeli meslektir. Siz zaten haberi seçerken, tarafınızı belli ediyorsunuz. Yeni Yaşam Gazetesi mesela, hızla bu dediğim şeyin dışına çıkmaya çalışan bir gazete. Ben Yeni Yaşam’ı, bizim sosyalistler kızacak ama BirGün’den daha çok seviyorum veya Evrensel’den.

Savunma için demiyorum ama ülke koşullarından kaynaklı Kürt medyasının bahsettiğiniz çizgiye kayıyor olma durumu söz konusu olabilir mi?

Hiçbir itirazım yok. Bunun cevabını verdim. Ona göre haberi seçiyorsun, ona göre haberi büyütüyorsun. Eğer taraf olacaksan, mesleğin raconuna uygun olarak yapmalısın. Mutlak bir tarafsızlıktan bahsetmek mümkün mü?

İktidar tüm medyayı denetimi altına aldı ancak iflaslar ve kapanmalar sürdü. Okuyucu, dinleyici ve izleyici sayısı düştü. İstediği kamuoyunu yarattığı söylenemez. Neye bağlıyorsunuz?

Çünkü insanlar, ister halklar deyin, gruplar deyin, ne derseniz deyin, bu egemenlerin sandığı kadar aptal değil. Bunlar bizi aptal yerine koyuyorlar. Adam, harekat bitti, başarılı olduk, diyor üç gün sonra bakıyorsun üç asker hayatını kaybetti diye haberler çıkıyor. Paralardan, zamlardan bahsediyorlar… Bu yavaş yavaş insanların buradan kopmasına neden oluyor.

İktidar cenahı medyanın en özgür ve bağımsız zamanını yaşadığını söylüyor…

Güzel bir laflar vardır: Bütün insanları her zaman kandıramazsın. Bazı insanları bazen ama herkesi birden kandıramazsın. Kandırılmamış olan kesimler, yeniden yol kuracak olan kesimlerdir. Ama umut var. Bu son seçimlerde şaşırdık. 25 bin oldu 13 bin, kıyametler koparken, İmamoğlu gibi gayet standart bir beyefendi, kötü bir adam da değil belli ki, 800 bin fark attı.

Dizi sektöründen iş alıyor musunuz?

Oradan da şutlandık. Çünkü televizyonlar reklam alamıyorlar, dünyanın en korkunç dizileri Türkiye’de gösteriliyor. Açın bakın, felaket diziler gösteriyorlar. En ucuzunu yapıyorlar. Zavallı zengin kız, yoksul ezik oğlan işte. Onları da bize vermiyorlar artık. En son Kıvanç Tatlıtuğ ve Tuğba Büyüküstün’ün oynadığı Cesur ve Güzel’den fena para kazanmadım.

Biraz siyaset konuşalım. Çok darbeler gördünüz. İktidarlar, liderler devrildi, değişti. Şimdiki dönemle karşılaştırmanızı istiyorum.

Bak, 27 Mayıs’ın (galiba lise bir ya da orta üç idim) bende bıraktığı şey şudur: Bizimkiler CHP’lidir, acayip Kemalistler. O zaman İzmir Karşıyaka’dayız. Karşı komşumuz, Demokrat Parti’nin bilmem ne başkanı. Polisler gelip adamı götürmüşler. Çok şaşırmıştım. Çünkü mahallenin yarısı göbek atıyor, öbür yandan birileri perişan bir halde. Sonra 12 Mart’ı gördüm. Gerçekten korkunçtu. Benim şansım şu oldu: Burs kazanmıştım, cırt diye 70 sonunda kaçtım. Yani İngiltere’ye gittim. Sonra geldim. Üniversiteye girdim, asistan oldum. Ha yerimi buldum dedim, bir iki sene geçmeden 12 Eylül çıktı. 12 Eylül, 12 Mart’ı nasıl arattı, biliyor musun? Bildiğin gibi değil. Evler basılıyor, onu da alıyorlar, bunu da alıyorlar. Güya herkesi alıyoruz diyorlar ama yine solu temizliyorlar. Hep böyle oldu Türkiye’de. Hangi amaçla yapılırsa yapılsın, Türkiye’de hep sol, hep azınlıklar temizlendi. Bu kural olarak geçerli. Ben bu kadar baskı altında olduğum, oto sansür uygulamaktan utandığım bir dönem yaşamadım. Korkunç.

44 yıllık gazeteciyim, benim sürekli basın kartımı yenilemiyorlar. Peki niye? Araştırma altında! Bir sürü yerden böyle şeylerle karşı karşıya kalıyorsun. Süleyman Soylu’nun en son yaptığı… Ya İçişleri Bakanı’sın. Başka işin mi yok? Türkiye’nin en iyi, en bilinen, en sevilen oyuncusuna ‘Kadir efendi’ diye hitap ediyorsun. Niye ‘hain’ diyorsun. Bari ‘Kadir İnanır hata etti’ de, bunu anlayabilirim. Ama hayır, ben gücüm ve istediğimi söyleyebilirim…

Muhafazakarlaşma meselesine dair eleştirilerinizi sıklıkla duyarız. Bunu biraz açar mısınız?

Dine, ulusalcılığa, milliyetçiliğe dayanan, bütün sistemler, durumlar muhafazakarların yolunu açarlar. Başka bir şey olmaz onlardan, başka bir şey beceremezler. Kemalistler gibi konuşuyorsun diyeceksin, Kemalistlerin de haklı olduğu noktalar var. Bir rakı içmeye gidiyorsun, içeride oturup içiyorsun, ‘dışarıda içmeyelim’. Bu İstanbul’da bile oluyor. Kadınlara yapılanlar… Türkiye’nin en büyük lafı ve hala kullanıyorlar, ‘karı gibi gülme’. Muhafazakarlıktan ben en çok bunu anlıyorum, yaşlıları sevmezler, moruk evinde otursun. Suriyeli mültecilere yapılanlar, utanç verici. Bunları ancak muhafazakar birileri yapar. Ama işin korkunç tarafı, biz muhafaza etmek istiyoruz bir şeyleri. Tutturmuşlar, İstanbul’u deleceğiz. Hadi buyurun buradan yak.

Muhalefet cephesinde de bu yönlü eğilim var mı?

Tabii var. İşlerine geldiği zaman. Tezkereye ‘evet’ dediler. (Suriye tezkeresi) Neden korkuluyor. Ne istiyorsunuz, neden dik duramıyorsunuz? Azıcık Halk TV’yi açın seyredin. Nereye gittiğini göreceksiniz. Bunların en temel şeyi aman Kürt anasını görmesin. Bu çok korkunç. Eskiden bu gizlenirdi. Bir utanma vardı, insanlarda. Şimdi daha açık yapıyorlar. Demokrat sandığın kimi arkadaşların bile, ‘ya şekerim haklısın ama…’ diyor. Aması ne bunun? Adamı darmadağın etmişsin, evlerde yakmışsın daha ne aması kaldı bunun. Bunun aması yok. Beni ilgilendiriyor çünkü. Muhafazakarlar vicdansız oluyor. Boş ver.

Beğendiğiniz bir politikacı var mı?

Vardır tabii, olmaz olur mu? Gurur duyarım bazı insanların arkadaşı olmaktan. Mesela Ertuğrul Kürkçü, Sırrı Süreyya Önder, Gültan Kışanak. Selahattin Demirtaş tabii ki. Bir de CHP İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu. Çok düzgün bir kadın. Kadın gibi kadın.

Tecrübelerinize dayanarak ülkenin geleceğine dair düşünceleriniz nedir?

Biz kazanacağız. Ben bunu görmeyebilirim. Bunun aksi örneği dünyada yok. Herkes, biz kazanacağız. Herkesi birden söylüyorum. Bu ülkede çeken herkes. Biz çoğunluğuz. Bir kısmımız farkında değil ama esas çoğunluk biziz.

Kürt sorununun çözüleceğine inanıyor musunuz?

Tabii, nereye kadar gidebilirler, nereye kadar insanları öldürebilirler. Nereye kadar açlıktan canımızı çıkartabilirler. Sen bana aksi bir örnek söyle. Yok. Güney Afrika’da da oldu, Almanya’da da oldu. Hiç gitmeyecek dediğin adamlar, gümbür gümbür gittiler. Türkiye’de niye olmasın ki? Bütün mesele şu; halkların dayanışması lafı çok güzeldir. O harbiye bir laf değil. Başta türlü başa çıkamayız. O sorun ortadan kalkmak zorunda. En temel, büyük, acılı sorunumuz. Bu sonuna kadar gitmez. Ve gitmeyecek. Bir de bunlar bizim sandığımız kadar zeki değiller. Çok faça veriyorlar, görmüyor musun? Bir şey söylüyorlar, ertesi gün tam tersi oluyor.


(Mezopotamya - Sedat Yılmaz  - Fotoğraf: Özgür Paksoy)