ilhan Tanir
Ara 26 2017

Türkiye uzmanı Eissenstat: İşler 2018'de daha da kötüleşecek!

St. Lawrence Üniversitesinde tarih bölümünde doçent. Aynı zamanda POMED adlı düşünce kuruluşunda araştırma görevlisi olan Howard Eissenstat, son yıllarda Türkiye adına en çok yorum yazısı yazanlar arasında ve sosyal medyada da Türkiye dendiğinde akla gelen uzmanlardan.

Eissenstat geçtiğimiz hafta içinde POMED için yazdığı Türkiye analizinde ise, Erdoğan liderliğindeki hükümetin SADAT gibi para-militer güçlerin desteğiyle 'devrim muhafızları'' benzeri bir oluşumu kurmakta olduğunu yazarak dikkatleri çekti.

Batı'daki birçok Türkiye uzmanı gibi Eissenstat da 2018 yılında gelecek Türkiye'den pek umutlu değil.

2018'de Türkiye'yi bekleyen ''iyi senaryonun'' son yıllardaki kötüleşmenin devamı olacağı, kötü senaryonun ise alınan yanlış kararlar ile anti-demokratik sürecin daha da hızlanıp katlanarak süreceği inancında.

Eissenstat, Türkiye & ABD ilişkilerinin Zarrab davası sonrası gelebilecek büyük cezalar ile daha da kötüleşebileceği, ve Türkiye & NATO ilişkilerindeki sarsıntının ise - şu an öyle bir niyet görmese bile - kontrolden çıkabileceği endişesi içinde.


Eissenstat ile 2017'deki Türkiye'yi ve 2018 beklentilerini telefon mülakatı ile konuştuk:

2018'den beklentiniz nedir?

2016'dan beri gördüğümüz şeylerin sürmesini ve genişlemesini bekliyorum:

Tasfiyenin genişlemesi ve devamlı gücün pekiştirilmesi. Özellikle Osman Kavala davasının son derece rahatsız edici olduğunu ve sivil topluma sürekli saldırı hissi verdiği düşünüyorum.

Kriz algısının azalacağını varsaymak için herhangi bir neden görmüyorum. Her şeyden önce, kriz algısı Gezi olayları ve 17-25 yolsuzluk skandalının yaşandığı 2013’ten beri, Erdoğan için siyasi olarak yararlı olmuştur.

Erdoğan Avrupa ve Amerika'nın hukukun üstünlüğü konusundaki endişelerini Türk devleti içindeki hainlere destek olarak görüyor.

Bence söz konusu gerginlikler üzerinde durmasından fayda sağladığını düşünürken, onlar samimi. Kendisinin tehlikede olduğuna inanıyor, ve bu yüzden muhalefeti ezme çabalarına devam edecek.

Batının hukukun üstünlüğü endişelerine değinmenizin sonrasında, belki de konuyla ilgili en büyük çatışmanın Fethullah Gülen ve Gülen Hareketi üyelerinin iadesi meselesinde olduğunu görüyoruz. İlk olarak, şunu sormama izin verin: Türkiye uzmanı Nicholas Danforth geçtiğimiz günlerde Gülen Hareketi üyelerinin darbe girişiminde merkezi olarak yer aldığına inandığını yazdı. Katılıyor musunuz?

Benim fikrim, Gülen Hareketi üyelerinin darbe girişiminde kilit rol oynadığıdır.  Merkezde olabilirler; ancak hakikat, kesin olarak bilmediğimiz ve asla bilemeyeceğimiz çok şeyin varlığı.

Türk hükümeti tek bir hikaye oluşturmak için çok uğraşıyor. Ancak bu, baskı altında itiraflara dayanıyor ve ayrıntılara sınırlı erişim anlamına da geliyor.

Tam ve tarafsız bir soruşturma için fırsatı kaçırdık.

Hareketle bağlantılı bireylerin (darbe girişiminde) kilit rol oynadığı konusunda çok az şüphe var; merkezi çekirdekte tertipleyici bir rol üstlenmiş olabilirler. Fakat bilgilerimizin sınırları ve itirafların niteliği dikkate alındığında darbe girişiminin tam hikayesi hakkında agnostik (bilinemezci) olma eğilimindeyim.

Gülen Hareketi üyeleri tarafından darbede önemli bir rolün üstlenildiğini görüyorsanız, Bu Amerikalıların Gülen'in veya Hareketin üyelerinin iadesi konusunda harekete geçmesi için yeterli değil mi?

Tek kelimeyle, hayır. 

[POMED] makalemden anlaşılacağı gibi, devlet kurumlarının ve hukukun üstünlüğünün çökmesindeki rolü konusunda Gülen hareketini çok eleştirelim. Harekete mensup bazı kişilerin darbeye katıldığı konusunda herhangi bir şüphe olduğunu sanmıyorum.

Ancak hukuk bireysel suçluluğun özel kanıtlarına ihtiyaç duyar.

Bu katı bir kriterdir; bireysel katılımın özel kanıtlarını gerektirir.

Gülen'in iade edilmesi için kendisini darbe ile ilişkilendiren özel kanıtlara ihtiyaç var.

Ancak Gülen e-postayla bile iletişim kurmaz ve nadiren telefon kullanır. Birisi onu nasıl darbe ile ilişkilendirebilir?

Yanıtlamanın birkaç yolu var. 

Birincisi, zor ya da değil, suçluların iadesini mümkün kılmak için bazı delillerin olması gerekiyor. Ben bir avukat değilim ancak tasfiyenin siyasi tabiatı ve suistimallerin durumu onu olması gerektiğinden daha yüksek yapmasına rağmen, çok yüksek bir çıta söz konusu gibi görünmüyor.

Bununla birlikte anladığım kadarıyla, iade talebi henüz Dışişleri Bakanlığını geçmedi. Bu, standardın en temel kuralının henüz karşılanmadığı anlamına geliyor.

Türk hükümetinin görünürde yaptığı gibi, kutular üzerine kutularca belge üretmek, aslında iyi bir strateji değil.

Şahsi fikrim Adalet Bakanlığı yetkililerinin etkili bir iade talebinde bulunmalarına yardımcı olmak için defalarca Ankara'ya gittiğidir. Ancak sonuç vermedi.

Öyleyse, Ankara'da üç şeyden biri oldu:

İlki, Gülen'i kişisel olarak darbe girişimine bağlayan gerçek bir kanıtın olmaması.

İkincisi, Türk Hükümetinin Gülen’in iade edilmesini gerçekten istememesi.

Ve üçüncüsü, Türk hükümetinin tüm sürecin politik olduğuna dair kanaati; ayrıca hukuksal mekaniğin önemli olmadığına inanması ya da onu önemsememesine .

Üçüncüsünün doğru olmasından şüpheleniyorum, fakat Türkiye’nin suçlama çabalarının bütün tembelliği bana göre bir bilmece.

Yazınızda, hükümetin askeri yükleniciler, siyasi parti dernekleri, mobilize edilmiş ve militan AKP tabanını içeren gayri resmi bir güvenlik yapıları ağı kurduğunu ileri sürmüştünüz. Bu Türkiye'nin bir başka Ortadoğu rejimi olduğu anlamına mı geliyor?

İşaret etmeye çalıştığım nokta, kısmen, çağdaş Türkiye'nin diğer otoriter rejimlerden oldukça farklı olmasıdır. Çoğu otoriter ülke, gücü elinde tutmakla ilgileniyor.

Uzlaşmaya varıyor ve insanların hayatlarıyla barışık olmasına izin veriyorlar.

AKP kendini dönüştürücü, devrimci olarak görüyor.

Bu anlamda Erdoğan'ın hedefleri çok daha fazla dramatik. Sadece gücü elinde tutmak istemiyor; esas olarak Türk toplumunu yeniden şekillendirmek istiyor.

Makalemin Erdoğan hakkında gösterdiği ikinci nokta, kendisini güvende hissetmemesi, ve bu güvensizliği gidermenin bir yolu olarak güvenlik yapılarını radikal bir biçimde dönüştürmek için harekete geçmesidir.

İlk olarak bunu, özellikle ordu ve polis gibi sadık siyasal kurumlar oluşturmak için on yıllık çabalarını radikal bir şekilde yoğunlaştırarak yapıyor.

İkincisi, SADAT gibi devlet dışı aktörlerle bir dizi ittifak kuruyor. Bu, güvenlik teşkilatlarının kirli işlerini yapmak için dışarıdan müttefiklerini kullandığı çirkin Türk geleneğine uyuyor.

Üçüncüsü, siyasi muhaliflere karşı parti militanlarına yeni bir önem verildiği görüyoruz. Siyasi muhaliflere karşı militanların kullanımının en azından 1940'lı yıllara kadar gittiği hatırlanabilir.

Fakat, ulusun özü devlet nezdinde asla saygı görmez. Şu anda gördüğümüz türden popüler seferberlik Türkiye için oldukça yeni bir şey.

Türkiye'de hala "Devlet Baba" algısı var, ancak geçmişte devlet dışı aktörler ve özellikle iktidar partisinin siyasi tabanı asla bugün oynadıkları rolü oynamadı.

15 Temmuz'dan bu yana saldırıya uğradıklarını düşünmelerinden dolayı Türk muhafazakarların kendilerini korumak için her hakka sahip olduğunu düşünmüyor musunuz?

Açıkçası darbe girişimi herhangi bir devlet tarafından üzerine gidilecek gerçek bir tehdidi temsil ediyordu. Türk kamuoyunun demokrasiye inanmasından dolayı darbe için destek yoktu.

Fakat bugün Türkiye'de gördüğümüz şey gerçekten bir demokrasi değil.

Artık muhalefetin Türkiye'de iktidara gelmesi için yasal bir yol yok, kalmadı.

Muhalefet partileri muhtemelen kazanabilir mi?

Birkaç ay önce Foreign Affairs için olan bir yazıda ana hatlarını belirtmeye çalıştığım gibi, kazanamayacaklarına inanmak için sağlam gerekçeler var.

Özünün yok edildiği bir 'demokrasi iskeleti' ile başbaşa bırakıldık.

2019’da veya erken bir seçim olacak mı?

Erken seçimlerin olup olmayacağını tahmin edebileceğimden hiç emin değilim. Sorun ne tür seçimler olacağıdır. Mısır'da ve Suriye'de seçim var, ancak sonucu biliyoruz.

Mevzu, sistemin demokratik değişim için makul bir fırsat sunup sunmayacağı.

Türkiye’de bunun doğru olduğunu, Mısır'da doğru olduğuna inandığımdan daha fazla olduğunu düşünmüyorum.

Dikkatle baktığım tek şey, belediye yönetimlerinin kaderi. Türk vatandaşlarının büyük çoğunluğu artık seçtikleri belediyelerin idaresinde yaşamıyor. AKP’li belediye başkanlarını istifaya zorlanıyor, HDP ve BDP belediyelerine kayyum atandı…

Geçtiğimiz hafta bir CHP belediyesine de aynı şekilde kayyum atandı. Hedef tahtasında başkalarının da olduğu söylentiler var.

Söylentilere göre, Erdoğan hala yerel seçimlerin gerekip gerekmediğini sorguluyor.

Bu önemli bir sorun, çünkü hala kötüleşebilecek birçok yolun olduğuna, mevcut olandan daha kötü olabileceğine işaret ediyor.

Erdoğan demokrasiye geri dönecek mi?

İnsanlar, yıllardır Erdoğan'ın ılımlı hale gelmesini bekliyor. Kendisinin irrasyonel bir aktör olduğunu sanmıyorum. Siyaseti değiştirme kapasitesini gösterdi. Birkaç kez Kürt meselesinde ve daha da meşhuru dış politikada kendi kendisi ile ters düştü.

Dahası muhalefete ulaşmak için nedeni var; böyle yapmak daha fazla istikrar sağlayacaktır. Ayrıca, Batı ile mevcut gerilimi azaltmak için de iyi nedenleri var.

Ancak, zamanla politika yapımını artan bir şekilde kişiselleştiriyor. Uzlaşmanın zaafiyet olarak anlaşıldığı, düşmanların boyun eğmeye zorlanacak kişiler olarak görülmesinin gerektiği çok tehlikeli bir dünya içinde. Daha uzun vadede ılımlılaşmasının imkânsız olduğunu düşünmüyorum, ama kesinlikle beklemiyorum.

2018'de değil. Belki de hiçbir zaman.

S-400'lerin satın alınması Türkiye-ABD ilişkilerine ne yapacak?

Kongre, bir süredir uzun bir konu listesi hakkında Türkiye’ye kızgın. Muhtemelen Kongrenin tepkisi şiddetli olacaktır. ABD ve Türkiye arasındaki ilişkilerin yakında düzelmesini beklemiyorum. Gerçek bir kriz mümkün.

Howard Eissenstat
Howard Eissenstat

2018'de Türk Hükümetinin insan hakları ihlalleri konusunda ABD hükümetinden farklı bir şeyin gelmesini bekler misiniz?

Sonuçta, ABD'nin cevabı sadece ihlaller hakkında değildi. İlişkilerin gerçekten bozulduğu belirli politika farklılıkları hakkındaydı.

Özellikle vize krizine yol açan gazetecilerin tutuklanması ya da tasfiye değil, ABD'li konsolosluk personelinin hedef alınmasıydı.

Bana öyle görünüyor ki ABD otoriter bir Türkiye ile yaşamaya razıdır, ancak uluslararası hukukun temel kurallarıyla oynamak istemeyen bir Türkiye ile yaşamaya razı değildir.

Bununla beraber, ABD hükümetinin içinde gerçek bir kırılma var; bürokraside ve Kongre’de, insan hakları krizlerini ve politika konularını özünde bağlantılı olarak gören ve onlara tek bir parçaymış gibi davranan insanlar var.

Bu grubun tartışmalarda ne denli egemen olduğundan emin değilim, ancak kesinlikle bir rol oynuyor.

Türkiye Avrasyacı bir ülke haline geliyor mu?

Türk ordusu içindeki ideolojik kaymalar hakkında yapılan vurgunun, belki, fazlasıyla abartıldığını düşünüyorum. Ancak daha da önemlisi, Rusya Türkiye ile bir arabozucu rolü oynuyor; Türkiye'yi müttefik yapmaya önem vermiyor.

Türkiye, ABD ve Avrupa ile ilişkileri sürdürmek konusunda güçlü bir menfaate sahip. Türkiye’nin NATO'da olmaktan hala büyük fayda sağladığını düşünüyorum.

İlişkinin şartlarının yeniden şekillenmesi bile olsa Erdoğan’ın ayrılmayı istediğini düşünmüyorum.

Erdoğan, Batılı güçler tarafından yanlış anlaşıldığına inanıyor; ilişkileri yeniden müzakere etmek istiyor, koparmak değil.

Genel amaç Batı'yı Türk çıkarlarına daha sempatik hale getirmek.

Endişem, anlaşmazlıkların kontrol dışı çıkmasıdır. Erdoğan'ın Batılı müttefiklerine yönelik temel yanlış anlamalarının, Türkiye'nin profesyonel diplomatlarının dışlanmasıyla birlikte, yanlış hesaplara yol açmasının daha muhtemel olmasından korkuyorum.

Türkiye'nin kendi kendine NATO'dan ayrılmasını beklemiyorum.

Ancak, artık imkansız olarak da kabul etmiyorum.

Zarrab davası beklediğiniz gibi gelişti mi?

Sanırım bunun için hala erken ve bundan sonra ne olacağını görmek zorundayız. Sorun, Türk bankalarına ne tür yaptırımlar uygulanacağı. Diğer bankalara karşı başka suçlamalar olacak mı? Yeni iddianameler olacak mı? Zarrab davasının çok büyük kısmı, yargılanmakta olan Atilla hakkında değildi.

Savcıların ileri gitmek için ne planladığını ve daha fazla insanı suçlayıp suçlamayacağı veya Amerikan Hazinesi’nin Halkbank ve diğer bankalarla ilgili ne hazırladığını ve görüştüğünü bilmiyorum. Bunlar en önemli kurumsal sorular.

Örneğin, ABD Hazinesi Türk bankalarına para cezası uygularsa, Erdoğan nasıl tepkiler verebilir? Erdoğan'ın temel prensibi mütekabiliyettir, vize meselesinde gördüğümüz gibi.

ABD Hazinesi, Halkbank'a yaptırım uygularsa, Erdoğan ABD kurumlarına mukabele edecek mi? Ederse ABD ne yapacak? Kontrol dışına çıkabilecek şeyler olarak kastettiğim budur.

2018'e girerken en kötüsü arkamızda mı kaldı? Yoksa önümüzde mi?

İşlerin kötüleşeceğini düşünüyorum. Mevzu, aynı yolda devam edilmesi mi, yoksa bazı yeni krizlerle tamamen yeni sulara dalınması mı?

Bankalara yaptırım konusunda bir kriz olasılığı bunun bir örneğidir.

Olabilecek bir başka şey, eğer Türk hükümeti CHP'nin kalelerini kazanmaya çalışır ve CHP’li belediyelere kayyum atamaya devam ederse, bu sisteme bir şok olacaktır.

Çoğu orta sınıf CHP seçmeni CHP’li belediyelerde yaşıyor.

Bu, günlük yaşantıları üzerindeki AKP iktidarının etkilerini sınırlıyor. Ama eğer Kadıköy veya Beşiktaş'ın [belediyeler] AKP iktidarına geçtiğini görürlerse, bu durum gerginliği dramatik bir şekilde artıracaktır. Bunun olup olmayacağını bilmiyorum, ama kesinlikle muhtemeldir.

En iyi durum, son birkaç yıldır gördüğümüz çöküş eğiliminin devam etmesi:

Devamlı tasfiyeler, sürekli tutuklamalar, devamlı muhalefetin kötülenmesi ve Türkiye'nin müttefikleri ile yaratılmış krizler. Bu konuların herhangi biri her an çok daha tehlikeli bir şeye dönüşme kapasitesine sahip.