Eşref Aydoğmuş
Şub 24 2018

Zafer Toprak, ‘İnkılap ve Travma’yı anlattı

Tarihçi Prof. Dr. Zafer Toprak ile geçtiğimiz Aralık ayında çıkan “Türkiye’de Yeni Hayat: İnkılap ve Travma” adlı kitabını Ahval için konuştuk. Toprak, kitabında 1900’lü yılların başında Türkiye’de çağdaş yaşam özleminin toplumsal travmaya dönüşümünün öyküsünü anlatıyor.

Toplumu farklı kesimleriyle ele alan Zafer Toprak, değişik gelir gruplarındaki kadının ve çocuğun durumunu tüm açıklığıyla izah ediyor, savaşta yitirilen erkek nüfusunun toplum üzerindeki baskısı ve kadının iş hayatına atılma evresini bize resmediyor.

“Cumhuriyet kadına özgürlük getirdi mi?” sorusunu da kitabında tartışan Toprak, kadının özgürlüğünün hiç de zannettiğimiz kadar olumlu bir evrilme yaşamadığını bize anlatıyor.

Cihan Harbi’nin Avrupa, Amerika ve Türkiye’de gençlik üzerindeki manevi değerlerden kopuş etkisini etraflıca ele alıyor, ve özellikle Türkiye’de dini değerlerden kopuşun diğer ülkelere nazaran daha az olduğunu belgelerle açıklıyor.

Kitabınızda travma konusunu ele alırken intiharlara ayrı bir yer ayırıyorsunuz. Türkiye’de o dönemki intihar oranlarındaki artışı psikiyatristler kişiliğe bağlıyorlar ve cinnette karar kılıyorlar. Sosyologlar ise toplumsal olgularla açıklıyorlar. Sizce 1918-28 arasındaki intihar oranlarındaki artışın sebepleri nelerdi?

İntihar, özellikle 20. yüzyılın başlarında psikiyatristlerin ve psikologların ilgilendikleri en önemli konulardan biri olmuştu. Psikiyatrinin intihar olgusu karşısındaki tutumu oldukça ilginçti.

Bu tutum, çok uzun bir süre boyunca intihar sorununu herhangi bir akıl hastalığı teşhisi koyarak halletme gibi kestirme olmuştu. Ruhsal bozukluğu olan hastalarda kendi canlarına kıyma olaylarına oldukça sık rastlanıyordu.

Bu verilerden hareket eden psikiyatristler her intihar olayına bir akıl hastalığı damgası vurarak sorunu akıl hastanelerinin içerisinde halletme eğiliminde olmuşlardı. Oysa istatistikler delilikle intihar arasında zorunlu bir bağ olmadığını, ikisinin de frekanslarının hiç uyuşmayan değişiklikler gösterdiğini ortaya koymuştu.

Bazı akıl hastalarının bilinçsizce canlarına kıymalarını intihar olarak ele alınamayacağı gerçeği bir yana; günlük hayatta normal olarak kabul edilen kişilerin intihar oranları yanında, akıl hastalarının sözde intihar oranı önemsenmeyecek kadar küçük bir yüzde teşkil etmekteydi.

Sosyologların ise intiharın nedeni konusunda reçeteleri hazırdı. Durkheim’in ‘İntihar’ adlı kitabı bu konuda yönlendiriciydi. İntihar olayını toplumda tutunacak bir idealin eksikliğine bağlıyorlardı.

Evet Milli Mücadele kazanılmıştı, ama toplumsal yapı büyük ölçüde çöküntüyü yaşıyordu. Bu çöküntü ortamında ideal de yok olmuştu. Bu tür ortamlarda intihar olayları doğal olarak sıklaşıyor.

Nitekim 30’lu yıllarda Cumhuriyet kendi yurttaş kimliğini oluşturma sürecine girince ideal tekrar gündeme geldi. Toplum toparlandı. Aileye çeki düzen verildi. İntihar olaylarında düşüş görüldü. İntiharın kuşkusuz farklı nedenleri olabilir.

Bunlar arasında ekonomik nedenler de yer alıyor. İflas eden bir kabzımalın intihar ettiği görülmüştür. Ama bugün hâlâ sosyolojik nedenler ön planda tutuluyor.

Resimli Ay dergisi Cihan Harbi ertesi yeni nesil için manevi değerlerden kopuk bir resim çiziyor. Düşünceleriniz nelerdir?

Cihan Harbi ertesi yeni bir nesil doğdu. Ancak yeni neslin sorunları büyüktü. Resimli Ay “Yeni nesil için ne düşünüyorsunuz?” başlıklı yazısında Türkiye’yi de kapsayacak şekilde bu yeni neslin sorunlarını dile getiriyor.

Yeni nesil eski ananelere düşman. Dine, ahlaka, aile kayıtlarına karşı lakayt. Gençlikte eski hayata karşı bir isyan var. Gençlik “yeni hayat” peşinde. Bu “yeni hayat” günü birlik bir yaşam tarzı. Gençlik artık gelecekten umudunu kesmiş durumda.

Resimli Ay dergisinin teşhisleri son kertede anlamlı. Dergi yeni gençliğin özelliklerini sekiz başlık altında topluyor. Her şeyden önce yeni nesil otorite tanımıyor; ne dine, ne milli, ne de ailevi disipline tahammül edebiliyor.

Aile çocuklar ve gençler üzerindeki otoritesini kaybetmiş durumda. İhtiyarlara artık hürmet edilmiyor. Mesuliyet hissi tanımıyor. Kızlarla erkek çocuklar arasında o günlerde pek tasvip görmeyen yeni tarz bir arkadaşlık teessüs ediyor.

Gençler eğlenceye düşkün oluyorlar. Spor merakını ifrata vardırıyorlar. Artık hiçbir dinî otoriteyi tanımıyor, hiçbir şeye inanmıyorlar. Derginin yaptığı tabii bir genelleme. Ama bu kitabın ana teması olan travmanın nedenleri arasında işte bu tür sorunlu bir gençliğin varlığı.

Cumhuriyet rejimi bence doğru bir teşhis koyuyor. Nitekim gençliği bu tür bir açmazdan kurtarmak için 30’lu yıllarda Halkevleri ihdas ediliyor. Gençliğe kültürel etkinliklerle yeni bir ideal aşılanıyor.

Halkevleri’nin önemine değiniyorsunuz. Oysa halkevleri sonraki nesillerde epey eleştirildi. Halkevleri sizce ne tür bir çözüm getirdi? Travma atlatıldı mı?

Aranan “ideal”in o günkü adı “ülkü”ydü ve Halkevleri’nin ana yayın organı bu başlıkla çıkmaya başladı. Atatürk manevi kızına “Ülkü” adını koydu. Anadolu’nun dört bir köşesinde kurulan halkevleri aynı doğrultuda kendi dergilerini çıkardılar.

Halkevleri’nin ana görevi 1920’li yılların kaosuna son vermekti. “Yeni hayat”ın paradoksal yapısına çözüm getirmek, olumlu yönlerini kalıcı kılarken, olumsuzluklarından arındırmaktı.

Böylece travmaları gidermek, toplumsal çöküntünün önünü geçmek mümkün olacaktı. Yine böylece Cumhuriyet’in “yeni insan”ı yaratılacak, ona yeni bir “ideal” aşılanacaktı.

İntihar olgusu Tek Parti döneminde gelişmelerin turnusol kâğıdı oldu. Otuzlu yıllarda genç kız-kadın intiharlarında düşüş gözlendi. En azından bu tür bir anlayış hakim kılındı. Savaşların körelttiği aile kurumu yeniden toplumsal konumunu elde etti.

Evlilikler özendirildi. Pronatalist politikalar sayesinde doğurganlık yukarı çekildi. Salgın hastalıklara yönelik sağlık politikası kısa sürede başarıyla sonuçlandı.

Daha ikinci nüfus sayımında, 1935 yılında bu başarı kendini kanıtlıyordu. Türkiye’nin nüfusu 1927 ile 1935 arası 13.648.270’ten 16.188.767’a yükseldi; 2.540.497 kişi arttı. Bu oran yüzde 23’tü.

Yıllık artış oranı binde 20’nin üzerindeydi ve tarihte ilk kez ülke bu oranda bir nüfus artışı yaşıyordu. Sovyet Rusya’nın ardından Türkiye nüfus artış oranıyla dünya ikincisi olmuştu. Türkiye bundan böyle uzun Cihan Harbi’nin neden olduğu savaş travmasını atlatmıştı.

Cihan Harbi’nde ünlenen ‘siper hastalığı’nın yeni nesil üzerinde ruhsal ve toplumsal ne gibi etkileri olmuştur. Ve bu savaşın ruhsal etkisi ne kadar sürmüştür?

Cihan Harbi beklenenden uzun sürdü ve eski savaşlardan çok daha farklı koşullarda gelişti. Bunların başında siperler geldi. Cihan Harbi son kertede bir siper savaşıydı. Siperlerde aylarca sıkışıp kalan askerlerin önemli ölçüde psikolojik sorunlar yaşadığı görülüyordu.

Nitekim psikiyatri savaş yıllarında önemli bir tıp alanı oldu. Bizde de Mazhar Osman’la başlayan psikiyatri 20’li yıllarda güç kazandı. Fahrettin Kerim Gökay bu ekolün önde gelen hekimlerindendi.

Biz de de 20’li yıllarda ruhsal bozukluk tavan yaptı. Psikiyatri uzmanları nitekim intihar olaylarını ruhsal bozukluklara bağladılar. Ama kimi hekimler bu konuda aşırı görüşler ileri sürdüler.

Özellikle kadınların, genç kızların yaşamlarını sınırlamak için psikiyatriyi araç olarak kullanma yoluna gittiler. Kitapta bunların birçok örneğini veriyorum. İş, “uslanmayan” genç kızlarımızın akıl hastanesine kapatılmasına kadar varıyor.

Bir yanda “asrî kadın” ve “asri hayat”, diğer yanda sefalet içinde yaşam mücadelesi veren kadın. Yeni hayatta farklı kadın profilleri ile beraber çocukların yeni hayattan etkilenişi nasıl oldu?

Türkiye’de, özellikle büyük kent yaşamında, Cihan Harbi’ni takiben Mütareke yıllarından itibaren 20’li yılların sonlarına değin toplumsal boyutlarda travma yaşandığını söylemiştim. Bu travma sürecinde aile yapısının çözülüşü belki de en önemli husus.

Uzun savaş yılları sonucu aile kurumu büyük bir çöküntü yaşadı. Erkek, cephede telef olurken, geride kadın sefaleti yaşamış, aç kalmış, kimi kez dilenmek zorunda kalmıştı. Bu yıllarda fuhuş yaygın bir nitelik kazanmıştı.

Öte yandan toplumsal barış sona ermiş, savaş sefaletle safahatı bir araya getirmişti. Bir yanda iffetinden olan yoksul kadın çocuğunu en ilkel yöntemlerle düşürmek zorunda kalmış, öte yanda “monden” bir yaşam özlemiyle burjuva yaşamına özenen “asrî kadın” türemişti.

Aile bağlarının çözüldüğü bir ortamda gençler nihilist, sınır tanımaz bir özgürlük peşine düşmüşlerdi. Bu durum özellikle genç kızlar üzerinde telafisi olanaksız sonuçlar doğurmuştu.

Ebeveynine meydan okuyan, aşkın pençesine düşüp karşılık bulamayıp intihar eden genç kadın, iffetinden olup çocuğunu düşürmek zorunda kalan genç kız, evlenecek gücü olmadığından umumhane müdavimi erkek, fuhuştan başka çözüm bulamayan yoksul kadın, tüm bu göstergeler yaşanan travmanın ne denli derin olduğunun kanıtları.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında Ankara’nın bu sorunlara eğilecek ne vakti ne de olanağı oldu. İç isyanlar, dış müdahale tehditleri, Lozan’da çözüm bulmayan önemli sorunlar, rejime muhalif kesimlerin sindirilmesi, hilafetin kaldırılışının doğurduğu tatminsizlik, yeni bir anayasanın yürürlüğe konma sancıları Ankara’yı siyasete odaklamış, toplumsal sorunlar ileriki yıllara ertelenmişti.

Toplumun hemen her kesimini yakından ilgilendirse de travmanın gerçek muhatapları büyük ölçüde genç kız ve kadınlardı. Kadının bu denli çaresiz olduğu bir dönemi Türkiye o güne değin yaşamamıştı.

Çocuk düşürürken, veya intihar ederek yaşamını yitiriyor, yok olup gidiyordu. Tüm bu gelişmeler sonucu yeni nesil krizi yaşandı. Çocuk ölüm oranları kimi hekimlere göre yüzde 90’a kadar çıktı. Doğan çocukların önemli bir kısmı ise eğitim görmüyordu. Nesil yok olup gidiyordu.

Şefik Hüsnü’nün Feminizm eleştirisi ve kadınlar hakkındaki görüşlerine ne ölçüde katılıyorsunuz?

Kadın konusuna Marksist açıdan yaklaşan Şefik Hüsnü, o sırada yayınlanan Aydınlık dergisinin daha ikinci sayısında “İctimaî inkılâb ve kadınlarımız” başlıklı yazısına yer vermişti.

Yazı büyük ölçüde Sanayi Devrimi ile birlikte kadınların erkeklere oranla ne denli daha derin bir sömürüye tabi tutulduklarını dile getiriyordu. Artan oranda fabrikalarda, imalathanelerde kadın istihdamı gündeme gelmiş, erkeklerden daha biçare kitleler halinde kadınlar işçi ordularına ilhak etmişlerdi.

Bu sömürünün özellikle Cihan Harbi ile birlikte o zamana kadar misli görülmemiş bir boyuta taşındığını söylüyor, erkek nüfusun cepheye celbiyle birlikte, bir yandan üretimin sürdürülmesi, öte yandan silah ve teçhizat ve benzeri savaş gerekleri sonucu artan talebin ancak kadın emeğiyle karşılandığına dikkat çekiyordu.

Eskisine oranla birkaç misli “işgücü” talebi oluşmuştu. Bu da ancak erkek işçinin kadın işgücüyle ikamesiyle mümkün olabiliyordu. Artık en hatıra gelmedik sektörlerde bile kadın istihdam ediliyordu.

Kadınlar gönüllü olarak iş kabul etmedikleri durumlarda devlet zor kullanıyordu. Böylece başta İngiltere ve Almanya, ardından Fransa ve İtalya, olmak üzere savaşa katılan ülkelerde birer güçlü kadın işçi sınıfı doğmuştu.

İşçi sınıfına katılan bu kadınların toplumsal devrim davası güden erkek işçilerle aynı safta yer almaları o güne kadar burjuvazinin yönettiği ve koruduğu bağımsız kadın hareketi, Feminizm’i geri plana itmiş oluyordu.

Şefik Hüsnü’nün görüşleri tabii önemli. Ama bu Meşrutiyet yıllarının “burjuva feminizmi”ni önemsiz kılmaz. Türkiye’de kadının görünür olması Meşrutiyet yıllarında gerçekleşti.

Batı’da savaş sonrası din konusunda gelişmeler hangi doğrultuda oldu? Türkiye’de yeni neslin (yapılan anketler ışığında) Avrupa ve Amerika’daki kadar dinden kopmayışını neyle açıklayabiliriz?

Aydınlık dergisinde yer alan “Amerika’da gençler niçin intihar ediyorlar?” başlıklı yazıda Amerikalı sosyolog ve psikologların görüşlerine yer veriliyordu. Amerikalı yazarlar da Cihan Harbi’ni bir dönüm noktası olarak alıyorlardı.

Kimi bilim adamlarına göre, Cihan Harbi ertesi din etmeni gücünü yitirmişti. Din, geçmiş nesillerde, insana yaşama aşk ve hevesi vermişti. Ancak Cihan Harbi dinsel inançları köklü bir biçimde sarsmıştı. Hoşgörünün yok olduğu, insanların birbirini boğazladığı bir dünyada tanrı sorgulanmaya başlanmıştı.

Anti-klerikalizm her geçen gün alanını genişletiyordu. Üniversite gençliği kendisini sert, çetin, eğilmeyen bir dünyada buluyordu. Eskiden gençlere güç veren din gücünü yitirmiş, yeni nesil dinden kopmuş, kendi başına kalmıştı.

Aynı şekilde aile birliği de sarsılmıştı; gençliği hayata bağlayacak kadar güçlü değildi. Artık gençler, ailelerinin dünyadaki gelişmelerin gerisinde kaldığına, bu bağlamda kendilerinin de toplumla uyum sağlayamamalarının, geri kalmalarının nedeninin ailelerinden aldıkları yanlış telkinlerin sonucu olduğuna inanıyorlardı.

Sinirli, zaaf ve acz içindeki genç, ailesini sorumlu tutuyordu. Bu nedenle aile bağları çözülüyor, hatta ailesine karşı başkaldırma gereği duyuyordu.

Gençliği ezen bir diğer etmen gazete, mecmua, telsiz, telefon ve benzeri iletişim araçlarıydı. Tüm dünyadaki gelişmeler hakkında süratle bilgi edinen gencin “tecessüs”ü ölüyordu. Artık her şeyi öğrendiğini ve öğrenilecek yeni bir şey kalmadığını sanıyordu.

Bu doğrultuda hayat onun için önemini yitiriyor, dış dünyayla ilişkisini kaybediyordu. Bu koşullar altında genç için çözüm yolu birçok kez intihar oluyordu. İşte böyle bir ortamda genci hayata çekmek, onu meslek sahibi yapmak, çalışıp kazanmaya zorlamak gerekiyordu.

O zaman bütün yeis ve umutsuzluğun yerini azim ve irade alacak ve genç hayata yeni bir şevk ve hevesle bakacaktı. Kısaca, Durkheim’in dayanışmacı modelindeki “meslek ahlakı” intiharlar için de bir panzehir işlevi görecekti.

Cihan Harbi ertesi dünya hızla küreselleşme sürecine girmişti. Yukarıda sayılan hususların birçoğu Türkiye için de geçerliydi. Cumhuriyet Türkiyesi’nde laikliğe doğru atılan önemli adımlar bu sürecin ülkede yansımaları olarak görülebilir.

Cihan Harbi’nin bir dizi paradoks yarattığını söylüyorsunuz. Yeni bir dünya kurulduğundan söz edebilir miyiz bu tarihlerde? Cihan Harbi hangi açılardan 20. Yüzyıl’da bir dönüm noktası oluşturuyor? Türkiye’nin beşeri sermayesi bu bağlamda nasıl etkilendi?

Cihan Harbi’nin yarattığı yeni teknoloji paradoksal olarak insanı esir almıştı. Cihan Harbi’nin donanımı, tank, denizaltı, uçak ve benzeri mekanize yapısı insanlığın kitlesel ölümüne neden olmuştu. Tıpkı Goethe’nin sihirbazının çırağı gibi çağrılan ruh denetimden çıkmış, sahibini tehdit eder konuma gelmişti.

Türkiye’nin ise kendine özgü sorunları vardı. Avrupa ülkelerinin çoğu kendi nüfus devrimlerini daha 19. yüzyılda yaşamışlardı. Çoğu ülkenin sorunu nüfus yetersizliği değil, tersine nüfus fazlalığıydı. 19. yüzyılda aşırı nüfus kısmen Amerika’ya kaydırılmıştı.

Ama artık Amerika da kapıları kapamıştı. Almanya, İtalya gibi ülkeler yeni “hayat alanları” arayışı içerisindeydi. Türkiye ise Lozan ertesi kilometre kareye düşen 17 kişisiyle nüfus fukarasıydı.

Ülke savaş badireleri sonucu yitirdiği nüfusu toparlamakta güçlük çekiyordu Bu nedenle siyasal yapıyı kurduktan sonra kendi “yeni insanı”nının peşine düşecekti. 20’li yıllarda doğurganlığın son derece umutsuz bir manzara arz etmesi, “yeni hayat”ın neden olduğu ahlak bunalımı, sağlıklı yeni bir nesili kaçınılmaz kılıyordu.

Son bölümde Cumhuriyet’in ilk yıllarında “maşerî vicdan”ın yokluğundan söz ediyorsunuz. “Maşerî vicdan”la neyi kast ediyorsunuz?

“Maşerî vicdan” terimi Gökalp’e Durkheim’den intikal etmişti. “İdeal”den yoksun bir kitle milleti oluşturamazdı. Bireyleri bir arada tutacak, onlara ortak bir gelecek vaad edecek, kaderde kıvançta aynı değerleri paylaşacak “yeni insan”ı, Osmanlı kölesinden, kulundan arındırılmış yeni bir Cumhuriyet vatandaşını yaratmak temel hedefti.

Bunun için her şeyden önce Cihan Harbi ertesi oluşan kaosa, toplumun yaşadığı travmaya, bencilliklere son verilmeliydi. Bu koşullar altında rejim giderek sertleşecek, ülke insanı denetim altına alınacak, tüm güç odakları devlette toplanacaktı.

Ziya Gökalp’in çok önceleri söylediği “Fert Yok, Cemiyet Var” ülküsü şimdi anlam kazanıyordu. Gündemdeki devletçilik bunu gerektiriyordu. Günlük yaşamın her alanında devlet başı çekecekti.

Peki bu konuda Cumhuriyet’in bu bağlamda bulduğu çözüm ne idi?  Travmadan Türkiye kurtulabildi mi? Kitapta bir noktada “yeni hayat”tan “yeni insan”a geçiyorsunuz. Bu süreç travmaya çözüm bulunduğu anlamına gelebilir mi?

Travmanın önüne geçmek için öncelikle kadını, gençliği her türlü zararlı gelişmelerden korumak gerekiyordu. Yeni “ideal” aşılamanın yanı sıra onları sağlıklı kılmak, her türlü zararlı ortamdan korumak, depresif eğilimlerini gidermek, aile yuvasını özendirmek, intiharların önüne geçmek gerekiyordu.

Hekimlerin bu konudaki görüşleri Ankara’da hükümet çevrelerinde de hâkim oldu. 1927 sonrası intihar konusunda basında güçlü bir kampanya açıldı, intiharlarla ilgili haberler sansürlendi. Gazete ve dergiler intihar haberlerine yer veremeyecekti.

Bu arada fuhuş sıkı denetim altında alındı. Umumhaneler kademeli bir şekilde kapatılmaya başlandı. Genç kızlara “kötü örnek” olabilecek türde “müstehcen avam edebiyatı” da aynı kaderi paylaştı. Bundan böyle genç dimağlar “millî” roman ve hikâyelerle beslenecekti.

Genç kızların eğitimine bir başka önem verildi; gençlik spora özendirildi. Harf devrimi ertesi başlatılan “kültür devrimi” giderek özlemi duyulan “maşerî vicdan”ı, Cumhuriyet’in eksik olan “ideal”ini oluşturdu.

Bu amaçla Faşist İtalya’nın “dopolavoro”larından esinlenilerek Halkevleri kuruldu. 30’lu yıllarda, dil ve tarih alanındaki gelişmeler yanı sıra halkevlerini etkin katkısıyla yürütülen kültür devrimi, İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük kentler başta olmak üzere, yeni nesile aradığı “ideal”i verecekti.

Kitabı “yeni insan”la noktalıyorsunuz ve bir sonraki kitapta buna eğileceğiniz gözüküyor. Özellikle 30’lu yıllarda bu tür bir yönelim söz konusu olduğu ortaya çıkıyor. Yeni İnsan özünde otoriter bir yapıyı yansıtmıyor mu?

“Yeni hayat”ın kaotik ortamı, yarattığı travma, yüksek oranda çocuk ölümü, 30 yılı zor ulaşan yaşam umudu, artan intiharlar Türkiye için karamsar bir gelecek çiziyordu.

On yılı aşkın savaşılmış, bağımsız bir ulus devlet kurulmuş, köklü siyasî, idarî ve hukukî reformlar yapılmış, ama tüm bunlar halkın günlük yaşamından çok yönetim katı için anlam taşıyordu. Oysa savaşları çözdüğü toplumsal yapı için için çürüyordu.

Buna çözüm ise beşeri sermayeyi, ülke insanını yaşatmak, yaşatmanın ötesinde onu ayakta tutacak bir “ideal” vermekti. 20’li yılların sonu bu açıdan bir dönüm noktası olacaktı.

Cumhuriyet bundan böyle tabana yönelecek, beşeri sermayesine sahip çıkacak, rejimin değerleriyle donatılmış “yeni insan”ı inşa edecekti.

Diğer bir deyişye bir yandan çocuk ölümlerinin önüne geçecek, salgın hastalıkları önleyecek, öte yandan evlilikleri özendirecek, yaşam umudunu yukarı çekecek, hızlı nüfus artışını sağlayacaktı.

Gençlik konusunda ne tür önlümler alındı? Gençliği travmadan kurtarmak için çözüm yolları nelerdi?

30’lu yıllarda Cumhuriyet kadınlar kadar gençlere de odaklanacaktı. Avrupa’da, otoriter rejimlerde gözlemlenen gençliği rejime uyumlu kılma çabaları Türkiye’yi de etkileyecekti. Gençlik için kurtuluş askerlik eğitimi ve spor etkinlikleriydi.

Kıta Avrupası’nda, özellikle totaliter ve otoriter ülkelerde gençlik devletin güdümünde örgütlenmiş, genç nesille rejim arasında sıkı bağlar kurulmuştu.

Cihan Harbi’nde yenik düşen ve bu nedenle imzaladıkları sözleşmelerle ordu kurma hakkını yitiren ve kurabilecekleri silahlı kuvvetlerin sınırlarının ve ulusal varlıklarının korunmasına yetmeyeceğine inanan ülkeler, bu açığı gidermek için ülke gençliğine ve bazı ülkelerde tüm halka uzanarak değişik adlar altında örgüt kurmuş ve bir anlamda gizli ordular oluşturmuşlardı.

Öte yandan Cihan Harbi harp sanatında önemli bir yol kat’edilmesine neden olmuştu. Motorize birlikler, hava gücü ve benzer birçok yenilik askerliği çok daha profesyonel bir uğraşa dönüştürmüştü.

Ulusun savaş yeteneğini yükseltmek onu önceden cepheye hazırlamakla mümkündü. Bu gereği duyan ülkeler gençliği örgütleyerek askerlik çağından önce gençliği militarize ediyorlardı. Benzer gereksinim Cihan Harbi öncesi de gözlenmiş, nitekim Türkiye’de ilk paramiliter gençlik örgütleri İttihatçıların girişimiyle örgütlenmişti.

Totaliter ve otoriter ülkelerde gençliğe bir başka görev daha yükleniyordu. Savaş sonrası, toplumsal çöküntüyü bir düzene sokmak, sarsılmış olan “milli bünyeler”i güçlendirmek, rejimin ekonomik ve toplumsal gündemini geniş kesimlere benimsetmek yönetimin temel hedeflerinden birini oluşturuyordu.

Bu ise her şeyden önce gençliğe rejimi aşılamakla mümkündü. Gençliği örgütleyerek rejim safhına almakla gerçekleşebilirdi. Bu nedenle “yeni insan” bir yandan öjenik niteliklere sahip olurken öte yandan yepyeni bir zihniyetle donatılacaktı.

Yeni nesillere geçmişten farklı bir ahlak anlayışı aşılayacak, yeni yurttaş kimliğini oluşturacak, onu yepyeni “ideal”lerle donatacaktı. Diğer bir deyişle Cumhuriyet “yeni insan”ını inşa edecekti. Lozan’ı sürekli kılabilmek ancak Batı karşısında güçlü bir beşeri sermayeyle mümkün olabilirdi.

Yoksa bir süre sonra Mançurya’da, ya da Habeşistan’da görüleceği gibi yayılımcı politikalar Türkiye topraklarına da göz dikebilirdi. Mussolini’nin bu konuda gizlisi saklısı yoktu.

İşte bu kaygılar doğrultusunda Türkiye kendisine yeni bir “nüfus politikası” benimseyerek niceliğe çözüm getirecek, ancak bununla yetinmeyecek, yeni bir “kültür politikası” ile bu niceliğe nitelik katacaktı. Kültür politikası ise adı konmasa da bir tür “kültür devrimi” anlamına geliyordu.

“Yeni insan” arayışı Türkiye’ye özgü olmasa gerek. Bu tür bir arayışı tetikleyen ne tür etmenler oldu? Savaş sonrası yeni bir barış dönemi inşa edilemedi mi?

Cumhuriyet’in “yeni insan” arayışı Türkiye’ye özgü değildi. Cihan Harbi’nin travması ertesi hemen tüm kıta Avrupa ülkelerinde “yeni insan”dan söz edilir olmuştu. Bunda Paris Antlaşmaları’nın ve 1929 Büyük Buhranı’nın da payı vardı.

Cihan Harbi’ni sonlandıran, sözüm ona Barış Antlaşmaları adı konan, Versailles, Saint Germain, Trianon, Neuilly, ve Sèvres, revanşist, irredantist, şövenist duyguları körüklemenin ötesinde bir işe yaramamıştı.

Kıta Avrupası ülkeleri bu antlaşmalar sonucu içlerine kapanmıştı. Dünya ticareti bir türlü toparlanamamış, liberal bir dünyanın güvencesi olan altın standardı ihdas edilememişti.

Masa başında yenik düşen ülkeler çözümü beşeri sermayelerini yenilemekte bulmuşlardı. İki dünya savaşı arası “yeni insan” arayışı otoriter ve totaliter rejimlerin simgesine dönüşecekti.

Almanya 1923’te hiperenflasyonuyla orta sınıflarını yitiriyor, İngiltere 1926 genel greviyle sınıflar arası düşmanlığın ayyuka çıktığı bir ülkeye dönüşüyor, Fransa 20. yüzyılın teknolojisini yakalayamamaktan dolayı küçük üreticiyle baş etmek zorunda kalıyordu.

1917’de Çarlık Rusyası çökmüş, yerine Sovyet rejimi gelmiş, Mussolini Roma’ya yürümüş, ardından Hitler Weimar Cumhuriyeti’ni çökertmek için her türlü siyasi oyunlara girişmişti. 1929 buhranı çözümsüzlükleri daha da derinleştiriyor, ekonomileri çöküntüye uğruyor, dünya barışı her geçen gün sorgulanır oluyordu.

Demokrasiler birbiri ardı sıra çökerken otoriter ve totaliter rejimler Avrupa’yı karanlık bir evreye sokuyordu. İhtiyar kıta bir katastrofun eşiğindeydi. Türkiye’nin bu gelişmelerden etkilenmemesi olanaksızdı.

Cumhuriyet Türkiyesi savunma güdüleriyle kendi rejimine çeki düzen verme çabasına girişecek, toplumsal yaşamı da etkileyecek bütüncül bir devletçiliğe yönelecekti.

Avrupa için bundan böyle Belle Époque’a dönüş hayal olmuş, her geçen gün kötüleşen sorunlarla baş etmek zorunda kalmıştı. Cihan Harbi’yle birlikte hemen hemen tüm Avrupa ülkelerinde genel bir psikolojik çöküntü söz konusuydu. Cihan Harbi’nin yarattığı yeni teknoloji paradoksal olarak insanı esir almıştı.

Çözüm beşeri sermayede aranacaktı. Avrupa “yeni insan”ını yaratmalıydı. Bu özellikle otoriter ve totaliter rejimler için gerekliydi. Versailles yenilgisinin üstesinden Almanya arî ırkıyla, “yeni insan”ıyla gelebileceği kanısındaydı.

20’li yıllardan itibaren öjenizm tüm dünyada, özellikle kıta Avrupası’nda yükselen değer oldu. Fizik antropoloji bilimlerin anasına dönüştü. Hemen her ülke ırk sorununu masaya yatırdı. Birçok ülke üstün ırkın peşindeydi. Bu ırkın temsilcisi ise “yeni insan”

 

 

ZAFER TOPRAK KİMDİR?
Zafer Toprak 1946 yılında doğdu. Boğaziçi Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü'nün kurucu başkanı oldu. Saint Joseph Fransız Lisesi'nin ardından 1969'da Ankara Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü'nü bitiren Zafer Toprak, Boğaziçi Üniversitesi'nde görev yaptı.
Tarih Vakfı'nın kurucuları arasında olan Zafer Toprak 2012 yılında "Darwin'den Dersim'e Cumhuriyet ve Antropoloji" adlı eseriyle sosyal bilimler dalında Sedat Simavi Ödülü aldı.