Zehra Doğan: Bu gri duvarların arasından hayata çok daha renkli bakıyorum

Dünyanın pek çok yerinde muhaliflerin en önemli dayanağı sanat oldu. Güncel olan pek çok haber zamana yenilirken, sanatla yoğrulan her yapıt, adeta ölümsüzlüğün kapısını araladı.

Zehra Doğan ise gazeteciliğini sanatla yoğurdu. Hepimiz elimizde fotoğraf makinemiz gazetecilik yapmaya çalışırken, o gördüğünü aynı zamanda resmederek yeni bir muhalefet kapısı açtı. Yıkılmış Nusaybin’i resmetti.

Ancak yargı Zehra Doğan’ın eserlerini ‘eleştiri sınırlarının ötesinde’ buldu ve cezaevine attı. Üstelik ona dışarıda çıkarılan engellere, cezaevlerinde yenileri eklendi. Boya, kalem, fırça, tuval verilmedi. Ancak Doğan; meyveden, sebzeden, kahveden ve hatta kandan kendine renk paleti oluşturdu. Bu karanlık tabloyu her şekilde resmederek hem her yerde direnmeyi hem de sanatın sınır tanımaz muhalifliğini gösterdi.

“Sanatımın kökeninde inanç ve umut var” diyen Doğan, şu anda Diyarbakır Cezaevi’nde ve Ahval’in sorularını yanıtladı.

Öncelikle bize cezaevi koşullarından bahsedebilir misiniz?

Hak ihlalleri, hukuksuzluk, adaletsizliğin yoğun bir şekilde yaşama sirayet ettiği Türkiye’de cezaevlerinde yaşanan hak ihaleleri tarihten bu yana biliniyor. Dönem dönem bu baskılar belirli bir azalma yükselme gösterse de hep varlığını koruyor. Şimdi de OHAL kalktı lakin uygulamaları kalkmadı.

Koğuşumuzda hasta arkadaşlarımız var. Yaşlı anneler var ve sağlık sorunları var. Bu arkadaşlarımızın sağlığı cezaevi koşullarına uygun olmamasına rağmen sağlık raporlarında ‘kalabilir’ deniliyor. Oysa bu mümkün değil. Hasta tutsakların uğradığı hak ihlali çok ağır boyutlarda…

Kitap, dergi defter, gazeteler konusunda engellemelere maruz kalıyoruz. Yeni Yaşam gazetesi verilmiyor. Evrensel arada bir veriliyor. Nevresim, battaniye, kişisel malzemeler alınmadığı gibi var olanlar da idare tarafından yıkatılmıyor. Kıyafetlerde sayı ve renk sıkıntısı yaşatıyorlar. Aynı zamanda resmetmek için gerekli malzemeleri vermiyorlar. Vermedikleri gibi atık gıdalardan elde ettiğim boyalara ve resimlere de el koyuyor, imha ediyorlar.

Aktivist, siyasetçi, gazeteci, işçi, sanatçı, anne, belediye başkanı, meclis üyesi, avukat, öğrenci, gazete dağıtımcısı gibi birçok alandan çok renkli 70 kadınla birlikteyim. HDP milletvekili Leyla Güven ile aynı koğuştayız. Böylesi bir desene sahip koğuşumuzda bir anı dahi boş geçirmiyoruz. Kadın tarihi, feminist felsefe, güncel siyaset, Ortadoğu ve dünya tarihi, ezilen halkların tarihi, Kürtlerin tarihi, neolitikten kent devletlerine şehirler tarihi, ulus devlet sistemi, tek tanrılı dinler gibi birçok konuda tartışmaların olduğu bir alan burası.

Hapishanede diğer kadın mahkûmlarla aranızdaki dayanışma nasıl? Herhangi bir hiyerarşi var mı?

Siyasi tutsaklar olarak aramızda yoldaşlık hukuku var. Biz kadınlar olarak içinde bulunduğumuz dönemin ne anlama geldiğini çok iyi biliyoruz. Binlerce yıllık erkek egemen enkaz var serimizde... Ne oldu da erkekler bu dünyayı bu hale getirdi? Bunun cevabı hiyerarşi, hırs, artı ürün, güç, savaş, saldırı ve insanları savunmaya zorunlu kılma, doyumsuzluk, otorite, şiddet vb. Tüm bunları biliyorken ve neredeyse her gün bunu tartışıp mücadeleyi genişletme üzerine kafa yorarken, aynı hataya düşmek mümkün mü sizce? Bu yüzden burada ne otorite ne de herhangi bir hiyerarşiye kesinlikle yer yok.

Cezaevinden dışarıdaki hayata hangi renklerle bakıyorsunuz?

En çok bastırıldığı yerde tersini yaşamak, direnenin doğasında vardır. Özgür olmakta ısrarlı olan bir kadının düşleri ancak tutsak olduğunu hissettiği anda özgürdür. Her saniye kesintisiz düşlerinde coşar, haykırır, yürür, doğanın sesine kulak verir. Bu işin doğası budur. Durma halini kabullenemez, harekete geçirir kendini. Bu gri duvarların arasında hayata hiç olmadığı kadar renkli bakıyorum. Sarıyı, kırmızıyı, yeşili hiç olmadığı kadar çok seviyorum. Dışarıda bir seviyorsam, burada bin seviyorum.

Bir röportajınızda, “Renklerin üzerine siyah, astar olarak atıldı. Kan kırmızısıyla yeni bir şekilde verildi… Oysa siyah nötr değil; sıcak bir renktir. Siyahla renkler asla kaybolmaz, içinde saklanır sadece. Her ne kadar siyah renkleri yok etmek için kullanılsa da üzerini biraz kazırsanız altındaki renkleri bulursunuz” demiştiniz. Bugün de aynı mı düşünüyorsunuz?

Her tarafı kapkaranlık görmeye başladıysanız eğer, bu çıkışın yakın olması demektir. Asıl renklerin yasak olduğu yerlerde renkler vardır. Çünkü renkler inatçıdır, gizlenir ama asla yok olmaz. Evet, ülkeyi kapkara bir duruma getirdiler. Bu ülkede yaşayan Ermeni, Süryani, Keldani, Kürt, Arap vb. birçok rengi yok sayıp hepsini bir araya getirip mikser gibi karıştırıp simsiyah bir renk elde ettiler. Tek renk olduk.

Yine de siyaha her zaman bir kutsiyet atfederim. Severim çünkü onun içinde ezilen tüm renklerin uğultusunu duyarım. Severim çünkü yok olmadıklarını böylece anlarım. Siyahın en yoğun olduğu yerde renklerin en yoğunu vardır. Bu seslere kulak kabartmalıyız. İçinden çıkabilmeyi başarmak bizim elimizde. Evet, şu an hepimiz kapkaranlığız ama yok olmadık, hâlâ varız. Doğru, şu an simsiyah bir dönemin en siyah yerindeyim.

Ama inanın bana, burada siyah bile yok. Her şey yasak, tüm renkler yasak. Resmetmek için hiçbir boyanın olmadığı bu yerde kulağıma fısıldayan doğayı dinliyorum. Limonun sarısı, lahananın moru, narın rengi, rokanın yeşili, kahvenin, çayın bana öğrettikleriyle çok zengin bir renk paleti oluşturdum. Dışarıda bile bu kadar çok renge sahip değildim. Ama buraya ilk geldiğimde bunların her biri yok diye pes edebilirdim. Adaletin yerini bulmasını ve bir gün cezaevi idaresinin bana boya malzemelerimi vermesini umut edip bekleyebilirdim. Umut etmek iki yönlüdür. Pasif ümit öldürür, itaatkâr eder. Umut ancak mücadeleyle yoğrulunca manasını bulur. Aksi halde Nietzsche’nin dediği gibi “Umut kötülüklerin en kötüsüdür çünkü işkenceyi uzatır.”

 

 

Hakkınızdaki karar gerekçesinde resminiz için ‘eleştiri sınırlarının ötesinde’ ibaresi vardı. Sizce sanatçının sınırı neresidir ve ‘sınırların ötesi’ nedir?

Trajikomik bir kararla karşı karşıya kaldım diyebilirim. Yıkık Nusaybin’i resmettim diye ‘eleştiri sınırını aştı’ diye mahkûm edildim. O resimde hayali hiçbir şey yok, var olan gerçekliğin resmiydi. Var olanı resmetmek eleştiri sınırını aşıyorsa eğer, o kenti yıkmak hangi sınırı aşıyor veya neden aşmıyor diye sorarım. Kaldı ki sanatın sınırları yoktur, olmamalıdır. Buna böyle bir yorum getirmek entelektüel yetersizliktir.

Ayrıca şunu belirteyim ki, ben ezilen bir halkın sanatçısıyım. Ezilen halkın sanatçısı, eseriyle ulusun var olmasının çağrısını yapar. Sekau Tourê, “Afrika devrimine katılmak için, devrimci bir şarkı yazmak yeterli değildir. Bu devrimi halkla birlikte yapmak gerekir. Halk ile birlikte hareketin içine tamamen girmeyen sanatçı-entelektüel için, bu savaşın dışında hiçbir yer yoktur” demiş yıllar önce.  Bu söz geçerliliğini hâlâ koruyor. Sanırım hâkim de bunu doğru anladı. Ne demiş Zerdüşt, “Sevginin ve yaratıcılığın yalnızlığına git kardeşim. Çok sonra adalet seni takip eder.”

Üç yıl evvel “Kürt kadını tatlı,  bahtı kara” diyordunuz. Bugün Kürt kadınların bahtını nasıl görüyorsunuz?

“Bir çay doldur saki, Kürdün kadını kadar tatlı, bahtı kadar kara olsun.” Dr. Qasimlo bu sözü Kürt kadınının sınırlarla, katliamlarla, tutsaklık ve sürgünlerle geçen ömrüne ithafen söylemişti. O dönemden bu yana çok şey değişti. Ancak bence yalnız Kürt değil tüm dünya kadınlarının bahtı karadır. Eril bir dünyada kadınlar her zaman tutsaktır, ötekidir

Kürt kadının bahtı karadır lakin buna karşı direnmeyi hiç elden bırakmadı. Binlerce Ezidi kadın esir ama binlercesi de şu an Rojava’da toprağını koruyor. Binlercesi şu an tutsak ama şu an hâlâ binlercesi direniyor. Goethe, “Üç bin yılın hesabını görmeyen, karanlıkta yolunu bulamaz” demiş. Biz kadınlar beş bin yılın hesabını görmeye yeminliyiz. Ve şimdi Kürt erkeklere de öncülük ediyoruz.

Banksy ve Borf sizi ve resimlerinizi çizdiler. Aynı zamanda dünya çapında önemli ödüller aldınız. Neler hissettiniz?

Banksy ve Borf’un bu desteği beni tabii ki çok mutlu etti. Ama en çok mutlu olduğum şey, resmettim diye hapsedildiğim yıkık Nusaybin resmini devasa boyutlarla New York’un en işlek caddesine yansıtması oldu.

İşte o zaman Sartre gibi “Kaybetmeden kazanılmıyor” dedim. Bu, o resmin şahsında mazlumların kazanmasıydı. Banksy ve Borf sayesinde tüm dünya Nusaybin’de nelerin olduğunu duydu. Böyle bir resim New York Times, Guardian, BBC, The Economist ve birçok ünlü yayın kuruluşunda yayınlanmış oldu. Bana verilen ödüllerin hepsi benim şahsımda tüm düşünce tutsaklarınadır.

 

 

Hapiste olmanıza rağmen yaşam sevginiz çok yüksek. Her şeyden renk devşiriyorsunuz. Bunun kaynağı ne?

Hayatımız mantığa o denli kanalize olmuş ki bu durum yaşamımızı karmaşık hale getiriyor. Sık sık iç dünyamıza, bilinçaltımıza dalmak gerek. Bilincimizin dehlizlerinde biriken tortuları yüzeye çıkarmamız gerek. Sanırım ancak bu şekilde anlamlandırma yolumuz varoluşsal özelliğe bürünür. Misal şu an karşımda duran şu dikenli tel örgülerini belirli kodlamalarla görsel hafızama depoluyorum.

Peki, bu görsel ne zaman açığa çıkar? Belki buna dair hiçbir fikrimin olmadığını düşündüğüm an kendimi tutsaklığa, tel örgülere dair sosyopolitik bir yazı kaleme alıyorken bulabilirim.

Doğaya özne-nesne ayırımı yapmadan baktığınız an tüm sırlarını kulağınıza fısıldar. Çünkü o cömerttir. Yeter ki onu dinlemeyi isteyin. İşte o zaman sebzeler, atıklar, kuş dışkısı, kan, renk olur. Yatak şiltesi, havlu, gazete, sigara kâğıdı, limon kâğıtları tuval olmaya izin verir.

Klişe olacak ama dışarıda en çok özlediğiniz şey nedir?

Dışarıda en çok özlediğim üç yıl öncesi. Yakılan, yok olan sokakları, mahalleleri ve içindeki çocuk gülüşlerini özledim.

 

 

Ve mektuplar… Size gelen mektuplarda sizi etkileyen ilginç noktaları bizimle paylaşır mısın?

Meksika, Çin, ABD, Kanada, Avustralya, Avrupa’nın birçok ülkesi, Brezilya, Tunus, Lübnan ve daha birçok ülkeden mektuplar alıyorum. Her biri ayrı bir hikâye ve her biri ayrı bir dünya. En çok beni etkileyen çocuklar oluyor. Buradaki yöntemlerimle resim yapıp bana yolluyorlar. Bir gün 80 yaşında bir kadından mektup aldım. “Ben çok yaşlı bir kadınım. Dünyada olup bitenlere aklım ermiyor. Sergini gezdim ve Kürtleri tanıdım. Bu kadar kötü şeyler yaşamış olduğunuzu daha önce duymadığım için özür dilerim” diye yazmıştı. Çok etkilenmiştim.

Arkadaşım Naz Öke’den bir mektup almıştım. “Bugün sergiye özel ilgi isteyen çocuklardan bir grup içeri girdi. Hocalarıyla uzun uzun sergiyi gezdiler. Hocaları ‘Biz buraya geçerken uğramadık. Bir aydır bu sergi için çocuklarla çalışıyoruz. Onlara bu konu hakkında bilgi vererek sergiye hazırladık. Şimdi resimleri gördükten sonraki tepkilerinin ne olacağını değerlendirmek için buradayız’ dedi. Çocukların çoğu aynı tepkiyi verdi. Siyah, karanlık, savaş, kötülük dediler. Bu çocukların çoğu zor konuşabilen çocuklardı.” diye yazmıştı. En çok bundan etkilenmiştim.

Siz de tutuklu yüzlerce gazeteciden birisiniz. Kendinizi büyük bir halkanın cezalandırılan parçalarından biri olarak hissediyor musunuz?

Bugün Türkiye’de yüzü aşkın gazeteci tutuklu. Tabii ki bu büyük halkanın bir parçasıyım. Resmettiklerimin hepsinde tutuklu gazeteciler var çünkü resimlerim bir dönemin resimleri. Ne geçmişe çakılı kalmış, ne de Avrupai kültürün devamcısı. Ait olduğum ulusun güncel meseleleriyle yoğrulan bir disiplin.

 

 

Dışarıda gazetecilik yapan meslektaşlarınıza ne söylemek istersiniz?

Adorno, “En yüce erdemlilik kendi evinizdeyken, evinizde dağılmış gibi huzursuz hissetmektir” der. Bu gün dışarıdaki gazeteciler böyle hissetmeli. Huzur diye yaşattıklarından huzursuz olmalıyız, itiraz etmeliyiz. Kürt basın geleneği ve muhalif basın bunu yapıyor. Ama ne yazık ki yalaka gazeteciler de az değil. Gerçeklerden taviz vermemek bir gazetecinin protest duruşudur.

Sözü Frantz Fanon’la bitirmek istiyorum: “Temiz eller yoktur. Masumlar ya da hiçbir şeye karışmamış olan seyirciler yoktur. Hepimiz ellerimizi ülkemizin bataklıklarında ve beyinlerimizin korkunç boşluğunda kirletmekle meşgulüz. Her seyirci ya korkaktır ya hain.”

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.