Muharrem Erbey
Kas 11 2017

'Abi ben anlamiyem, bu devlet bizi niye sevmi?'

 

Şair, “herkes çocukluğu kadardır,” der. Cumartesi sabah Sur içinde doğduğum Saray Kapı semtine gittim. 'Herşey daha kötü olacak' bakışını yakaladım herkeste.

Sur dibinde oturan eski komşularımla oturup sohbet ettim.

Evlerinin haraç mezat satın alınıp, on misli parayla onlara satılmaya çalışılmasını anlayamıyorlar. İki yıldır evler yapılmadı. Hala geçişlere izin yok.

Çay içtik. Orada doğmuş birisi ‘abi ben anlamiyem, bu devlet bizi niye sevmi?’ diye sordu. Korku, belirsizlik, çaresizlik ne yapacağını bilememe, göz bebekleri büyümüş, kollarını koltuklarının altına koyup derdine ilaç olacak sözler bekliyorlar.

Yılların Sur sakini, ‘Daha dün Başbakan yardımcısı geçti buradan, konuşmak istiyoruz dedik, kimse konuşturmadı. Basın ordusuna, ‘gelin derdimizi dinleyin’ dedik. Bize ‘yazsak da merkezdekiler yayınlanmaz,’ dediler.’

Boğazım doldu, yurttaşın hiçbir dönem bu kadar hiçleştirildiğini görmedim. ‘Abi hani kanun, hani hukuk, bizim hiç hakkımız yok mu?’ dediler. ‘Şurada gördüğün Saray Kapı’daki evleri bu gün yarın elimizden alıp yıkacaklar. Nereye gidağ, ne yapağ bilmiyem.’

 

Sur
Muharrem Erbey Sur sakinleri ile sohbet ederken

 

Ben de KHK’nın her şeyin önüne geçtiğini söyledim. Şehrin ihtişamlı bazalt taşlı silueti birden kapkara bir yarasanın kanatları altına girmiş, insanları sindirmişti.

'Her şey daha kötü olacak' bakışını yakaladım herkeste. Romalılar zamanında döşenmiş bazalt taşlar, şehrin ciğeri sökülürcesine toplanmış, ilk defa taşsız gördüğüm yol çıplak; sahipsizlik, kimsesizlik kokuyordu. Sur, Romalıların Yolu ve içinde yaşayan insanlar sessizce can çekişiyordu. Bunu duyan da yoktu.

Antik şehir, binlerce yıl boyunca, yüzlerce savaşa, yakıp yıkmaya, talana maruz kaldığı halde ayakta kalmayı başarmıştı. Oysa kısa sürede Sur’un içindeki evler, cami ve kiliseler, sokaklardaki tarihi eserler, tahayyül edemediğimiz şekilde yerle yeksan oldu.

En önemlisi insanların umutları tarumar edilmişti. Buradan gidenlerin akrabalarına sığındıklarını, üç beş ailenin birleşerek Bağlar semtindeki izbe terkedilmiş evlere eşyalarını attıklarını, süründüklerini söylediler.

Şehirde egemen duygu çaresizlik. Bir kısmı da kaçmak zorunda kalarak adeta metropollere sürüldü. 1990’lı yıllarda evleri, köyleri yakıldığı için gelip Sur’a yerleşenlerin evleri ikinci kez yakılıp yıkıldı.

 

Sur'dan kaçış
Sur'dan kaçış (AP)

 

Acı üstüne acı yaşayan halka yine göç yolları, sürgün hayatı gözüktü. Kederle anılan ve tekerrür eden kader yine onlara gülmedi, güldürmedi. Şair’e cevap minvalinden, “kadar olduğum çocukluğumuzu kaybettik, hafızasız kılındık” diye haykırmak isterdim.

OHAL’de şehrin yerleşiklerinden olsanız da şahsi ahvalinizden şikayet ederek bahsetmeniz ve kaybettiklerinizi haykırmanız da yasak.

Mezopotamya’nın en önemli medeniyet havzalarından, antik Sur’ları ve cennetle eşdeğer Hevsel Bahçeleriyle Unesco Dünya miras listesine giren, tarih boyunca idari ve politik merkez olan Diyarbakır’da insanlar mutsuz, insanlar çaresiz ve öfkeli.

Yüzünde gizlediği ‘belirsizliği’ korkuyla harmanladığının anlaşılmaması için derin düşüncelerin içinde cebelleşip duran insanları dinleyen, acısını anlayan, kadir kıymet veren yok. 

‘Burada neler oldu, ne yaşandı?’ diye soran hiç yok. Oysa anlaşılmaktı asıl mesele ve halk ile devlet arasındaki mesafeyi açan da buydu. Yaşanmış onca acının, yıkımın, ölen, öldürülen onca insanın yakınları önce anlaşılmayı, sonra meselenin adını koyarak, dünya örneklerinde olduğu gibi çözülmesini bekliyor.

İnsanlar, tıka basa tepkili. Sessiz öfkeyi görmeyip, duymayanlar güç zehirlenmesi yaşıyor. Derdin, kederin pik yaptığı bu dönemde halka kulak olup dert emmesi, acıları sağaltması gerekenlerin suskunluğu kulak paralıyor.

 

Diyarbakır Sur
Sur'dan taşınan Kürtler (AP)

 

İki yüz küsur yıldır egemen devlet(ler)le idari mekanizmada söz sahibi olma talebinden dolayı oyunun dışında tutulan Kürtler, yüzyıldan beridir ilk defa bu kadar şehrin, kasabaların, sokağın top yekün hayatın idari temsiliyetin dışına itildiler. Seçilmiş hiçbir irade kalmadı, şehir ve hinterlandında yaşayan herkes ‘güvenilmez’ ilan edilmiş durumda.

Diyarbakır Büyükşehir Belediye Eş Başkanları Gültan Kışanak bir yıldan fazladır cezaevinde. Diğer eş başkan Fırat Anlı bir yıla yakın bir süre cezaevinde kaldıktan sonra tahliye oldu. Ardından yeniden tutuklama kararı çıkarıldı. Şimdi firari konumunda.

Bölgede seçilen yüzlerce DBP’li belediye eş başkanı tutuklandı. HDP’li Eş Başkan Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ  ve yedi HDP’li milletvekili bir yıldan beridir tutuklular.

Atanmışlar, seçilmiş DBP’li Belediyelerin yetkilerini gasp etmiş durumda. Belediye Meclis üyelerinin bir kısmı tutuklandı, kalanların yönetme yetkileri ellerinden alındı.

Belediye bürokrasisindeki tüm personel ya ihraç edildi ya da görevleri donduruldu. Hayatında daha önce Diyarbakır’ı görmeyen Kocaeli Büyükşehir Belediyesine ait kadrolar Diyarbakır Büyükşehir belediyesini son bir yıldır yönetiyorlar.

Kadim antik şehri zerre kadar tanımayan, o şehrin insanıyla empati kuramayan, onların iradesini yansıtmayan, meşru olmayan yetkilerle şehrin sokakları, antik kentin Sur’ları, ibadethaneleri kısaca bin yıllık birikmiş tüm değerleri ve kaderi üstünde istediği değişikliği yapabiliyorlar. 

Merkezi hükümetin tüm yetkileri halktan kopuk, halka rağmen kullanması, Kürtleri dışlaması çok bildik yanlış politikaların devamı niteliğinde.

Ticaret erbabı ve sanayici siyasi istikrarsızlıktan dolayı yatırım yapamıyor, üretim nerdeyse yok. Gelişen tek sektör inşaat. Oysa bölgeye üretim ve yatırım lazım.

Dün Diyarbakır Ticaret Sanayi odası başkanı Ahmet Sayar’ın paylaştığı twitte “Türkiyede kurulması düşünülen 5 endüstri bölgesi; Batı Karadeniz, Doğu Karadeniz, Güney Marmara, Kuzey Eğe, Doğu Akdeniz.” Karadeniz’de iki bölge varken ne hikmetse, Kürtlerin yaşadığı Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi yine yok. Sonra da “Kürtler daha ne istiyor?” sorusuna muhatap oluyoruz.

Esnaf, klasik ezber cümleyle ‘Kan ağlıyor,’ her gün dükkanlar kapanıyor, varsıllar mega kentlere sermayeyi taşıyor. Küçük esnaflarda iflaslar yaşanıyor. İcra dairelerindeki dosya sayısı durmadan katlanıyor.

Şehirde her gün herkesin birbirine merakla sorduğu malum soruyu sur sakini bana sordu; “abe ne olacak bu gidişat?”  Herkesin bildiği ve verdiği cevabı kahvesi olan diğer sur sakini kendisi veriyor “abe bir ekonomik kriz var, bu bir yerden bugün yarın patlayacak” Hepimize her gün yeni korkular ekiliyor, umudun kırıntısını yok edene dek te devam edecek gibi.

Oğuz Atay’ın ‘Korkuyu Beklerken’ini yaşıyoruz adeta.

Dicle Üniversitesinde 166 akademisyen ihraç edildi. Yerleri doldurulmadığından eğitim öğretim tam olarak yapılamıyor. Yüksek Lisans ve doktora programları iptal edilmiş durumda. Binlerce memur sendika üyeliğinden, muhalif duruşundan dolayı işinden uzaklaştırılmış durumda.

Platon’un meşhur sözü, “Cahil insan bilmeyen değildir. Bilmek istemeyendir. Bilmediğiyle mutlu olandır.” Bölgemizin Diyarbakır’ın, Sur’da yaşayan halkın talebini, beklentisini bilmeyen yok. Bilmezden gelenler çok.

Tarihi okumaları sürekli yapmak lazım. Bize ince dersler verir, bazen aklımızın unuttuğu, unutturduğu meselelere dair çok sayıda mesel gizli. Yine tarih göstermiştir ki bilmezliğe vurup uzun süre kendini oyalayanlar halka en fazla zararı verenlerdir.

Tarihin her döneminde Kürtler; ya bağımsız, ya yarı bağımsız ya da otonomi ile siyasi temsiliyette rol aldı. Son iki yüz yıldır bu temsiliyet engellendiğinden dolayı da 29 isyan yaşandı.

Kürtlerin kendi yaşadıkları yerlerde siyasi temsiliyette söz sahibi olmaları, Selçuklu ve Osmanlı hükümranlığına hep kazandırmıştır. Devlet, ısrarla tedricen çözmeye çalışıyor görünse de, ‘devletin Kürt meselesi’ ısrarla çözüm bekliyor.

Bu cumartesi Diyarbakır İstasyon meydanında HDP’nin düzenlediği ‘Özgürlük Kazanacak’ mitingine on binler katıldı.

HDP Eş Genel Başkanı  Serpil Kemalbay ‘demokrasiyi sadece kendimiz için değil herkes için istiyoruz, baraj yıkılsın MHP’de yararlansın,’ diyerek daha önce Kürtlerin baraj altında kalmasına göz yumanlara demokrasi dersi verdi, eşitsizliğin sonlanması gerektiğini vurguladı.

İbni Haldun, “Coğrafya Kaderdir,” sözünü sanki acı çeken Kürt halkı için söylemiştir. Farklılıkların onay görmediği siyasi pratiklerin tümü zevahiri kurtarmak adınadır, batıldır.

Ezcümle; Kürtler, her türlü primitif yöntemi yaşadı, iliklerine kadar hem de. Ama özgürlüğünden vazgeçmedi. Duvarları ortadan kaldırmalı, diyalog-değişim-dönüşüm ve özgürlüklere acil ihtiyaç var. Yoksa bu duvar yıkılır ve herkes altında kalır.