ABD, Kürtleri neden terk etti?

ABD'nin, silahlandırıp eğitmesine ve 'en yeni müttefik' ilan etmesine rağmen Suriyeli Kürt savaşçı gruplarını, Türkiye'nin 'ellerine teslim etmesi'nin nedenleri tartışılmaya devam ediyor.

Kürtler hem Rusya'nın hem de ABD'nin, önceki güvencelerine rağmen, ihanetine uğramış hissediyor. Zira, Türkiye tam 13 gündür Afrin'de YPG saflarını dövüyor. Sivil kayıplar iddiası da cabası. 

Bu ortamda, Suriyeli Kürtlerin yaşadığı hayalkırıklığı hayli büyük. Bu yüzüstü bırakılışın sebeplerine dair joshualandis.com'da Afrin'de bulunan bağımsız medya aktivisti Abd al-Qadir Abu Yusuf ile yapılmış bir röportaj yayınlandı. 

***

Ahval çevirisi ile o röportaj:

Aymenn Jawad Al-Tamimi’nin önsözü: Türk ordusu ve Suriyeli muhaliflerin Suriye Demokratik Güçleri’ne (SDG) karşı Halep’in kuzeybatısında yer alan Afrin’de düzenlediği operasyonlar, Suriye krizi bağlamında uluslararası güçlerin aralarındaki ilişkileri öne çıkardı. 

Özellikle Rusya, Türkiye ve ABD arasındaki… Abd al-Qadir Abu Yusuf iyi bağlantıları olan, bağımsız bir medya aktivisti. Halep’in kuzeyinde, muhaliflerin elinde tuttuğu kilit bir kırsal kasaba olan Azez’de yaşıyor. Bu yazıda onun bu ilişkilere dair görüşlerine yer veriyoruz. 

Yusuf’u Kuzey Kasırgası Tugayı’nın sözcülüğünü yaptığı 2014 yılından beri tanıyorum. Kuzey Kasırgası Tugayı şu anda Afrin operasyonunda SDG’ye karşı savaşan Şami Cephesi’nin bir parçası. 

Azez’deki birçok kişi gibi, Yusuf da Zeytin Dalı operasyonunu destekleyenlerden. Bu yazıda yer alan görüşler yalnızca ona ait ve benim ya da Syria Comment’in görüşlerini yansıtmak zorunda değil.

Türkiye’nin Rusya’yla yaşadığı büyük anlaşmazlık ve Türkiye’nin Rus uçağını düşürmesi, Suriye’de SDG ismiyle geçen PKK’nin hayallerinin büyümesine neden oldu.
 
Rusya’nın uçak krizine cevaben, Türkiye’nin müttefiği olan, Özgür Suriye Ordusu’nu (ÖSO) vurmasıyla; SDG, Kuzey Halep’in kırsal bölgesinin yarısını aldı.
 
ABD’nin kendini arka plana alması, MIM-104 Patriot füzelerinin Türkiye’den çekilmesi ve Türkiye ile Rusya arasındaki krize Nato’nun müdahale etmemesi; Türkiye’nin krizini derinleştiren faktörler oldu.
 
SDG’nin Doğu Suriye’de, ABD’nin mutlak desteğiyle IŞİD’e karşı düzenlediği operasyonları, Türkiye’nin kırmızı çizgisi olan Fırat’ın batısındaki Menbiç’i de dahil edecek şekilde, genişletmesi Türkiye üzerindeki baskıyı artırdı.
 
SDG, bahsi; Türkiye’nin zayıflığı, Suriye konusundan uzak bir gündemi olması ve Amerikan ve Rusya’nın kendisine verdiği desteğin Türkiye ve müttefiklerini zayıflatacağı fikri üzerine oynadı.
 
Örgütün ele geçirdiği bölgelerde Türkiye’ye karşı düşmanca tavrı kendini göstermeye başladı. Bunun yakın zamandaki örneği de, Rakka’nın alınmasının ardından Öcalan’ın fotoğrafı önünde yapılan kutlama oldu.
 
SDG için en büyük nimet Suudilerin askeri, malzeme ve medya alanlarındaki desteği oldu.
 
Suudilerin iki hedefi vardı:
 
• İran’ın genişlemesine SDG üzerinden yanıt vermek,
 
• Suudi Arabistan’ın komşusu Katar’la olan müttefikliğine cevaben, Türkiye’nin sınırında bir müttefik sahibi olarak Türkiye üstünde baskı kurmak.
 
Ancak zorunlu olarak şu sonuç ortaya çıktı: Rusya, çatışmasızlık anlaşmaları üzerinden Türkiye’nin ÖSO’yu kontrol etmesine ne kadar kaçınılmaz biçimde ihtiyaç duyduğunu fark etti.
 
Böylelikle IŞİD karşıtı operasyonların, çölün derinliklerinin dışına çıkamamasını sağlayacaktı.
 
Bu, halihazırda, rejimin ve rejim milislerinin tüm gücüne mal olan bir çabaydı. Ayrıca Halep’in Suriye’nin doğusuna karşı saldırılarda bir üs olarak kullanılmak üzere ele geçirilmesini gerektiriyordu.
 
Rusya Türkiye’ye, Halep meselesinin kapatılması karşılığında, El Bab’ta serbestlik tanıdığında da aynen bu oldu. Burada Rusya ve Türkiye arasındaki güvenin yeniden belirdiğine dair ilk göstergeler ortaya çıktı. Siyasi ve askeri olarak yeni bir aşamaya geçildi.
 
IŞİD karşıtı operasyonların sonlarına gelindiğinde, koalisyon güçleri ve Rusya arasında, petrol ve gaz zengini bölgelerde nüfuz dağılımının nasıl yapılacağı konusu zirve yaptı. Rusya ve Türkiye’nin çıkarları, bir kez daha, ABD’nin nüfuzunu temsil eden SDG karşısında birleşti.
 
Konuyu daha iyi anlamak için, Rusya’nın çözüm planının şu aşağıdaki maddelerden oluştuğunu aklımızda tutmalıyız:
 
• ‘Rus süreci’nde tüm tarafların kabul ettiği bir çözüme ulaşılması, böylelikle BM’nin bu çözümü uygulamaya mecbur kalması.
 
• Suriye konusunda belli bir konuda Türkiye’ye bel bağlamak ve Türkiye’nin muhaliflerin tek garantörü olmasını şart koşmak - ki bu Türkiye’ye Suriye konusunda daha etkili olma şansını verdi.
 
• ABD’yi muhaliflerden uzaklaştırmak ve Salama-Halep yolunun açılması. Böylelikle Türkiye’nin, ekonomik anlamda güçlü bir ülke olarak, Suriye’yi yeniden yapılandırması ve ülkeye yatırım yapması.
 
• PKK’nin ABD’nin bölgedeki “eli” olduğu ve bu örgütün, Türkiye ve Rusya’nın güvenliğini ve çıkarlarını tehdit ettiği fikrinde anlaşmak. Türkiye’ye, Rus güçlerinin Afrin’den ve Menbiç’ten çekilmesiyle, serbestlik tanımak. Ve şu anda gördüğümüz gibi, rejimin PKK’yi korumasına ya da Türkiye’nin operasyonuna engel olmasına izin vermemek.
 
• Türkiye ve müttefiklerini ABD’den uzaklaştırmak ve böylelikle, Rusya’nın Suriye’deki mevzilerine ve çıkarlarına zarar verebilecek herhangi bir askeri operasyonun tekrarlanmasını engellemek.

Suriye’deki çoğu meseleyi çözmeye çok yaklaşan bu Rusya-Türkiye yakınlaşmasıyla, ABD, Suriye’deki hizipler üzerindeki etkisini kaybetmenin tehlikesini ve rejimin karşısına PKK ile çıkmanın imkansızlığını fark etti. SDG’nin kontrol ettiği topraklardaki muhalif güçleri, rejim ve Rusya’yla savaşmak için eğitmiş olsa da…
 
Buna ek olarak, Türkiye’nin SDG’yi Suriye’de çözümün bir parçası olmaktan uzaklaştırması ve Rusya’nın da bunu kabul etmesi; SDG’nin siyasi ve askeri alandaki rolüne ve ABD’nin baskı unsuru olarak rolüne son verdi.
 
Bir ay önce ABD, SDG’ye güvenmesinin ve Türkiye’nin çıkarlarını görmezden gelme politikasının yanlışlığını ve Türkiye’nin, bunun karşısında, Rusya’da çıkarlarını koruyan bir müttefik bulduğunu fark etti.
 
Bu nedenle Türkiye’ye, Kuzey Suriye’de Türkiye’nin etkisi altında olacak bir güvenli bölge kurulması teklifini yaptı. Ancak Türkiye bunu, ABD ile daha önceki deneyimlerine dayanan güven sorunları nedeniyle ve Rusya’yla vardığı ortaklığın sürmesi nedeniyle reddetti.
 
ABD, bu defa, SDG’ye verilen silahların yalnızca IŞİD’e karşı kullanılacağını ve bu silahların başka bir tarafa karşı kullanılması durumunda, ABD’nin SDG’yle ilişkilerini keseceğini söyledi. Ardından PKK’nin Suriye kanadının (çn: PYD’den bahsediyor) terör listesinde olduğunu duyurdu.
 
Bütün bunlar Türkiye’yi Suriye’de yeniden kendi yanına çekmek için.
 
ABD, aynı zamanda, Garanij’de IŞİD’in SDG’ye karşı - tamamen yıpratma amaçlı, kazananı/kaybedeni olmayan - saldırılar düzenleyebilmesinin önündeki engelleri de ortadan kaldırdı: Bu savaşta SDG, 300’e yakın savaşçısını kaybetti. SDG’nin, saflarında savaşan bölge halkını Garanij’de savaşa kendini yeterince vermemekle suçlamasıyla, örgüt savaşçıları arasında ayrılık yaşandı.
 
SDG, ABD ve Rusya’nın kendisini Afrin ve Menbiç’te açık bir biçimde yalnız bırakmasının şokunu yaşarken, Afrin savaşını kaybetmeye mahkum olduğunu fark ediyor.

Bu nedenle Afrin dağlarındaki askeri performasında kaytarma işaretleri görüyoruz. Şu an SDG’nin tek yapmaya çalıştığı, uluslararası dengelerin Afrin’de ve Menbiç’te kendilerini kurtaracak biçimde değişmesi umuduyla, zaman kazanmaya çalışmak.
 
Bu süre, Türkiye ve ÖSO’nun Afrin’deki savaşının esas etkeni olacak ve operasyonda herhangi bir gecikme, sonuçların tatmin edici olmamasına neden olacaktır.

http://www.joshualandis.com/blog/when-the-sdf-was-shocked-an-azaz-activists-perspective-on-the-afrin-operations/