Adana mutabakatı yahut Suriye’de yeni arayışlar

Adana Mutabakatı ilk bakışta Türkiye’nin elini güçlendiren yeni bir olanak gibi algılanıyor.

Ancak Rusya’nın bu önerisi Şam’la masaya oturmayı ve Şam’ın masaya koyacağı hesap pusulasına karşılık bulmayı da gerektiriyor. Peki, Türkiye’nin karşılaştığı zorlukları Washington ve Moskova yerine bölge halklarıyla kendi arasında çözme imkanı yok mu?

Önceki hafta (23 Ocak’ta) sayın Erdoğan’la sayın Putin’in görüşmesi Suriye meselesinde önemli bir yeni gelişmenin işaretlerini verdi. Suriye topraklarından Türkiye’ye yöneltilebilecek tehditlere karşı Rusya’dan destek isteyen Türkiye, bu konuda muhatabının Şam Hükümeti olabileceği anlamına gelen diplomatik bir yanıt aldı.

Rusya Devlet Başkanı, görüşme sonrası yaptığı basın açıklamasında bunu açıkça söylemedi. Ancak Türkiye’nin terörle ilgili hassasiyetlerini ‘Adana Mutabakatı’ çerçevesinde takip edebileceği ve sonuçlandırabileceğine ilişkin yeni bir görüş ve öneri dile getirdi. Muhtemelen kapalı toplantıda da dile getirilmiş olan bu öneri, Türkiye tarafından da değerlendirilebilir bulundu.

Sonraki günlerde basında bir ölçüde üzerinde konuşulan Adana Mutabakatı konusu, yerel seçim polemikleri, artan pahalılık nedeniyle halkın gündeminde ilk sıraya yükselen ekonomik sorunlar ve bir ölçüde Venezuela tartışmalarının gölgesinde kaldı.

Oysa önümüzdeki günlerde Suriye meselesinde yeni bir yol haritası ihtimalinin işaretlerini veren Adana Mutabakatı’nın ne olduğunu bilmekte yarar var. 

Mutabakat, 19-20 Ekim 1998’de bir dizi görüşme sonrası Türkiye ile Suriye arasında Adana’da varılan bir anlaşma ile belirlenen ve büyük ölçüde Suriye’ye yükümlülük getiren bazı şartları içeriyor. 

Anlaşma öncesi Türkiye Cumhuriyeti,  tüm temsilci ve sözcüleriyle PKK elebaşısı Öcalan’ın Suriye’de bulunmasını ve faaliyetini buradan yönetmesini protesto etmiş ve buna son verilmediği takdirde Türkiye’nin Suriye’ye karşı kuvvete başvuracağı  söylenmişti.

Dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral sayın Atilla Ateş’in 16 Eylül’de Hatay’da, Cumhurbaşkanı sayın Demirel’in 1 Ekim’de TBMM’de yüksek sesle ve kararlılıkla dile getirdiği bu açıklamalar üzerine Suriye tutumunu değiştirmiş, 17 Ekim 1998’de Öcalan Suriye’den çıkarılmıştı.

Bunun üzerine Adana’da iki devletin üst düzey temsilcileri bir tutanak imzaladı.

‘Adana Mutabakatı’ adı verilen bu tutanak özetle şöyle:

1/ Öcalan Suriye’de değilidir. Onun ve PKK’nın Suriye’ye girmesine izin verilmeyecektir.

2/ PKK kampları kapatılmıştır, faaliyelerine izin verilmeyecektir. Suriye PKK’nın terörist bir örgüt olduğunu kabul etmiştir. Tutuklanan PKK’lı  listesi Türkiye’ye iletilmiştir.

3/ Suriye topraklarından kaynaklanan ve Türkiye’nin güvenlik ve istikrarını bozmaya yönelik hiçbir faaliyete -karşılıklılık ilkesi çerçevesinde- izin verilmeyecektir.’’

Mutabakat, sadece yükümlülükleri sıralamakla da yetinmemiş, bu yükümlülüklerin uygulanabilmesi için iki ülke üst düzey güvenlik yetkilileri arasında doğrudan telefon bağlantısı tesisini de kapsayan bir dizi mekanizma da kurulmuştu. (Kaynak: Fırat-Kürkçüoğlu ‘Ortadoğuyla İlişkiler’ Türk Dış Politikası, B. Oran (ed) Cilt 2. s.565-67)

1998 Ekimi’nde imzalanan bu mutabakat, kısa bir süre sonra Öcalan’ın yakalanıp Türkiye’ye getirilmesinde ve PKK’nin önemli ölçüde geriletilmesinde yararlı olduğu gibi, Türkiye Suriye ilişkilerinde de yarım yüzyıldan bu yana görülmedik iyileşmelerin yaşanmasının yolunu açmıştı.

Ta ki, 2011 sonrasında ‘demokrat’ ABD ile ‘despotik’ Suudilerin ortaklığında, Suriye ‘de yönetimi değiştirme operasyonuna Türkiye’nin koşarak katılmasına kadar..

O tarihten sonra Ankara ile Şam’ın ilişkileri gerildi, Türkiye ile Suriye yönetimleri, derin tarihteki bütün hısımlık kökenlerini unutup birbirinin amansız hasmı haline geldi.

Baas yönetiminin baba Esad’dan (Hafız Esad) bu yana otoriter yöntemlerle sağlamış olduğu istikrar bozulunca Suriye bir cangıla dönüştü. Bir yanda dünyanın dört bir yanından ipini koparmış terör örgütleri, her türlü istihbaratçılar ve maceracılar, öte yandan sözde onlarla mücadele adı altında bölgede hesabı olan tüm süper güçler Suriye’ye yerleştiler.

Suriye’nin kozmopolit yapısı içinde yer alan yerli nüfus kesimleri de, bu delilik ortamında canının derdine, tarafların biri ya da ötekinin yanında kendilerine yer ve güvence arar duruma düştü. Milyonlarcası da doğdukları topraklardan nice acılar pahasına göçmek zorunda kaldılar.

Komşu topraklarda böyle bir cangıl oluşunca bunun bedellerinin komşulara yansımaması düşünülemez. Bu açıdan Türkiye’nin Suriye konusunda tarihsel bir hata yaptığı açık. 1998’de sınırda ve TBMM’de birer kararlı konuşma ile istediği sonucu alan Türkiye, şimdi boşluğa konuşur duruma geldi. Sözünün yeterli etkisi yok, çünkü sözünün muhatabı belirsiz.

Son zamanlarda Türkiye’nin Suriye konusunda  önemli bir hedef değişikliğini içine sindirdiği gözleniyor. Artık Şam yönetiminin ve Esad’ın kısa vadede değişmesinin gündemde olmadığı anlaşılıyor. Buna karşılık Türkiye yönetimi Suriye’nin özellikle kuzey hattında Türkiye için tehlike oluşturacak -terör koridoru dedikleri- bir oluşuma  izin verilmemesini birinci sorun haline getirmiş görünüyor.

Yetkililer bu talebi geçerli kılmak için ABD ile Rusya arasında mekik dokuyor. (Bunun mekik diplomasisi diye makul bir adı da var). ABD’nin ne dediğini tüm dünya anlamışken, bizim devlet ricalimiz anlamazdan gelmeye, şu seçim ortamında olumlu cevaplar almış gibi geçiştirmeye çalışıyor.

İşte tam bu sırada Rusya, Adana Mutabakatı’nı dile getirerek yeni bir yola işaret etti:

Türkiye, Suriye topraklarında kendisine karşı güvenlik ve istikrarını bozacak eylemleri önlemek istiyorsa, bunu Adana Mutabakatı çerçevesinde yapabileceğini söyledi.

Öneri ilk bakışta Türkiye’nin elini güçlendiren yeni bir olanak gibi görünüyor. 

Ancak burada iki önemli nokta var:

Birincisi, mutabakatın muhatabı Suriye Devleti, yani uluslararası hukukun bugünkü kabulüne göre Şam yönetimi.

İkincisi, mutabakat büyük ölçüde -o günün koşullarında- Suriye’ye yükümlülükler getirse de, ‘karşılıklılık’ ilkesine de atıf yapılmış. 

Yani hem Suriye yönetimi ile masaya oturmayı gerektiriyor, hem de bu durumda Suriye’nin ortaya koyacağı hesap pusulasına makul cevaplar bulmayı.

Sekiz yıla varan Suriye iç savaşından, Suriye’den sonra en zararlı çıkan ülke -ne yazık ki- Türkiye oldu. En yakın komşu ile derin husumet, milyonlarca mültecinin getirdiği maddi manevi yük, ölen, yiten, dağılan ailelerin, hanelerin açtığı onulmaz yara ve vebal, ekonomide kayıplar, siyasette gerginlik…

Şimdi ABD ile birlikte girdiğimiz girdaptan Rusya ile çıkmaya çalışıyoruz. Rusya’nın önerisi bize yardımcı oluyor görünümünün ardında ironik bir hesaplaşmayı da içeriyor. Kendisi için sorun yok. Baştan beri sürdürdüğü stratejinin son ve sonucu belirleyen hamlesini yaptırmaya çalışıyor. Trajik!

Bu sarmaldan çıkmanın üçüncü bir yolu yok mu? Türkiye, bin yıldır birlikte yaşadığı kardeş halklarla, Washington ve Moskova’ya dil dökmeden doğrudan ve kendiliğinden yeni bir yol haritası çizemez mi? Suriye topraklarında yaşayan Kürt ve Türkmen soydaşlarımızın geleceğini de, Türkiye’nin bütünlüğünü de güvenceye alan yeni bir çözümü hep birlikte bulamaz mıyız?

Bu sorunu tartışmaya devam edeceğiz, etmek zorundayız.

Kartacalı Anibal’in o ünlü sözü gibi: “Ya yeni bir yol bulacağız, ya yeni bir yol açacağız.”

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.