Alexander Clarkson
Mar 05 2018

Çıkış Yok: Türkiye'nin Suriye'deki beklenmedik imparatorluğu

Suriye iç savaşının ilk yıllarında, Türk askeri müdahalesi ihtimali olağan bir spekülasyon konusuydu. Ankara’nın savaş tehditlerine rağmen, savaşın ilk yıllarındaki isyancı ilerleyişi, ABD ve Katar ile ortaklaşa yürütülen belirli muhalif grupların eğitilmesi ve donatılması programları ile büyük oranda desteklendi.

Mayıs 2015’de İdlib’in ele geçirilmesi, Esad rejiminin baskı altına alınması için İslamcı ve hatta Cihatçı muhalif gruplar ile saydam olmayan ilişkilere dayanan bir yaklaşımın doğruluğunu kanıtlıyor gibiydi.

Bununla birlikte 2015 yılının sonuna gelindiğinde bu strateji, Rus müdahalesinin, IŞİD saldırılarının ve sonrasında Türkiye’de ayrılıkçı bir Kürt isyanı devam ettiren PKK ile bağlantılı YPG militanları tarafından Türkiye sınırı boyunca uzanan toprakların ele geçirilmesinin birleşik baskısı altında hızlı bir şekilde dağıldı.

Ağustos 2016'ya gelindiğinde, Ankara'daki AKP Hükümeti, Kuzey Suriye'nin büyük kısmının Türk kontrolü altına girmesini sağlayacak bir askeri harekatın emrini verme zorunluluğunu hissetti.

Afrin bölgesine düzenlenen son saldırıyla doruğa çıkan bu harekatın başlıca amacı, YPG'nin Türkiye sınırı boyunca daha fazla toprak elde etmesini engellemek.

Ayrıca, bu toprakların doğrudan denetiminin gittikçe artması, yoğun çatışmaların yaşandığı diğer bölgelerden kaçan mülteciler için güvenli bir bölge de sağlıyor.

Moskova ile yapılan ve Kuzey Suriye'yi ayrı ayrı etki alanlarına bölen bir dizi antlaşma sayesinde bu bölgenin yapılandırılmasıyla Türk Ordusu, Esad rejiminin ilerideki herhangi bir ilerleyişine karşı caydırıcılık sağlayacak ve belirlenen sınır hatları boyunca uzanan bir askeri üs zincirine sahip oldu.

Bu müdahalenin ilk haftalarında pek çok analist, Türk Ordusu’nun hedeflerini gerçekleştirdiğinde İdlib, Afrin ve Kuzey Halep’i terk etmesini sağlayacak bir çıkış stratejisinin olup olmadığını belirlemeye çalıştı.

Bununla birlikte, Fırat Kalkanı Harekatı kapsamında Suriye'nin Cerablus kentine ilk Türk tankının girmesinden sonra geçen 18 ay, Suriye'den hızlı bir şekilde çıkmanın mümkün olmadığını gittikçe netleştiriyor.

Kuzey Suriye'deki Kürt milliyetçi grupların devam eden direnci, geri çekilmenin Türk Ordusu tarafından terk edilecek topraklara YPG'nin yerleşmesine izin verme riski taşıdığı anlamına geliyor.

Bu bölgelerin Esad rejimine devredilmesi, Şam'ın daha fazla avantaja ihtiyacı olduğuna karar verdiğinde, PKK gruplarının yeniden ortaya çıkmasına izin vermeyeceğine dair bir garanti sağlamıyor.

Ayrıca, Kuzey Suriye'den geri çekilmenin neden olacağı toplumsal karmaşa, önceki yıllarda göç eden iki milyondan fazla Suriyeli entegre etmek için uğraşan Türk bölgelerine ulaşmaya çalışacak yeni bir mülteci dalgasını tetikleyebilir. Türk Devleti’nin varlığı Kuzey Suriye'nin toplumsal yapılarıyla iç içe geçtiğinden, hızlı bir çıkışın sonuçları her zamankinden çok daha riskli.

Türk Hükümeti’nin İdlib, Afrin ve Kuzey Halep’te yaşayan iki buçuk milyondan fazla kişinin sorumluluğunu üstlendiğine ilişkin işaretler var. İlk başlardaki düzensiz çabalardan sonra, 2017 yılının başına gelindiğinde, Kuzey Halep’teki eğitim, sağlık ve dini kurumlar büyük oranda Diyanet İşleri Başkanlığı ve onun etkisi altındaki STK’ların kontrolüne girmişti.

Muhalifler arasındaki iç çatışmaların sürmesine rağmen, Türk Ordusu kendine yakın muhaliflerden faydalanmak ve onları kontrol altında tutmak için Özgür Suriye Ordusu isminde bir yapı kurdu.

Ocak 2018'de İdlib’te Türk askeri üsleri ağının kurulması, Ankara destekli muhalif grupların HTS ve diğer Cihatçı grupların büyük şehirlerden atılması için ortak bir teşebbüste bulunmasına neden oldu. HTS'nin gücünü azaltan bu teşebbüs ortaya çıktığı için, Diyanet bölge genelindeki yardım ve idare faaliyetlerini ele geçirme çabalarını artırıyor.

Bu yüzden, yarı sömürgeci girişimin bir parçası olarak büyük kitleleri yönetmeye alışkın Diyanet yetkilileri ile Türk Ordusu subayları arasında Kuzey Suriye'de bir ortaklık ortaya çıkıyor.

Yakın zamanda geri çekilmeyi olanaksız hale getiren Türkiye'nin stratejik ikilemleri nedeniyle, Diyanet'in ve Ordu’nun elindeki bu ağ, Türkiye'nin Suriye'deki beklenmedik imparatorluğu üzerinde uzun vadeli kontrol sağlamaya yönelik bir menfaat geliştiriyor.

Türkiye'deki Suriyeli mülteci topluluklarının yanı sıra AKP ile derin bağlantıları olan böyle bir sivil-askeri ağın ortaya çıkması, Türkiye'nin kendi iç siyasetinde önemli bir etkiye sahip olması muhtemel. Zamanla, bu bölgelerin yönetilmesi için Suriye’nin ellerine mahkum olacak halef Türk Hükümetleri’nin onların taleplerini dikkate alması gerekecek.

Türkiye'nin Suriye'ye müdahalesinin açık uçlu niteliği, sadece AKP için bir problem değil. Bu durum uzun yıllar sürerse, nihayetinde Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın yerini alacak kişiler zor bir miras ile karşılaşacak.

Bir otokratın düşmesinin ardından iktidara gelen herhangi bir muhalif hareketin laneti, devirdiği hükümetin stratejik taahhütlerini miras olarak alması. Bununla birlikte Cumhurbaşkanı Erdoğan’a muhalif olan kişiler kendi Suriye hamlesini bulabilir, Kuzey Suriye’nin idaresi için halihazırda AKP hükümeti tarafından kurulan yapıya alternatif bir yaklaşımın ne olabileceğinin araştırılması hala bir zorunluluk.

Bu toprakların Suriye Devleti’ne yeniden entegre edilmesinin koşullarının ne olması gerektiği ya da buna alternatif olarak Ankara'nın kontrolü altında kalırsa nasıl yönetilmesi gerektiği konusundaki temel soruların şimdiden açıklığa kavuşturulması, AKP'nin halefinin Türkiye’nin en büyük sorunlarından birini kontrol altına almasını kolaylaştıracak.

Ve belki de bu sefer, İdlib, Afrin ve Kuzey Halep’teki Suriyeliler kendi kaderlerini belirleme konusunda söz alabilir.