Nesrin Nas
Ağu 16 2019

Bir kez daha savaşa tutunmak

Bir bayram daha böyle geçti.

İlk gün verilen barış, dostluk, kardeşlik, esenlik mesajları ikinci gün yerini savaş naralarına bıraktı. 

Cumhurbaşkanı’ndan Dışişleri Bakanı’na ve Savunma Bakanı’na kadar sözünün karşılığı olanlar, gücümüzü düşmanlarımıza gösterdiğimizi, Fırat’ın Doğusu’nu “teröristlerden” temizleyeceğimizi, zaferler halkasına bir yenisini daha ekleyeceğimizi, Ağustos ayının tarihimize zaferler ayı olarak geçtiğini tekrar tekrar hepimize hatırlattılar.

Henüz Ağustos ayı bitmedi, Amerikalılarla yapılan anlaşma gereği ‘Ortak Harekât Merkezi’ni kurmak üzere birkaç Amerikalı asker de Türkiye’ye geldi. Fırat’ın Doğusu’na askeri harekât düzenleme macerası şimdilik buzdolabına konmuş gibi görünse de, savaşa olan iştiha pek azalmadı.

Adına ‘barış koridoru’ dedikleri güvenli bölgeyi kendi sınırları içinde değil de, bir başka ülkenin egemenlik haklarını görmezden gelerek onun toprakları içinde kurma arzusu ne kadar barışçı(!)  bir hamle bilemem ama bu adımın Suriye krizini çok uzun vadeli bir krize dönüştüreceğinden, Türkiye’yi de çok derin bir ekonomik ve toplumsal bunalıma sürükleyeceğinden eminim.

2011’den beri devam eden Suriye savaşı, Türkiye’deki iktidarın başı sıkıştığı anda başvurduğu kaçış yolu olarak önemli bir işleve sahip. İktidar, Suriye krizini çoğu kez içerideki muhalefetin sesini kısmak, çözme yeteneğini tümüyle kaybettiği ekonomik sorunların üzerini örtmek ve kendine oy vermeyen Kürtleri cezalandırmak için kullandı.

Şimdi buna S-400 meselesi nedeniyle ABD’nin olası yaptırımlarını geciktirme ve Suriyeli sığınmacılara karşı iktidara yönelik büyüyen tepkileri kontrol etme çabası da eklendi.

ABD ve Rusya’nın oluru olmadan tek başına böyle bir güvenli bölge kurulması pek mümkün gözükmese de, gerek ABD’nin gerekse Rusya’nın farklı nedenlerle Türkiye’yi yanlarında tutmak istemesi ve bu nedenle açık bir çatışmadan kaçınmaları, Türkiye’nin şimdilik istediğini aldığı ya da almaya yakın olduğu izlenimini veriyor.

Erdoğan ve arkadaşları bu atmosferden kazançlı çıkmak ve kaybedilen Osmanlı topraklarının bir bölümünü alarak, başkanlık rejimini taçlandırmak için hem içeride kamuoyu oluşturma hem de Suriye’deki taraflar üzerinde baskıyı artırma politikasına bel bağlamış görünüyor.

Tarihin bize gösterdiği savaşların hiçbir zaman planlandığı gibi sonlanmadığıdır. 15 günde Emevi Cami’nde namaz kılma iddiası ve hevesiyle balıklama atladığımız Suriye Savaşı üzerine yaptığımız planların, kurduğumuz hayallerin ne kadar uzağına düştüğümüzü hatırlamak bile çok şey anlatmıyor mu?

Hamasi savaş naraları ile toplumu susturabilir, çözemediğiniz krizlerin dile getirilmesini önleyebilir, muhalefeti etkisiz hale getirebilirsiniz; ancak aynı anda iki askeri süper güçle ve tüm dünyayla çatışmaya kalkarsanız, bir taşla iki kuş vurmak isterken vurulan siz olabilirsiniz...

İşte tam bu noktada iş muhalefete düşüyor. 23 Haziran’ın üzerinden çok geçmedi, ama muhalefet seçimler sonrası kazanılan moral üstünlüğü elinde tutmakta zorlanıyor. Erdoğan’ın heybesinden yeniden Fırat’ın Doğusu ve milli güvenlik meselesini çıkarması ile muhalefet Erdoğan’ın gündemi belirlemesine sessizce izin veriyor.

Erdoğan, sanki sınırlarımıza bir saldırı varmış gibi Suriye’ye bir an önce girmenin gerekliliğini hemen her gün anlatırken, muhalefetin “Türkiye’de halk savaş çığlıklarıyla iç politikanın dizayn edilmesinden bıktı, bunu da son seçimlerde gösterdi” rahatlığıyla davranması kabul edilir gibi değil.

İnci Hekimoğlu’nun Artı Gerçek’te vurguladığı gibi, “Muhalefetin Türkiye halklarına özellikle de Türklere, her askerî harekâtın genç cenazeleri, zam, işsiz sayısının artması demek olduğunu; halka daha çok açlık, daha çok yoksulluk, daha çok zorbalık olarak döneceğini anlatma mecburiyeti var.”

Aksi halde, tıpkı daha önce Afrin öncesinde olduğu gibi, iktidar, barış isteyenleri, buna sessiz kalarak iktidara destek veren muhalefet partileri de dahil, ‘vatan haini’ , ‘terörün gönüllü şakşakçıları’ ilan ederek çözümsüzlüğü, yıkımı ve acıyı daha da derinleştirecek adımları atmaktan kaçınmaz.

Türkiye’nin Suriye’ye müdahalesi, savaşın bir tarafı olması sadece bölgedeki insani trajediyi değil, Türkiye’deki insani trajediyi de büyüttü... Her müdahalemizden sonra daha bir çıkmaza saplandık. Ekonomimiz, dünyayla ilişkilerimiz bozuldu.

Gençler bu ülkeye olan inançlarını ve güvenlerini kaybettiler. Buldukları ilk fırsatta ülkeyi terk ediyorlar. Nitelikli insan kaynağımızı, dolayısıyla geleceği kaybediyoruz. Beyin göçünün Türkiye’ye maliyeti 300 milyar doları aşmış durumda.

Sadece gençlerimizi değil, savaş naraları arasında büyüyen çocuklarımızı da kaybediyoruz. Sebastian Haffner, ‘Bir Alman’ın Hikâyesi’ (*) adı ile yayınlanan anılarında, Birinci Dünya Savaşı yıllarını savaş dilinin ve oyununun büyüleyici gücü altında yaşayan okul çocuklarının, nasıl savaş tutkunu olduğunu ve Naziliğin bütün gücünü bu nesilden aldığını yazar.

Haffner, “kitlelerin ruhuyla çocuk ruhu, tepkileri açısından birbirine çok benzerdir. Kitleleri beslemenin ve harekete geçirmenin yöntemlerinin ne kadar çocukça olabileceğini tasavvur etmek bile zordur... Birbirini takip eden on senede doğmuş bir neslin kafalarında oluşturulmuş ve dört sene boyunca bu beyinlere iyice mıhlanmış çocukça bir sanrı, yirmi sene sonra pekâlâ ölümcül ciddiyette bir “dünya görüşü” olarak büyük siyaset sahnesine dönebilir... On senelik bir dönemde doğmuş Alman okul çocukları, 1914 ile 1918 arasında günbegün bu şekilde yaşadılar savaşı. Ve işte bu daha sonra, Naziliğin, her şeyi mümkün kılan temel tahayyülü oldu. Nazilik ondan alır bütün propaganda gücünü, basitliğini, hayal gücü ve aksiyon şehvetine yaptığı çağrıları. Keza iç politikadaki rakiplerine karşı hoşgörüsüzlük ve gaddarlığını da...”

Milli güvenlik dendiğinde suspus olan ve başta çocuklar olmak üzere toplumun çoğunluğunun savaş oyununun büyüsüne teslim olması karşısında sessiz kalan muhalefet, iktidarı bu oyunu sorumsuzca oynaması konusunda cesaretlendiriyor ne yazık ki...

Savaşı, iktidarda kalıcı olmanın ön koşulu olarak gören bir zihniyetin başımıza açacağı belaları önlemenin sorumluluğu muhalefetin sırtındadır. Suriye’de Kürt halkını hedef alan bir askeri harekât, belki iktidarın ömrünü uzatır ama Türkiye’nin geleceğini karartır.

(*) Sebastian Haffner, “Bir Alman’ın Hikayesi, Hatırladıklarım (1914-1933), Çeviren: Hulki Demirel, İletişim Yayınları 2018


 © Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.