Tiny Url
http://tinyurl.com/y4nlubuq
Hayrallah Hayrallah

İran'ın Suriye'den çıkış zamanı

Suriye’deki halk ayaklanması sekiz yılını doldurdu. Suriye rejimi, halkına, asgari seviyede onurlu bir hayat sürme ve temel haklarını kullanma fırsatı vermiyordu. Oysaki bu halk Ortadoğu çapında eşsiz bir yetişmiş insan kaynağına sahipti. Şayet Suriye, temelleri Cemal Abdünnasır tarafından atılan güvenlikçi rejimler yerine sivil bir kadro tarafından yönetilseydi müreffeh bir ülke olması için başka bir nedene gerek yoktu.

1958-1961 yılları arasında üç yıl süren ve Mısır ile Suriye’yi birleştiren Birleşik Arap Cumhuriyeti kurulmuştu. Bunun sonucunda da Abdülhamid Es-Sarrac'ın önderliğinde, Abdülhakim Amir'in doğrudan gözetiminde Suriye'de bir istihbarat sistemi kuruldu.

Böyle bir maceraya girmeyi gerektiren sebep neydi, bir türlü anlamış değiliz. Bu sebepten Suriye ve Irak, Nasır’ın kurbanları sayılırlar. Baas rejimleri, bu iki ülkede uygarlık adına ne var ne yoksa öyle yok ettiler ki bu ülkelerin, bir daha toparlanması bir hayli zor gözüküyor.

2011'in bu günlerinde patlak veren halk ayaklanmasının üzerinden sekiz yıl geçtikten sonra net olarak ortaya çıktı ki, başta Obama yönetimindeki ABD olmak üzere bütün dünya Suriyelilere karşı kurulan bir komploda birleşmiş. Obama yönetiminin tek amacı vardı. O da İran’ı razı etmek ve onunla nükleer programı konusunda bir anlaşmaya varmaktı. Bu dosya, yıllarca Amerika’nın bölgedeki dış politikasının temelini oluşturdu. Obama ise Suriye’de zulme karşı ayaklanan milyonlarca insanın sıkıntılarına bir ayrıntı nazarıyla baktı.

Suriye’deki halk ayaklanması, ilk patlak verdiği Mart 2011'den bu yana birkaç aşamadan geçti. Nitekim barışçıl protestolar şeklinde başlayan ayaklanma daha sonra silahlı direnişe evirildi. Bundan sonra da Suriye ve İran rejimlerinin göz yumması ve dolaylı onayı ile terör örgütü IŞID devreye girdi. Eylül 2015 sonlarından itibaren de Rusya doğrudan duruma müdahale etti.

Bu kadar değişken bir sürecin tek değişmeyen durumu ise Beşar Esad'ın şahsıyla irtibatlı olan İran’ın rolü idi. Bu rolü en açık bir şekilde ortaya koyan husus ise Lübnan merkezli “Hizbullah” milislerinin Suriye halkına karşı yürütülen bu savaşta doğrudan yer almasıydı.

Acaba İranlıların kendileri için Suriye’de bir zemin bulmakta bu derece ısrar etmelerinin sebebi ne olabilir ki? Daha şimdiden başarısızlığa mahkûm olacağı belli olan böyle bir projeye yatırım yapmanın anlamı nedir? Yoksa İran, Lübnan'da Hizbullah'ın kurulup 1982'de rolleri sona eren Filistinli örgütlerin yerine geçmesini 1979'da Şah'ı deviren devrimin en önemli başarısı olduğuna mı inanıyor? Dolayısıyla Suriye'den çıkışının, Hizbullah'ın Lübnan'daki geleceğini etkileyeceğini mi düşünüyor?

Kuşkusuz Devrim Muhafızları’na bağlı bir tugay gibi hareket eden Hizbullah'ın Lübnan’da kurulması İran açısından büyük bir başarı. Çünkü İran, bu örgütü hem Lübnan’da hem de Lübnan dışında kullanıyor. Örgütün, Suriye ve Irak'ta aktif rol aldığı, Yemen'de hatta Bahreyn'de faaliyetlerini sürdürdüğü artık bir sır değil. Bunun ötesinde örgütün Körfez bölgesi, Afrika, Latin Amerika ve Avrupa’daki varlığına daha geniş bir şekilde ışık tutmak başka bir yazının konusu.

Suriye Ordusu’nun 2005’te Lübnan’dan çekilmesinden sonra ülkede gerek askeri gerekse genel güvenlik bakımından önemli bir boşluk oluştu. Hizbullah, bu boşluğu doldurmada kilit bir rol oynadı. Bilindiği üzere Suriye oradan çekilmeden evvel Refik Hariri bir suikasta kurban gitti. Bu operasyonun planlayıcıları, uygulayıcıları ve daha sonra da üzerini kapatanlar hakkındaki en önemli ipuçlarını Uluslararası Adalet Divanı savcısının iddianamesinde bulmak pekâlâ mümkün. Aslında bu konuda gizli kalan bir şey de kalmadı ve her şey ayan beyan ortada.

Diyebiliriz ki baştanbaşa bütün Ortadoğu’da cereyan eden olaylarda İran rejimi ile Suriye rejimi arasında bir ortaklık söz konusu. Dolayısıyla İran Devrim Muhafızları ile Beşar Esad arasındaki organik ilişkinin ve Suriye rejiminin başı ile Hizbullah arasındaki özel ilişkinin açıklaması da burada yatıyor. Bundan dolayı diyoruz ki: Son sekiz yılda tek değişmeyen olgu, İran’ın Suriye'deki rolüdür.

Ancak bu, işlerin bundan sonra da aynı minvalde devam edeceği anlamına gelmez. Nitekim Suriye’de önemli bir diğer aktör olan Rusya ile İran’ın olaylara bakışı arasında önemli bir fark var. İran, Suriye’deki geleceğini tamamen bir şahsa bağlı olarak götürürken Rusya, ülkenin bütün bileşenlerini ve başta ordu olmak üzere ayakta kalan devlet kurumlarını da hesaba katıyor. Rusya, artık Beşar Esad ve rejiminin geleceğinin olmadığının farkında. Moskova’nın yeni bir anayasada ısrar etmesini ve Esad sonrası dönem için ABD, Arap ülkeleri, İsrail ve Türkiye ile genel hatlarda bir uzlaşmaya varma çabalarını bununla açıklayabiliriz.

Aslında Esad’ın kendisi de Şam'daki günlerinin sayılı olduğunun ve siyasi bir geleceğinin artık olmadığının farkında. Öyle olmasaydı, Moskova'nın arkasından dolanıp Tahran'a gitmez ve İranlı şirketler ile Suriye'nin yeniden inşası için anlaşmalar imzalamazdı. Ancak Amerika’nın uyguladığı yaptırımlardan dolayı ciddi sıkıntılar yaşayan İran'ın, Suriye'nin yeniden inşasına katılabileceği düşünmek için başka bir gezegende yaşamak lazım. Farz edelim ki Suriye'nin yeniden inşası için yaklaşık 500 milyar dolara mal olacak bir program var. Para nereden gelecek? Dünyada İran şirketlerinin, Suriye'de yeniden yapılanma işlerini yürütmesi için para harcamak isteyen ülke var mı? İnsanlar, çoğunluğu Devrim Muhafızları’na bağlı olan İran şirketlerinin çıkarları için Suriye'de milyarlarca dolar harcayacak kadar aptal mı?

Mantık, Suriye ayaklanmasının dokuzuncu yılının İran'ın Suriye'yi terk ettiği yıl olduğunu söylüyor. İran'ın Suriye'de bir geleceği yok. Zira Suriye halkında, mezhepsel saiklerle varlığını sürdürmeye çalışan İran’a karşı ciddi bir nefret var. Bir kere bu, fıtrata ve mantığa ters bir şey. Daha açık bir ifadeyle, Suriye’de halkın çoğunluğu Sünni. Dolayısıyla İran milisleri ve onlara bağlı çalışan Hizbullah ne yaparsa yapsın bu gerçekle karşı karşıya gelecekler. İran bu gerçeği değiştirmek için mezhepsel anlamda bir hayli çaba sarf ettiyse de başaramadı ve Sünni çoğunluğu bastıramadı. İran, çoğunluğu Şii olan Irak’ta bile çok da hoş karşılanmazken, onun, çoğunluğu Sünni olan Suriye’de kabul görmesi bir hayli zor görünüyor.

İran, ABD ve İsrail ile Suriye'deki varlığı hakkında bir anlaşmaya yapabilir mi?

Bana göre İran, Amerikalıların belirlediği 12 şartın tümünü kabul etmeden böyle bir anlaşmanın gerçekleşmesi mümkün değil. Amerika ve İsrail'le böyle bir anlaşmaya varabilecek olan tek ülke, Rusya’dır. Nitekim Rusya, Suriye kartını pazarlamaya başladı bile. Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov'un, Körfez turu da bu hedefe matuftur.

Harullah Hayrullah / Lübnan’lı gazeteci-yazar

Bu yazı el-Arap gazetesinden alınmıştır

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.