Zevk-ü sefa içindeki Suriyeliler

Sanırım 2011’in sonbahar aylarıydı. Kilis’in köylerinde kalkınma programları yürütüyorduk. Bir gün Kilis’teki büromuzun karşısında bulunan ahırda bir ışık gördüğümü hatırlıyorum. Ahıra indiğimizde, hayvanların arasında biri olduğunu fark ettik.  Çat pat Arapça anlayan arkadaşımız sayesinde bu kişinin Suriye’deki savaştan kaçarak Kilis’e gelen bir savcı olduğunu öğrendik.

Bu Suriyeli mültecilerle ilk diyaloğumdu. Sonra Kilis hızla değişti. Sürekli Kilis tava yediğimiz kasapta Suriyeli çocuklar, müşterilere hizmet etmeye başladı. Kilis’te Suriyeliler Mahallesi oluştu, sonra Antep, Urfa, Antakya…  Suriyelilerle doldu.

Yanında Suriyeli küçük kız çocukları almış yürüyen yaşlı adamlar mı dersin, Suriyeli kadınları satın almak için gelen, Suriyelilerin bulunduğu kampların hemen dışında dizilmiş lüks araçlar mı dersin, tekstil atölyelerinin en kuytu köşesindeki tecavüz odaları mı… Neler görmedik neler. Bireysel olarak şahitlik ettiklerimize müdahalede bulunduk ama birçoğunu da hiç duymadık, görmedik.

Olur da arada cesur bir kamp çalışanı çıkarsa kamplarda neler yaşandığını duyduk, yoksa sessizlik… Çoğumuz Suriyelileri görünce yolumuzu değiştirmeye başladık, gözlerimizi kapattık, hatta zamanla onların zevk-ü sefa içinde yaşadıklarına inanmaya başladık.

Aslında biz ırkçı değildik, ama işte Suriyeliler pisti. Hem zaten bizim çocuklarımız onların ülkesi için savaşıp ölürken, onlar kaçmış, ülkelerini savunmamış, buralarda kadın, kız peşindeydiler. Her şey de bedavaydı zaten onlara, ekmek elden su gölden yaşayıp gidiyorlardı. Onlar yüzünden işsizdik, korkaktılar, pistiler, bir de hayvan gibi ürüyorlardı... (tıpkı Kürtler gibi)

Geçen ay Mudanya Belediyesi’nin Suriyelilerin denize girmesini yasakladığı haberleri medyaya düştü. Mudanya Belediyesi’ne bu konuyu sorduğumda; “Nurcan Hanım,  Suriyelilerin denize ya da sahillere girmesini engellemek gibi bir çalışmamız yok. Çadırlar, mangallar, at ve develer, yorgan ile yatmalar ve diğer uygunsuz durumlara müdahale edilmiştir ve edilecektir” cevabını aldım ancak daha sonra Mudanya Belediye Başkanı’nın “Bizim çocuklarımız şehit olurken, Suriyelilerin nasıl zevk-ü sefa içinde yaşadığına” ilişkin ırkçı açıklamalarını okuduk. Mudanya’dan sonra Antalya Gazipaşa Belediye Meclisi buna benzer bir karar aldı. Neyse ki belediye başkanı kararı reddedip tekrar görüşülmesini istedi de bu utançtan kurtulduk. Sonunda karar iptal edildi.

Geçen hafta Suriyelilere ilişkin bu sefer İstanbul İkitelli’de linç girişimleri oldu. Bir çocuğun taciz edildiği iddiası üzerine toplanan kalabalık bir grup, Suriyelileri linç etmek istedi, Suriyelilerin mekânlarına zarar verildi, yağmalama vakaları yaşandı. Daha sonra bir taciz vakası yaşanmadığı anlaşıldı ama olan Suriyelilerin işyerlerine olmuştu.

Suriyeliler ile ilgili yanlış bilgiler almış başını gidiyor. Sorumsuz siyasetçiler bu yanlış bilgileri bilerek ve isteyerek yayıyor. Toplum için hiçbir şey üretmeyen, üretemeyen bu siyasetçiler,  ırkçılığı, ayrımcılığı pompalıyor. Yaptıkları yanlış, kötülük deşifre edildiğinde sizi “Suriyeli seviciliği” ile suçluyor, hedef gösteriyorlar.

Bu nedenle Suriyelilere ilişkin doğru bilinen yanlışları sosyal medyada sık sık paylaşıyorum. Aldığım ırkçı, ayrımcı yorumları anlatmaya ben utanıyorum.  Sadece Türklerle sınırlı değil bu yorumlar. “Bir Kürt olarak, Kürtleri öldüren Suriyelileri korumak sana mı düştü” diye hesap sorma haddini kendinde görebilen Kürtler de var elbet.

Oysa pis Kürt, pis Arap, pis Yahudi, pis Alevi, pis Ermeni, pis Suriyeli, pis Çingene… diyenler arasında bir fark yok. Hepsi aynı kötülük ve aynı karanlıktan besleniyorlar.  Bu ülkede, söz konusu olan Suriyeliler ise, herkesin içindeki karanlık taraf da ortaya çıkıyor. Kendi arkadaşlarım arasında bile “Beyoğlu’na gitmiyorum artık, Beyoğlu bitti, her taraf Suriyeli…” laflarını sık duyar oldum.

Evet, her taraf Suriyeli. Peki, bunu Suriyeliler kendileri mi tercih etmiştir? Ülkem yıkılsın, başka bir ülkeye mülteci olarak sığınayım, her gün küçümseneyim, bunu istemiş olabilirler mi? Devlete soramadığı hesabı Suriyelilerden soran korkak bir zihniyet var karşımızda. Sorsana devletine, bizim Suriye topraklarında ne işimiz var; bizim çocuklarımız Suriye’de neden ölüyor; bizim bu savaştaki payımız nedir… diye.

Suriyeliler de her toplum gibiler. İyileri de var, kötüleri de, tıpkı bizim gibi. Bizim toplumumuzda olduğu gibi Suriye toplumunun içinde de hırsız da var, tecavüz eden de. Suriyeliler de her toplum gibi, farklı insanlar barındırıyor. Ve bizim gibi onların da hakları var.  Denize girme hakkı, kamusal alanlarda gezme hakkı, sinemaya gitme hakkı, bir sevgili edinme hakkı, hayattan zevk alma hakkı…

Bir yandan bu linçler olurken, öte yandan bu linçleri yapanların görmek istemediği haberler küçük puntolarla geçiyor medyanın ufak köşelerinde:

Mersin’in Tarsus ilçesinde 26’sı çocuk 54 Suriyeli göçmenin kilitli halde bir evde bulunduğu haberi geçiyor. Kilitlendikleri evde aç bırakılan Suriyelilerin İdlib’den İstanbul'a gitmek üzere insan kaçakçılarına kişi başı 650 dolar ödediklerini öğreniyoruz. Videoda ‘zevk-ü sefa’ içindeki Suriyelilerin açlıktan nasıl bitap düştüğü görülüyor.

Başka bir küçük haber Kocaeli Çayırova’da bulunan bir tekstil fabrikasından.  Çıkan yangında ölen zevk-ü sefa içindeki beş Suriyeli işçinin isimleri bile bilinmiyor.

Bu yazıyı yazarken bir başka haber görüyorum sosyal medyada. Üç yıl istismar ettiği Suriyeli kadını Göç İdaresi’ne bıraktı yazıyor haberde. Urfa’da yaşayan 64 yaşındaki adam, kendisinden 40 yaş küçük, Suriyeli, zihinsel engelli kadın ile üç yıl önce imam nikâhı yapmış.  Biri yine imam nikâhlı olmak üzere iki birlikteliği daha bulunan adam, engelli kadını kendi ihtiyaçlarını göremediği ve diğer eşleriyle sorun yaşadığı gerekçesiyle Şanlıurfa İl Göç İdaresi Müdürlüğü’ne bırakmış. Suriyeli engelli kadın ‘zevk-ü sefa’ içindeydi elbet.

Suriyelilerle ilgili her ırkçı paylaşımda aklıma Suriyeli Amir Hattab gelir. 36 yaşındaki Amir, 2016 yılında,  İstanbul Esenler ’de rögar kapağını açarak intihar etmişti. Suriye'deki savaştan kaçarak eşi ve üç çocuğuyla İstanbul’a gelen Amir, tekstil atölyesinde işçiydi. Onlarca kez izledim Amir’in hayatına son verdiği anı. Otobüs ve minibüslerin geçtiği caddeye Amir sakince geliyor. Önünde duran otobüse aldırış etmeden sakince rögar kapağını açıyor ve kendini içine bırakıyor. Tüm yaşadıklarına bir yanıt olarak kendini bu ülkenin bokunda boğuyor Amir. Ona bok muamelesi yapan bir ülkeye, ona bok muamelesi yapan insanlara cevap veriyor: Siz busunuz diyor, busunuz, bu ülke de bir lağım diyor!

3 yıl önce Amir’i kanalizasyon çukurunda öldüren ve ölümünden utanmayan alçaklık, ırkçılık bu ülkenin her köşesine sinmiş durumda. Hep birlikte o lağımın içinde debelenip duruyoruz.


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

 

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar