Türkiye salgının ortasında susuz kalabilir - Mavi Yeşil

Yeni yılı, 2020’yi tamamen esir alan pandeminin gölgesinde karşıladık. Yaklaşık 2 milyon insanın canını kaybettiği, neredeyse tüm alışkanlıklarımızın değiştiği küresel bir kriz yaşadık, yaşamaya da devam ediyoruz. 

Üstelik yaşadığımız sorunlar pandemiyle de sınırlı değil, ekolojik krizin etkisinin de daha hissedilir hale geldiği bir yıldı 2020. Kuraklık, iklim değişimi ve iklim değişimine bağlı felaketler, orman yangınları gibi yerkürenin dört bir yanında yaşadığımız sıkıntılar daha da derinleşti. Öte yandan, iklim farkındalığının geçtiğimiz yıllara göre daha çok arttığını söylemek de mümkün. Ancak Türkiye başta olmak üzere, birçok ülkede iklim değişikliğini, doğa-çevre sağlığını odağına almayan neoliberal politikaların ve kar hırsına dayalı kapitalist üretim biçiminin sonuçlarını yaşıyoruz. Son günlerde Türkiyeli ekolojistlerin, uzmanların gündeminde tam da bu sonuçlardan birisi olan su krizi ve kuraklık var. 

Önce İstanbul, sonra Ankara, Çanakkale, Tekirdağ, İzmir, Muğla gibi şehirlerimiz peş peşe susuzluk alarmı vermeye başladı. Sonbahar ve kış aylarının yağışsız geçmesi nedeniyle İstanbul barajlarındaki doluluk oranı son yılların en düşük seviyesinde, yüzde 19.9’a kadar indi. Bu baraj ve göletler azami 868 milyon 683 bin metreküp su biriktirme hacmine sahipken şu anda yüzde 80,09 oranında boş durumda. Ankara’nın çevresinde yer alan ve kentin su ihtiyacını karşılayan Çamlıdere, Kurtboğazı, Eğrekkaya, Akyar, Çubuk 2, Kavşakkaya ve Elmadağ Kargalı barajlarının doluluk oranı da ortalama yüzde 20’ye düştü. 

Su krizinin gündeme gelmesi ile birlikte iktidar cenahından su krizini aşmaya yönelik ‘dahiyane!’ çözüm önerileri de yapıldı. Bunlardan ilki elbette bu konu her gündeme geldiğinde dile getirilen ‘su tasarrufu’ oldu. Ancak suyun idareli kullanılmasının ve su-elektrik kesintilerinin, birçok önemli – hatta su söz konusu olduğunda hayati – nedeni olan susuzluk ve kuraklığa geçici bile olsa ‘çözüm’ olacağını savunmak, en hafif tabirle ‘naiflik’ olur. Çünkü, su krizini sadece yağışlardaki azalmaya ya da 'su israfına' bağlamak doğru değil. Su kaynaklarını değerlendirirken, ‘su döngüsü’ üzerinde çalışmak gerekiyor. Ekolojik denge şu anda olduğu kadar tahribata uğramamışken, belki bu döngüye güvenmek ve bu döngüyü korumak için çabalamak akılcı olabilirdi. Oysa şu anda, küresel ölçekte su döngüsünün insan eliyle değiştirilmesine bağlı olarak ortaya çıkan yeni krizlerle karşı karşıyayız. 

İklim değişikliği ile birlikte deniz ve okyanuslardan buharlaşan suyun yağış olarak toprağa ve yeniden suya döneceği çember kimi noktalarda kırılmış durumda. Ek olarak, suyun yağış olarak düştüğü havzalarda büyük oranda madencilik faaliyetlerin yarattığı tahribat var. Büyük resme bakıldığında iklim değişikliği ile birlikte ısınan suların atmosferde ciddi miktarda artışı ile yağışların dengesizleştiğini görmek mümkün; kimi yerlerde atmosferdeki su miktarında artış gözlendiğinde bile yağış azalırken, kimi yerlerde ise aşırı yağışlar meydana geliyor. Bu da bazen kuraklık olarak karşımıza çıkarken, bazen de seller, fırtınalar, hortumlar, gök gürültülü yağışlar gibi afet etkisi denilen formlarda karşımıza çıkıyor. Bir gün kuraklık ve susuzluktan bahsederken, ertesi gün sokaklarda sele kapılan insanların haberleri düşüyor önümüze. Bu durum, bir küresel krizin daha eşiğinde olduğumuzun habercisi. Pandemiye karşı tavsiye edilen en önemli tedbirlerden biri su ile temizlikken, suya erişimin kısıtlanacağı bir senaryoyu hayal etmek bile korkutucu.

Oysa örneğini başka birçok ülkede bulabileceğiniz suyun adil ve doğru kullanımı için stratejik planlar oluşturmak, atık suyun yeniden değerlendirilmesi için gerekli altyapıları oluşturmak, yasalarla güvence altına alınacak tedbirlerle kaynakları ve ormanları korumak mümkün. 
Sorunda olduğu kadar çözümde de belirleyici olan iklim değişikliğine karşı etkili adımlar atmak da mümkün. Elbette bireysel olarak suyun bilinçli tüketiminin de susuzluğu önlemekte payı olacaktır. Ancak ağırlığını maden şirketlerinin oluşturduğu işletmelerin faaliyetleri sırasında tükettikleri su ve elektrik bir yana, su kaynaklarına ve doğaya verdikleri zararlardan konuşmayacaksak, HES’lerin teslim aldığı dereleri, tarım alanları için yok edilen yağmur ormanlarını saymayacaksak, susuzluk ve kuraklıkta asıl pay sahibi olanları silikleştirmiş oluruz. Tıpkı bugün AKP hükümetinin yaptığı gibi. Su kaynaklarının adil ve doğru kullanımı üzerinde bilime dayalı politikalar üretmekten aciz, halka su ve elektrik tasarrufu çağrısı yaparken maden şirketlerine ruhsat dağıtmaya devam eden bir siyasi iktidar var karşımızda. Biz tasarrufa başlayalım; peki ülkenin dört bir yanında dağları delik deşik edip su havzalarına zehir saçan şirketler, derelerden ormanlara kendilerini doğanın sahibi gören sermaye de su tasarrufu yapacak mı? Az daha unutuyordum, bir de 1000 odalı bir sarayımız vardı değil mi?

Mavi-Yeşil’in bu bölümünde Ali Abaday ile su krizi ve Akkuyu Nükleer Güç Santrali’ndeki beton çatlağı iddialarını konuştuk…