Muharrem Erbey
Kas 26 2017

En sevdiğin öldüğünde büyürsün..

“Bir garip bülbül öter su başında, nice gül yansın nice tutuşsun, ne böyle sevda gördüm ne böyle yara, adını unutursam Dicle tutuşsun..”

Gidenlerin ardından makale yazmanın zorluğuyla Hüsnü Arkan’ın sevgili Tahir için besteleyip söylediği, Erkan Uğur’un çaldığı ‘Tutuşsun’ parçası eşliğinde klavyenin tuşlarına bırakıyorum ellerimi, beni benden alan düşüncelerimi…

Kahır ekseriyette söylenir ve tekrardan maraz doğmaz; “en sevdiğin öldüğünde büyürsün,” seninle birlikte boşluk da büyür, sessizlik büyür göz bebeklerinle birlikte içindeki çaresizlik büyür…

Acı büyür, kederin mütemmim cüzümüz olduğu dünya da büyür…

Kainattaki envai çeşit acının tekmili birden büyür, rüzgarın ulaşılmaz dağların kuytuluklarında dolanırken çıkardığı ve şehirlere saldığı uğultu büyür, kalplerdeki acımtırak sızı, eksikliğin yarattığı boşluk büyür…

Tahir Elçi

Doygunluğa eriştirdin yokluğunla dımdızlak kodun.

Her ölüm erkendir, senin ölümüne, bizi yalnız bırakmana değil, inandığın değerlerden, taviz vermediğin ilkelerden kopmana üzüldük.

Sevgili oğlun Arin’i, kızın Nazenin’i eşin Türkan’ı yalnız komana üzüldük. Ölmene değil, ölüme özgürce koşmana üzüldük. Seni basın açıklamasına bırakıp giden eşin Türkan’ın dediği gibi, ‘O kadar hafif koşmuştu ki ölümüne,’

Türkan Elçi

Senden korkuyu bekleyen ağababaların yüzlerine saldığın cevabı unutursak Dicle kurusun…

Barış’a harcadığın ömrünü unutursak Dicle’yle birlikte nefesimiz kurusun.

Öksüz kodun bizi be Tahir…

Ferasetimizdin, hoşgörüye açılan penceremiz, barışa olan bir dirhem istihkakımız…

Ufkumuzdun be Tahir bilinmezlere açılan…

Masumiyetimizdin, sevgiye dair misalimizdin. Mesellerimizin girizgahıydın, bir virgül bıraktın yokluğunla, devamını getiremediğimiz eksik bir cümle yazdın defterimize…

Umuda açılan kapımızdın, yediveren gülümüz, akşamları açıp sabahları küsen akşam sefamızdın…

Annemiz öldü, babamız öldü ama bize senin ölümün kadar hiçbir ölüm koymadı be Tahir…

Elçi ailesi

Bir türlü dolduramadığımız bir eksiklik bıraktın ruhumuzda…

Hayatımızdaki nezakettin, unutulmuş sonu belirsiz masallarımızdın…

Ölümünle eksiltin bizi…

Bazen uğradığımız kahvenin sıcak çayıydın…

Hep tekrar ettiğimiz eksik hecemizdin…

Sadece avukatların değil herkesin Diyarbakır Baro Başkanı sevgili Tahir Elçi, nazik kişiliğiyle, entelektüel birikimiyle, yerinde derinlikli çalışmasıyla, titizliğiyle emsalsizdi. Barış timsaliydi.

Avukatlar

Onunla son anında birlikte olan Diyarbakır Barosunun genel sekreteri, saymanı, yönetim kurulu üyesi ve baro üyesi avukatlar ile görüştüğümüzde o ana ait görüşlerini baro odasında, telefonda keder içinde dinledim.

Kaleme alırken de bu arkadaşlarımızın travmayı hala atlatmadığını gördüm. Hala inanmıyorlardı. Hala Tahir Başkanın çat kapı çıkıp geleceğine olan inançları vardı.

Tahir Elçi

Avukat Abdullah Çağer (Baro Genel Sekreteri):

Basın açıklamasından sonra yaşlı birisi Tahir Başkanla konuşuyordu. O sırada silah sesi duyuldu. Panik halinde herkes kaçıştı. Hemen ötede solda Diyarbakır kahvaltı evine sığındık…

O sırada silah seslerinin haddi hesabı yoktu. Tahir Başkanı göremeyince cep telefonundan aradık. Baro personeli Hasan’daydı telefonu ve onu görmemişti.

Baro yazı işleri müdürü Ahmet Karadaşlı beni aradı. Yerde yatan biri var ve ceketi Tahir başkanın ceketine benziyor dedi. Ben hemen Başsavcıyı aradım. Başsavcı bana “iki polis şehit oldu, bir sivil de yaralı,’ dedi. Ben de Başsavcıya ‘o sivil Baro başkanımız olabilir’ dedim.

O sırada silah sesleri susmuştu. Biz korktuğumuz için çıkamadık. Mahzendeydik. Daha ön taraftaki dükkanlarda olan yönetim kurulu üyesi Av. Serap Erkuş hastaneden beni aradı. Ağlıyordu yerdeki yaralı kişinin Tahir Başkan olduğunu söylüyordu.

O anda Başsavcı beni aradı. Başınız sağ olsun dedi. Eski bazalt taşlı evin mahzeninde saat 11.00’den 12.30’a kadar kaldık. Orada olan annelerin üç adet başörtüsünü bir sopaya bağlayarak dışarıya çıktık.

Tahir Elçi

Av. Velat ALAN  (Baro Saymanı):

Eşim, avukat Gülay ve iki çocuğumuzla basın açıklamasına gittik. Tahir başkanın yanındaydım. Sokağın başında iki silah sesiyle irkildik ve oğlum Baran’ı alıp karşıdaki demirciye sığındık. Kızımı göremedim. Diğer avukatlar almış.

Bu arada durmadan silah sesleri geliyordu. Demircide 50 dakika mahsur kaldık. O an öldürüleceğim duygusu sarıp sarmaladı beni. Avukat Serap Erkuş oradan bizden önce çıktı ve morga gitti. Sonra bizleri aradı ve Tahir Başkanın öldürüldüğü söyledi.

Dışarıya çıktığımızda özel timler hepimize ana avrat küfrediyordu. Ne olduğunu anlamıyorduk. Susuyorduk.

Av. Serap Erkuş (Baro Yönetim Kurulu Üyesi):

Basın açıklaması öncesi beni aradı, ‘Gelmezsen felaket olacak, gel’ dedi. Basın açıklaması sonrası Tahir başkan yaşlı birisiyle sohbet ediyordu.

Elimizdeki dövizleri dört ayaklı minarenin yanına bırakıyorduk. O anda sokağın başında silah sesi geldi. Panik içindeydik karşıda demirci esnaf bize gelin dedi. Koşarak dükkana sığındık. Tahir Başkan arkamızdaydı. Sonra göremedik.

O dükkan sokağa çıkma yasağı nedeniyle üç aydır kapalıymış. Tesadüfen o gün adam gelip açmış. Yoksa hepimiz dışarıda kalırdık. Silah sesleri durmadı. 30 dakika boyunca orada kaldık. Sonra çıktık. O anda özel timler bizlere galiz küfürler savurdular. Bazıları bize zarar vermek için elleriyle uzandı.

Bağırarak arkamıza bakmadan Japon Pasajı’na koştuk. Taksiyle morga gittim. Tahir Başkanı morgda kanlar içinde yatarken gördüm. Bağırdım ağladım. Başsavcı geldi ona ‘siz vurdunuz’ dedim.

Bana sarıldı. ‘Kim vurduysa bulacağız’ dedi. Bana sarıldı. Olduğum yere çöküp ağladım.

Av. Gülay Çay:

28.11.2015 günü Tahir Abi, “Bu tarihi bölgede, birçok medeniyete beşiklik etmiş, ev sahipliği yapmış......” diye başlarken pür dikkat kendisini izliyordum. Yüzünde hiç olmadığı kadar kararlılık, halkına, tarihine, medeniyetine sahip çıkmamın gururu vardı.

Kelimeler tek tek dökülüyordu ağzından. Kendine has üslup ve mimikleri ile duygu ve düşüncelerini Kürtçe ifade etmesi görülmeye değer başka bir nüanstı.

Basın açıklamasına geç gitmeme rağmen bana yer açıp, gözünün ucuyla da olsa selam verme nezaketini göstermesi onun üstün kişilik ve kadına vermiş olduğu değerin başka bir kanıtıydı.

Nasıl olduysa dakikalar sonra silahlar patladı ve kendimizi bir anda kargaşanın ortasında bulduk. Toz, duman ve silah sesleri arasında koşturmaya başlarken, o telaş içerisinde Tahir abinin yerinde durmasını aklım almıyor. Öyle bir felaket ve kıyamet anıydı ki, 10 yaşındaki kızım bile o kargaşada kayboldu.

Kendimi bir anda dört ayaklı minarenin 10 metre uzağında bulunan, marangoz dükkanın içinde buldum. 45 dakika silah sesleri neredeyse hiç susmadı.

45 dakika sonra üzerimize doğrulan silahlar ve ağır küfürler eşliğinde bulunduğumuz yerden çıkarıldık. Tek amacım; kızımı bulmak ve o lanet olası yerden bir an önce uzaklaşmaktı. Bilemedik, bilemezdik, oracıkta başkanımıza kıyacaklarını, onu vuracaklarını...

elçi anma

Av. Servet Özen (Baro Yönetim Kurulu Üyesi):

 Çocukluğumun geçtiği sokak, o minare bir kentin coğrafyanın toplumun varoluşu neyse benim için oydu.

Tahir Başkanın deyimiyle ‘ayaklarından vurulan minare’ benim için boyumun bir daha uzamamasıydı. O sabah mirasımıza ve her şeyden öte yarınlara olan sorumluluğumuzun heyecanıydı bizi başkan şahsında oraya sürükleyen.

Çatışmasızlığa dönüş, sivil yerleşim alanlarında çatışmanın yaşanmaması ve toplumsal birlikteliğe ve barışa zarar gelmemesi için çırpınıyordu.

Tanıyanlar çalışanlar bilir, Tahir başkan inanmadığı istemediği hiçbir karara uymazdı. Vurulma anına ilişkin ise bir inanmazlık, uyku halindeyim hala.

Sokağın başındaki silah seslerini duyunca ben, rahmetli Avukat Önder ve Avukat Şeyhmus Bayhan, Avukat Süleyman Kaya bir dükkana sığındık.

Bütün arkadaşlara ulaştık, Tahir başkana ulaşamadık. Hastaneden gelen bir telefon ile Tahir Başkanın vurulduğunu duyduk. Hastaneye koştuk. Av. Cihan Aydın’a ağlayarak sarılıp ‘duruşumuz onlara ağır geldi, kaldıramadılar’ dedim.

elçi meslektaşları

Av. Baki Demirhan, komşusu ve yakın arkadaşı:

Tahir bir keresinde bana dedi ki, “Silvan’daki ölümler azsa benim sayemde’ dedi, detay vermedi. Bence Sur’daki basın açıklaması da bu ölümleri önlemeye yönelikti. Ölmeseydi Sur’daki ölümleri durdurabilirdi. Tahir giderken korumaya almaya çalıştığı Sur’u da beraberinde alıp götürdü.

Tahir Elçi

Dizlerimize attığımız battaniyemiz, korunağımızken hayatla cebelleşmemize vesile olan uyumsuzluğumuzun müsebbibi oldun…

Bu toprakların görebileceği en cesur en cevval adamdın… gibi değil adamdın sen be Tahir…

Sen bize erkendin… hayatımızda renktin, dünya seninle güzeldi, sensiz donuk… vakitlice gitmedin… tamlık duygumuzdun… uzakları gösteren merceğimizdin… ateşimizi tutuşturan çıramız, kötülüklere karşı perde duvarımızdın be Tahir…

Hafızamızı unutturmaya, eksiltmeye çalışanlara inat durmadan tazeliyor, yaşadıklarımızın belliğini resmediyordun… bize reva görülenleri tarihe nakşeden nakkaştın… acılarımızı emen, kederimizi yutandın… ilacımızken derdimiz oldun… seni bizden düşlerimizin içinden alıp gittiler… derin sulardan elimizi tutup suyun yüzüne çıkaranımızdın…

Ölüm, neden hep Kürtlere bonkörsün. Mecalsiz koyup duruyorsun habire … bir salkım üzümü doyasıya yiyemediğimiz hayatın bize ait olduğunu söyleme sakın, deme bize sabır et diye, söyleme zalimlerin diğer dünyada acı çekeceğini…

Tahir, koca bir itirazdın, milyonların itirazına bedel… haksızlığa olan isyanımızın dumanı, kısık sesimizin nane şekeriydin... aksadık ve senin yokluğunla bunu daha iyi görüyoruz…

Dön ve gel Tahir… şakaydı de, şakaydı.  Bahçende Şeroy’la oynayalım. Kahve içelim…

Bizi büyüttün ölümünle, gel de çocukluğumuza dönüp, bayram şekeri toplayalım…