Muharrem Erbey: Tahir Elçi artık Dört Ayaklı Minare’nin beşinci ayağı

“Yine her zamanki gibi / Sen gelmişsin ben varım / Sen susmuşsun ben yazarım / Konuş diyorum gülüyorsun / Aklım suyunu çekti diyorum / Susuyorsun. / Biliyor musun diyorum / Ceket diyorum / Her şey sana ceket yakıştığı içindi. / Beni dinle, susmadan dinle bak/  Bir gün en güzel ceketten alacağım / Gelirken içine bir gömlek, üstüne bir kravat / Her zamanki gibi seçim benden olacak / Ceketin rengi ne olsun diyorum  / Susuyorun / Bekliyorum gelmiyorsun / Ellerimde kasımpatılar ben geliyorum / Geliyorum, gitmek bilmiyorum / Biliyor musun / Susmalardan sonra / 28’e bölündü bende günler / Fakat ben biliyorum / Her şey sana ceket yakıştığı içindi.”

Böyle anlatıyor çok sevdiği eşini Türkan Elçi, Muharrem Erbey’in kaleme aldığı ‘Tahir Elçi Hikâyesi’nde. Kitap, 10 Kasım tarihinde İstanbul Kitap Fuarı’nda ilk defa okuyucularla buluşacak.

ae

Muharrem Erbey ile Elçi’nin hayatını kaybettiği Sur’da buluştuk. Ve Dört Ayaklı Minare’nin şahitliğinde Tahir Elçi’yi konuştuk.

 ‘Tahir Elçi Hikâyesi’ yakın bir arkadaşınızın hayatını anlatıyor. Önce kitabın ayrıntılarını dinleyelim sizden…

Kitap altı ay süren bir çalışmanın ürünü olarak okur ile buluşacak. Tahir’in hayatının bir yerinde yer alan birçok insana görüşme taleplerimi ilettim. Yakın arkadaşlarına, dostlarına, okul arkadaşlarına, asker arkadaşlarına ve daha nice insana. Görüşmek istemeyenler de oldu talebi mutluluk ile karşılayanlar da oldu. Israrlı bir şekilde görüşmek istediğim insanları motive etmeye çabaladım ve toplamda 38 kişi ile görüşmeyi başardım. Yaptığım görüşmeleri tekrar tekrar gözden geçirdim, Kürtçe olan görüşmeleri Türkçe’ye çevirdim, Diyarbakır Barosu arşivine girerek binlerce fotoğrafı on güne yakın taradım. Arkadaşlarından, eşinden ve çevresinden fotoğraflar toparladım. Mayıs ayında başladığımız çalışma, 10 Kasım’da okur ile buluşacak. Kitapta elimden geldiğince Elçi’nin hukukçu yönünden ziyade insani yönünü ön plana çıkarmaya çalıştım. Elçi’nin nasıl bir baba olduğunu,  nasıl bir arkadaş olduğunu. Kürtler için köyünden çıkarak, AİHM’de savunma yapan bir insan olana dek geçirdiği tüm merhaleleri ve zorlukları okura aktarmaya çabaladım. Okur aynı zamanda kitapta 49 yaşında bile öğrenme hevesi olan ve öğrenci gibi ders çalışan bir insanı da bulacak ki- böyle az yetişen insanlar olduğunu göstermek istedim.

Öncelikle, Tahir’in örnek hayatını okuyan gençlerin bundan etkilenmesini ve onun yolunda ilerleyen elçiler olmalarını umuyorum. İnsanların hafızasında Tahir baro başkanı olarak, yaptığı konuşma ve vurulma anı olarak yer alıyor. Ama ben, bunların ötesinde bir Tahir Elçi’yi anlatmak istedim. Arkadaşları olan, gülen, şakalaşan. Tahir’in tuttuğu takımdan, sevdiği yemeklere kadar her şeyi ile tanınmasını istedim. Bizleri gören her insanın ilk sorusu ‘Tahir Elçi nasıl öldü?’ oluyordu. Ben ise insanlara Tahir’in nasıl öldüğünü değil, nasıl yaşadığını anlatmak istedim.

Peki, Muharrem Erbey için Tahir Elçi ne demektir?

Tahir Elçi, az bulunan insan demektir. Az bulunan aydın, az bulunan hukukçu demektir. Bizlere şu an her şeyden fazla gereken hukukun temsilcisi demektir.

Her şeyden önce ben de Tahir’e karşı kendimi borçlu hissediyorum ve bu borcu az da olsa bu yolla ödemeye çalıştım. Tahir; Kürtler, insan hakları, demokrasi ve hukuk için çok şey yaptı ve bunların tamamı kalıcı işler oldu. Ne yazık ki ahde vefa anlayışımız tam olarak gelişmemiş durumda. Kapitalizm ruhumuza o derece yerleşmiş durumda ki güzel işler yapan insanları çok çabuk unutabiliyoruz. Buna ek olarak Tahir’in mücadelesi ve televizyon ekranlarında söyledikleri nedeni ile kendisini unutturmaya çalışan ve linç eden bir kesim var. Yakın zamanda Tahir’in parklara verilen isimlerinin kaldırıldığını dahi gördük.

Tahir Elçi hakkında her gün yeni şeyler öğrenmek sizi nasıl etkiledi?

Kitabın hazırlık süreci boyunca Tahir defalarca rüyalarıma girdi, benimle konuştu. Hakkındaki bazı anıları duyduğumda uyuyamadığım geceler, bazen ara vermek zorunda kaldığım, nefes alamadığım anlar oldu. Bazen öyle kelimeler duydum ki defalarca okuyarak etkisini yeniden hissettim. Ama işin gerçeğini konuşmak gerekirse, yakın arkadaşımı daha iyi tanımaya başladığımı hisettim. Zaten kitabı okuyanlar da Tahir’i yeniden tanayacaklar ve yeniden sevecekler. Bütün hayatını cezasızlıkla mücadeleye adayan ve tam da böylesi bir suça kurban giden bir isim Tahir.

Elçi’den sonra Diyarbakır’da neler değişti peki?

Kitabın girişinde ben de ona hitaben ve ‘Sevgili Tahir’ diye başlayan bir mektup kaleme aldım ve orada da belirttiğim gibi Tahir’den sonrası bir milat oldu ne yazık ki. Diyarbakır’da artık ‘Tahir’den önce’ ve ‘Tahir’den sonra’ diye adlandırılan iki dönem var. Tahir’den sonra Diyarbakır’da ve özellikle de Suriçi’nde hayat farklılaştı. Onun ölümü demokrasi ve insan hakları açısından da çok şey değiştirdi. İnsanlar şimdi bir mabede gider gibi Dört Ayaklı Minare’ye geliyorlar. Şehre gelen herkesin gelmek istediği yerlerden biri oldu Dört Ayaklı Minare ve Tahir artık minarenin beşinci ayağı oldu bana göre. Acı henüz taze, ama 300 yıl sonra bile Dört Ayaklı Minare, Tahir ile anılacak buna inanıyorum.

Son yıllarda bölgede yaşananları sizler nasıl değerlendiriyorsunuz?

Son yıllarda yaşadıklarımız, aslında Kürtler için rutin olan bir durum. Kürtler neredeyse son 200 yıldır haklarını elde edebilmek için mücadele ediyor ve son yıllarda yaşadığımız rutini yaşıyor. Kürtler en az 200 yıldır en ilkel yöntemlere maruz kaldı, sürüldü, asimile edilmeye çalışıldı, hapsedildi, katledildi ve daha nicesine maruz kaldı. Tüm bunlara rağmen, dilinden ve kimliğinden ısrarlı bir şekilde vazgeçmedi. Yaşadığımız son üç yıl da geçtiğimiz 200 yılın bir özeti oldu aslında. Kürtler politik ve etnik haklarını talep ederken, başka bir halkın, dinin veya kimliğin üzerinden var olmaya çalışmıyorlar. Kürtler bu coğrafyanın en eski ve yerleşik halklarından biridir. 2 bin 200 yıl önce yazılan Anabasis – Onbinlerin Dönüşü’nde, bu coğrafyada yaşayan iki kadim halk olan Karduk ve Armen halklarından bahseder. Dolayısıyla binlerce yıldır bu topraklarda yaşayan insanlara kendi dilini ve benliğini unutturmak kabul görmez. Yaşadığımız bu dönem de, geçmişte olduğu gibi kalıcı olmayan ve geçici bir dönemdir. Dünyada sınırların kalktığı, dillerin özgür olduğu bir dönemden geçerken; herkesin kendi dilini yaşaması ve yaşatması gayet normaldir. Bugün her şeyin yok sayıldığı, her şeyin ortadan kaldırıldığı, siyasetin, muhalif olmanın hatta ağzını açmanın mümkün olmadığı bir dönemden bahsediyoruz; ama tüm bunlar geçecek ve bitecek.

Siz Sur’da doğup büyümüş bir isimsiniz. Bugün Sur’u yıkılmış bir halde görmek ve yasak nedeni ile bir adım öteye geçememek size neler hissettiriyor?

Uzun süre buraların yıkıldığına dair görüntüleri gördüm, ama gelemedim Sur’a; ayaklarım beni getirmedi. Sur aynı zamanda sadece Kürtlerin değil, bu coğrafyada yaşayan Ermenilerin, Süryanilerin, Yahudilerin, Türklerin. Dolayısıyla bu kültürü korumak yalnızca Kürtlerin değil, herkesin boynunun borcu. Böylesi bir yıkım ve ortadan kaldırılmaya tahammül edemiyoruz.

Suriçi’nin, Kale’nin tarihi henüz net olarak bilinmiyor. Yeni bir dönemden değil, binlerce yıllık bir dönemden bahsediyoruz. Sur’daki en yeni ev bile neredeyse 300 yıllık. Perslerin, Selçukluların ve nice uygarlığın ele geçirmek için binlerce askerini feda ettiği bir yerden bahsediyoruz.

Yeni yapılan yapıların Suriçi ile özdeşleşmediğini hepimiz görüyoruz. Dolayısıyla eski yapıların, Suriçi’nin kimliğinin güzelliğini asla vermeyecektir.

Elçi’nin Suriçi’ni korumak isterken vurulduğu ve ardından büyük yıkımın yaşandığı biliniyor.

Tahir basın açıklaması yaparken, çatışmaların taraflarına seslenip ‘Sur’un yıkılmasını istemiyoruz’ dedi. Aydın kimliği ile buradaki eserlerin önemini dile getirdi, herkese seslendi ve herkesin Suriçi’ni korumak için çabalamasını istedi. Böylesi devasa bir mirasa sahip çıkan ve göğsünü siper eden bir insanın bu tavrına ve kendisine sahip çıkılması gerektiğine inanıyorum.

Son olarak, Tahir Elçi’nin hayatında sizi en çok etkileyen şey ne oldu?

Tahir çok azimliydi, öğrenme isteği oldukça fazlaydı. Bizlerin çoğunda olan bilmediğimiz konu hakkında konuşma huyu onda yoktu. Bilmediği konu hakkında asla konuşmazdı. Sürekli öğrenmeye çalışırdı ve bilgi neredeyse gidip onu alma derdindeydi. Almanya’da Uluslararası Ceza Mahkemeleri’ndeki yargılamalara ilişkin bir seminere katılmıştı ve döndüğünde İHD’de bir seminer verdi. O zaman yaptığı sunumdan çok etkilenmiştim.