Sezin Öney
Kas 27 2017

Yastıkta ölümü hak eden, sadece ve sadece iyi bir insan

Aslında, Tahir Elçi'nin en güzel profilini eşi Türkân Hanım zaten çizmişti:  "O sadece ve sadece iyi bir insandı."

Bu, Tahir Elçi üzerine söylenebileceklerin en duru ve öz ifadesi. Ancak, bu kıymetli insanın yaptıkları, bir ömre uzanan çabalarını ne kadar ansak az. Bir kere, Cizre'nin Hebler/Hisâr Köyü'nde 1966'da doğan Tahir Elçi, son derece kıt kanaat imkanlarla hayata başladı.

Cudi Dağı’nın hemen eteğindeki Hebler de, bugün tıpkı Elçi gibi, artık yok.  Zira, Hebler 1993'te yakıldı ve ondan sonra da, virâne biçiminde kaldı.

Kendi memleketi böyle yıkık dökük kalan Elçi'nin Diyarbakır'ın târihi merkezi Sûr'a sahip çıkışı da bir tesadüf olmasa gerek. Mekânların yıkımı, insanların göçü ve bunun sonucunda yaşanan kırgınlıklar, kırıklıklar, hayata tutunmakta yaşanan zorluklar, köklerle yitmsesiyle yaşanan bellek kaybı; tüm bunları bizzat deneyimleyen biriydi.

Bu açıdan Sûr, çevre kentler, köylerden aldığı göçle de bir ortak mekâna dönüşmüştü. Tahir Elçi, Dört Ayaklı Minare'nin önünde yaptığı, Sûr'da süren çatışmalar ve sokağa çıkma yasaklarına karşı yaptığı açıklamada şöyle demişti hatırlarsak:

"Birçok medeniyete beşiklik, ev sahipliği yapmış bu kadim bölgede insanlığın bu ortak mekanında silah, çatışma, operasyon istemiyoruz. Savaşlar çatışmalar operasyonlar bu alandan uzak olsun diyoruz".

Aslında, evine sahip çıkmak, bu coğrafyanın tüm insanlarının ortak mirasını sahiplenmekten başka birşey değildi bu...

Avukat Nahit Eren, Diyarbakır Barosu'nun Başkanı'nı anmak için yayınladığı özel sayıda, "Öleceksem, Dört Ayaklı Minare'nin altında Öleyim" başlıklı yazısında şöyle yazmıştı:

"Başkanımızın katledildiği 28.11.2015 tarihinden önceki gün, yapılacak bir toplantı için baroya gitmiştik. Sevgili Başkan açık olan kapısından bizi farketmiş her zaman ve her meslektaşına yaptığı gibi iki meslektaşımla birlikte bizi odasına davet ettmişti.

Odasına girdiğimiz gibi büyük bir heyecanla bize ertesi gün yapılacak basın açıklamasından bahsetmiş ve katılma davetinde bulunmuştu. Dörtayaklı Minare’ye yapılanlardan o kadar rahatsız olmuştu ki, davete cevabımızı almadan aynı heyecan ve öfkeyle devam etti konuşmasına;

Yapılanın kabul edilemez olduğunu hukukçu sorumluluğunun, baro sorumluluğunun bu tarihi eserler için bir şeyler yapılmasını zorunlu kıldığını söylemişti.

Söyledikleri ile yetinmeyip aniden ayağa kalkmış cep telefonundaki Dörtayaklı Minare’nin fotoğrafını bize göstererek baksanıza adeta gözdağı verircesine dört ayaklı minarenin topuklarına sıkmışlar dedi.

Bugün topuklarına kurşun sıkanlar yarın tamamına ne yapmazlar ki diyerek devam etmiş ve etkinliğe mutlaka güçlü bir katılımın olması gerektiğini söylemişti.

Ben yarın sabah iş için ilçede olacağımı ve katılamayacağımı söyledim. Benden aldığı cevapla yanımdaki meslektaşlarıma döndüğü esnada kendisine ‘Başkanım bilmem ama yer ve zaman itibariyle açıklamanın sıkıntılı olabileceğini’ söyleyivermiştim.

Ani bir tepkiyle bana dönerek; ‘‘Allah Allah neden öyle düşünüyorsun ki tarihi eserler için gidiyoruz, ne olabilir ki’’ diye sordu.

Ben de başkanım Sur’un durumu malum, gideceğiniz sokağın ilerisinde hendeklerin olduğunu biliyorsunuz. Her an bir çatışma ihtimali olan yerlerden olduğunu ve çatışma anında istenmedik sonuçların, ölümlerin gelişebileceğini söyledim.

Bu cevabımdan sonra gülümseyerek, ‘‘Daha ne olsun ki zaten her gün ölüyoruz, öleceksem de dört ayaklı minarenin altında öleyim’’ deyivermişti."

Rabia Çetin ve Sinem Babul'ün yönettiği, Ümit Kıvanç'ın danışmanlığını yaptığı Tahir Elçi'nin yaşamını anlatan belgesel, "Kırık Saat", ölüm yıldönümü gecesi ilk kez, Diyarbakır Barosu tarafından düzenlenen anma etkinlikleri çerçevesinde gösterilecek.

Belgeselin tanıtımında, Elçi'nin "Biz, başı yastıkta ölecek insanlar değiliz" sözleri yer alıyor.

Çok da trajik bu sözler tabii; neden Tahir Elçi yatağında, başı yastığında veya eşi Türkân'ın kucağında ölemesindi? Neden sokak ortasında vurulacağı bir kader kurgusu yaşamak zorunda olsundu?

Onun tarafında çaba eksikliği yoktu; Hebler'in sunamadığı eğitim imkânlarını kendi yarattı. Daha Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde okurken de, Diyarbakır'da ve ötesinde bir Kürt olarak hak-hukuk meselelerine eğilmenin bedelini ödemeye başladı.

1988'de daha öğrenciyken gözaltına alındı ve işkence gördü.  BirGün gazetesinden Zeynep Kuray'ın haberinde belirtildiği üzere, Hanefi Avcı'nın Tahir Elçi'ye işkence ettiğini Avukatı Neşet Girasun iddia etti.

Elçi'nin avukatı Girasun konuyla ilgili “Tahir Elçi 1990’lı yıllardan bu yana devletin hedefindeydi, JİTEM’in ölüm listesindeydi ve 1988 yılında bizzat Hanefi Avcı tarafından işkenceye maruz kaldı” demişti.

Girasun'un ifadeleri, Demokrat Yargı Derneği Eş Başkanı Hakim Orhan Gazi Ertekin tarafından da teyit edildi. Hanefi Avcı ise, bu iddiaları reddetti.

Tahir Elçi

İşkence ve gözaltında kötü muamele, Tahir Elçi'nin yakasını avukatlık mesleğine atıldıktan sonra da bırakmadı. 1993'te, avukatlığa atıldıktan kısa bir süre sonra da, insan hakları alanında çalışan Kürt avukatları hedef alan "toplu gözaltının" hedeflerinden biriydi.

1993'te, Tahir ile beraber 19 avukat topluca gözaltına alındığında, bu 12 Eylül Darbesi sonrası bile örneğine rastlanmamış, şok edici bir hak ihlali idi. Haluk İnanıcı'nın, “Cumhuriyet Türkiye’sinde Bir Meslek, Avukatlık" makalesinde yazdığı üzere:

[İ]lk defa 19 avukat Diyarbakır’da toplu olarak, üstelik jandarma tarafından gözaltına alındı. 15.11.1993 tarihinde, itirafçı bir sanığın ifadesinden yola çıkan jandarma, 14 avukat, bir cezaevi müdürü, üç infaz koruma memuru ve üç kişiyi işbirlikçi zannıyla önce gözaltına aldı ve sevk edildikleri DGM Cumhuriyet Savcılığınca 9 avukat ve bir kişinin tutuklanması talep edildi.

Avukatlara isnat edilen suç genellikle ‘kuryelik’ yapmaktı. Bilahare devam eden operasyonlarda gözaltına alınan avukat sayısı 19’a çıktı ve İstanbul’dan iki avukat duruşma sonrasında gözaltına alınarak Diyarbakır’a gönderildi.

Avukatlar uzunca bir süre tutuklu kaldıktan sonra serbest bırakıldı. Bu işlemler sonunda Diyarbakır mahkemelerinde süren birçok dava avukatsız kaldı.

Tahir Elçi ile beraber gözaltına alınan ve işkence görenlerden Nevzat Kaya, Şinasi Tur, Sabahattin Acar, Niyazi Çem, Mehmet Selim Kurbanoğlu, Meral Daniş Beştaş, Mesut Beştaş, Vedat Erten, Baki Demırhan, Arif Altinkalem, Gazanfer Abbasioğlu, Fuat Hayri Demır, Hüsniye Ölmez, İmam Şahin ve Arzu Şahin, davayı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne götürecekti.

1993 ve 1994'te AİHM'e götürülen iki dava, 2004'te Türkiye'nin davacıların hukuki haklarını çiğnediğinin belirlenmesi ve tazminat ödemeye mahkum edilmesiyle sonuçlanacaktı.

"Başı yastıkta ölemenin" ötesinde, Elçi hayattayken de, işkenceli ve gözaltılı ilk öğrencilik ve avukatlık yıllarından sonra, çok çalışarak ve çok çaba göstererek didinip duruyordu.Tahir Elçi'nin ölümünden sonra, Hür Bakış'tan Behmen Doğu'ya konuşan Şırnak Baro Başkanı Nuşirevan Elçi, arkadaşlıklarının başlangıcını şu cümlelerle anlatmıştı:

...Tahir kısa süreli de olsa ilk bürosunu Cizre’de açmıştı. Bu süreçte ben henüz Ankara Hukuk’ta öğrenciydim.  Cizre’de bulunduğum sırada cezaevinde yatan bir arkadaşımı ziyarete gitmişken Tahir de müvekkili ile görüşmeye gelmişti.

O mesleğin başında idealist bir avukat, ben devrimciliği kimselere bırakmayan bir hukuk öğrencisi olunca konuşacak konu çoktu tabii…

Cezaevi bahçesinde görüş sırasında uzun uzadıya sohbet etmiş, Cizre’nin içinde bulunduğu kaos ortamı, yaşanan ihlaller, hukuksuzluklar, bölgede avukatlık yapmanın zorluğu konularında epey bir konuşmuştuk. Yaşantımızı anlamak ne kadar basit değil mi?

Batı’da insanlar arkadaşlıkları kafelerde, barlarda kurarlarken bizler cezaevlerinde, adliye koridorlarında arkadaş ediniyorduk.

Tahir ile arkadaşlığımız böyle başladı ve o karanlık güne dek de hep aynı sevgi ve saygı çerçevesinde devam etti.

İnsan haklarının ihlal edildiği her ortamda, faili meçhullere ilişkin her girişimde, özellikle Cizre, Silopi ve Şırnak’ta meydana gelen faili meçhul cinayetlerin yeniden gündeme geldiği dönemde sık sık birlikte hareket etme olanağımız oldu.

Keza Tahir bu olayların büyük kısmını daha önce Avrupa İnsan Hakları mahkemesine taşımış avukatlardan biriydi.

Bölge Baro Başkanları olarak ayda en az bir kez bir araya gelerek bölgedeki olayları değerlendirdik, haksızlıklara karşı birlikte mücadele yolları aradık.

En sert tartışmalarda bile saygıdan ve nezaketten asla ödün vermezdi. Çünkü O öyle biriydi. Detaycı, araştırmacı, işine sıkı sıkıya bağlı, mesleğine aşık bir avukat, haksızlığa tahammülü olmayan bir insan hakları savunucusu, kaliteli, nezaketli, adil bir aydın…

Nuşirevan Elçi'nin dikkat çektiği gibi bölgede arkadaşlıklar, sadece cezaevlerinde, mahkemelerde değil, aynı zamanda cenazelerde, taziyelerde ve hatta, Meral Danış Beştaş'ın anlattığı üzere, işkencehanelerde gelişiyordu.1993'te Tahir Elçi ile beraber gözaltına alınan, avukat ve şimdinin Halkların Demokrasi Partisi milletvekili Meral Danış Beştaş'ın şu ifadelerini anımsayalım:

Gözaltına alındığında ben de mahkemeden alınıp JİTEM sorgu merkezinde karanlık bir hücreye kapatılmıştım. Getirilirken sesinden onu tanıştım. Aralık ayının soğuk günleriydi.

Ben hücrede kendisi koridorda  sürekli gözleri bağlanmış şekilde tutuluyordu. Bir tazyikli soğuk su işkence seansından sonra beni hücreye attıklarında çok üşüdüğümü sesimden anladı.

Fırsatını yakaladığında üç çorap giydiğini birini vermek istediğini söyledi. Riski göze alarak bekçiden çorabı bana vermesini istedi. Bir gün sonra çorap gelmişti. Sıcacıktı. 25 günlük cehennemde, gözaltı sürecinde unutamayacağım ifade edilemez duygulardan birini yaşadım.

Tahir Elçi ve onun kuşağının avukatlarının  AİHM'e götürdüğü davalar ve verdikleri insan hakları mücadelesi olmasa, Kürt Sorunu'nun 1990'lar ve sonrasında yaktığı can sayısı daha da artabilirdi.

1990'larda ve 2000'lerde iğne ile kuyu kazılır gibi verilen hak ve hukuk mücadelelerinin oluşturabildiği içtihat, bilinç ve farkındalık ne yazık ki, Tahir Elçi'nin öldürülmesiyle başlayan süreçten bugüne, 2015-2017 arası darmadağın edildi.

SadeceTahir Elçi'nin AİHM'e götürdüğü davalar arasında sadece birini ele alalım:

Şırnak’ın Kuşkonar ve Koçağılı köylerinin, 26 Mart 1994’te savaş uçaklarıyla bombalanması olayını. F-16 uçaklarıyla yapılan bombardımanda, çoğu kadın, çocuk ve yaşlı 38 kişi öldü, onlarca kişi yaralandı.

Kuşkonarlılar ertesi gün eşyalarını toplayıp köyden kaçtılar ve bir daha da geri dönmediler.

İki köyün de sakinleri, korucu olarak çalışmayı kabul etmemişlerdi; ancak, bombalama sebebi TSK tarafından, "PKK'ya yardım" olarak gösterildi.

Köylülerse, uçakların seslerini duymuş ama köyün bombalanması gibi bir durumu asla akıllarına getirmemişlerdi.

Dava, AİHM'e götürülmüş ve 2013 yılında verilen karara göre, Türkiye 38 başvurucuya toplam 2 milyon 305 bin Euro manevi, 5 bin 700 Euro maddi tazminat ödemeye mahkum edilmişti.

2014'te ise, Genelkurmay Başkanlığı Askeri Savcılığı, olayın zamanaşımına uğradığı gerekçesiyle dava açılmamasına kararı vermişti. Askeri Savcılığın bu kararı üzerine, o dönem Diyarbakır Barosu Başkanı olan Tahir Elçi, Bianet’ten Ayça Söylemez'e şöyle yorumlamıştı:

Bu karar, devletin yurttaşlarına ve bireylere karşı hukuki ve ahlaki sorumluluğunun ihlalidir. Çoğu çocuk ve kadın 38 kişinin bombalanarak öldürüldüğü olayla ilgili, 20 yıl boyunca gerekli ve yeterli soruşturma yapılmadı, faillerin kimlikleri bile tespit edilmedi, tespit edilenler hakkında da gerekli işlem yapılmadı.

Türkiye insan hakları mücadelesinde kilit davalardan olan Lice Davası, Temizöz Davası ve son olarak da, (Kuşkonar ve Koçağılı bombalamalarının cezasız kalması sonucu meydana geldiği iddia edilebilecek) Roboski Katliamı  davalarında hak savunuculuğu yaptı.

Tahir Elçi sadece böyle kilit davaların peşinde değil, tüm derde düşenlerin yanındaydı-kim olduğunu sorgulamadan  ve karşılık da beklemeden.

Sonradan üniversiteye giden ve gazeteci olan Bedri Adanır hakkında şöyle yazmıştı:

"2004 yılıydı sanırım. Devlet Güvenlik Mahkemeleri henüz kapatılmamıştı. Diyarbakır Adliyesi’nde, Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nin bulunduğu koridorda, duruşmamın başlamasını bekliyordum.

Çok gençtim. 2001 yılıydı, Diyarbakır’da, bazı korsan gösterileri organize edip katıldığım, pankart astığım gibi onlarca iddiayla gözaltına alınmış, on gün işkence altında sorgulanmış ve savcılıktaki sorgumun ardından serbest bırakılmıştım. Ancak mahalle karakolundan yaşlı bir bekçi amca eve mahkemeye çağrı emri getirince öğrendim,  hakkımda ‘kamu davası’ açılmıştı.

Ne avukatım vardı, ne avukat tutacak param…

Duruşmanın başlamasına az kalmıştı. Mübaşir “Bir yere ayrılma, sıra senin,” dedikten birkaç dakika sonra Tahir Elçi’yle karşılaştık, avukat odasına doğru gidiyordu.’Hayırdır?’ dedi. Beni gazete ‘dağıtımcısı çocuk’ olarak tanıyordu Tahir Elçi.

‘Duruşmam var,’  dedim.

‘Avukatın kim?’

‘Yok.’

Başımı öne eğmiştim. Hızla uzaklaştı ve çok geçmeden geri geldi, cüppesini giyiyordu yürürken. Yanıma vardığında ‘Gel, avukatın benim’  dedi".

Görüldüğü gibi, eşi Türkân'ın yazdığı gibi "sadece iyi bir insandı". Ardında, Nazenin ve Arin'i, iki çocuğu, kendisini tüm kalbiyle seven sevgili ruh ikizi Türkân hanım ve hep beraber geçirecekleri yılların, başı yastıkta bir ölümün hepimizin üzerindeki vebâli kaldı.

Asıl biz kaybettik, Türkiye kaybetti...

 

Diyarbakır Barosu'nun Tahir Elçi Özel anma sayısı