'Atatürk mü Erdoğan mı tercih kavgasının demokrasiyi kurma ile ilgisi yoktur'

 

Batı’da son yıllarda özellikle Suriye politikaları nedeniyle Erdoğan çok yoğun bir eleştiriye tabi tutulmuş ve hâlâ da tutulmaktadır. Buna göre, Erdoğan Mustafa Kemal’in Batı ile dostluk siyasetinde vazgeçmekte ve Batı’dan uzaklaşarak Doğu’ya (özellikle Rusya’ya) yakınlaşmaktadır. Ayrıca, Suriye’de başta IŞİD olmak üzere İslâmi terör örgütlerini desteklemekte ve bölgedeki diğer fundemantalist İslâmi akımlarla birlikte şeriat devleti kurmayı amaçlamaktadır.

Bu iddiaların, Türkiye’nin ABD’nin bölge politikalarını desteklemediği için bilinçli olarak üretilen bir “savaş propagandası” olduğu ileri sürülebilse de, bir başka nedeni de bölgedeki gelişmelerin ve daha da önemlisi özellikle M. Kemal’in 1918-1924 döneminde izlediği Suriye politikalarının bilinmiyor olmasıdır, diyebiliriz.

Buradaki ana iddiam, Erdoğan hükümetinin izlediği Suriye politikası ile 1918-1923 döneminde izlenen politikaların benzerlikler gösterdiğidir. M. Kemal’in kendi koşullarını okuması, sorunları tanımlaması ve ileri sürdüğü çözüm önerileri ile Erdoğan yönetiminin koşulları okuma, sorun tanımlama ve çözüm önerileri de birbirine benzemektedir.

Her iki Cumhuriyet de esas olarak, yıkılan bir İmparatorluğun üzerinde, Türklerin neyi ve nasıl inşa etmeleri gerektiği sorusuyla uğraştı ve uğraşıyor. İkinci Cumhuriyet, birincinin verdiği cevapları yetersiz ve eksik bulsa bile, gerek Erdoğan’ın gerekse M. Kemal’in verdiği cevaplar, bölgede büyük bir güç olma arzusu ve ama aynı zamanda bölünme ve parçalanma korkusu cenderesine sıkışmanın ürünüdür. Büyük, güçlü bir devlet olma ile dağılma korkusunun yarattığı bu gerilimi her iki liderin siyaset yapma tarzlarının her alanında gözlemek mümkündür.

Bilindiği gibi, Türk Kurtuluş Savaşı’nın köşe taşları sayılan Temmuz ve Eylül 1919’da toplanan Erzurum ve Sivas kongrelerinde ve daha sonra Ocak 1920’de İstanbul Meclis-i Mebusan’da, Osmanlı’dan kalan toprakların nasıl savunulacağına ilişkin olarak, Misak-i Milli adı verilen bir yemin kabul edilmişti. Bu yeminde olası devletin sınırlar açık ve net tanımlanmamıştı ve bugünkü Suriye ve Irak’ın önemli bir kısmını da içermekteydi. Bu sınırların nereden geçtiği konusunda yapılan Meclis tartışmaları sırasında Mustafa Kemal, “Menfaatlerimize azami uygun çizdirebileceğimiz sınır hangisi ise, işte o milli sınırımız olacaktır... kuvvet ve kudretimizle tespit edeceğimiz hat, sınır hattı olacaktır,” der.[27] Yani, M. Kemal’e göre, yeni Türk devletinin sınırları silahla ulaşılabileceği yere kadar gidilerek çizilecektir. Meclis’teki çeşitli konuşmalarında Mustafa Kemal, bu sınırların Halep’i de kısmen içerecek şekilde, Deyri-Zor ve Musul’u kapsadığını dile getirir.[28]

M. Kemal bu sözleri, Fransızlarla 20 Ekim 1921’de imzalanan ilk sınır antlaşmasından, yani sözü edilen bölgeler Fransız mandasına bırakıldıktan sonra söylemektedir. Nitekim 1924 yılında TBMM, yayımladığı özel bir haritada Fransa-Türkiye antlaşması ile belirlenen sınırları dikkate almamış ve Türkiye’nin sınırları, “Halep'in güneyinden Rakka ve Deyr-i Zor’u içine alacak şekilde doğuya doğru uzanmakta ve Deyr-i Zor’un doğusundan güneye kıvrılarak Kerkük ve Musul’u” kapsayacak şekilde çizilmiştir.[29]

M. Kemal’in Suriye ve Irak’a yönelik politikaları, onlarla bir federasyon veya konfederasyon biçiminde birleşmek biçiminde idi.[30] 20 Şubat 1920’de, Talat Paşa’ya gönderdiği bir mektupta, Mustafa Kemal bu politikayı şöyle açıklar:

“Suriye ve Iraklılarla... münasebet tesis etmiş ve kendileri İngiliz ve Fransızlar aleyhine teşebbüslere geçirilmiştir. Daha ciddi esaslar dahilinde harekât birliği için nezdimize gelmiş olan salahiyettar Arap delegeleri ile kararlar alınmıştır. Araplara karşı başından beri ifade ettiğimiz siyasi formül şudur: Her millet kendi dahilinde bağımsızlığını kurduktan sonra konfederasyon halinde birleşmek. Bu esas Araplarca memnuniyetle kabul edilmiştir.”[31]

Benzeri görüşleri 24 Nisan 1920 tarihli Meclis’in gizli oturumunda tekrar eder ve oturum gizli olduğu için Suriye ve Irak başta, Pan-İslâmist politikalar izlendiğini açık olarak itiraf eder. “Yabancıların en çok korktukları, fevkalade ürktükleri İslamiye siyasetinin” açıktan dillendirmediğini ama “bütün cihan ve Hristiyan aleminin... Haçlı muhaberesine karşı” elbette İslâm âlemi ile ilişkiye geçilmiş olduğunu söyler.[32] Nitekim, Suriye ve Irak’ta bir gizli örgütlenmeler yapılmış ve kurulan örgütler, Suriye Filistin Kuvayı Osmaniye Heyeti örgütünün genel yönetimi altında faaliyet göstermişlerdir.[33]

İngiliz istihbaratı da M. Kemal’in Pan-İslâmist politikalarından haberdardır ve bölgeden düzenli raporlar gönderilmektedir. 28 Aralık 1919 tarihli bir rapora göre, M. Kemal her fırsattan yararlanarak Halep, Şam ve diğer şehirlerde bildiriler dağıttırmakta, Müslümanların aralarındaki anlaşmazlıkları ortadan kaldırarak birleşmeleri ve silahlarını Fransızlara karşı çevirmeleri çağrısında bulunmaktadır. Türk savaşçılarının “yakında Arap kardeşlerinin ziyaretine geleceklerini, düşmanı [birlikte] defedeceklerini ve ... din kardeşi olarak yaşamak” gerektiğini söylemektedir.[34] 17 Ocak 1921 tarihli bir başka rapor Kemal’in, “[Türk] ordusunun başarılarından... Halep ve Şam halkları ile birleşerek Suriye'nin güneyine doğru ilerlemekten” bahsettiğini aktarmaktadır.[35] Eklemek gereksizdir ki, tüm bu dönem boyunca Mustafa Kemal hakkında, onun İttihatçı olduğu ve Pan-İslâmist politikalar yürüttüğü konusunda Batı basınında bolca yayın da yapılmıştır.[36]

Görüldüğü gibi, Türkiye’nin gerek geçmişte gerekse bugün bölgede izlediği politikalar ve de Batı’nın geçmişte ve bugün gösterdiği tepkiler arasında büyük farklar yoktur. Ve bu siyaset, “silahın gücünün yettiği kadar sınırları genişletmek” olarak formüle edilebilir. Ortadoğu’da şu anda yaşanan koşulların büyük ölçüde Birinci Cihan Harbi sonrası dönemi andırıyor olması, bu benzerliğinin önemli bir nedenidir. Bilindiği gibi, bölge sınırları, bu harbin sonunda bir tarafını Türkler ve Bolşeviklerin, diğer tarafını İngiliz ve Fransızların oluşturduğu iki blokun çatışması ile belirlenmişti. Sovyetlerin çökmesi, ABD’nin Irak’a müdahalesi ve Suriye iç savaşı ile birlikte bölgede sınırlar yeniden açık ve sorgulanır hale geldi. Ve bugün yine bir tarafta Türkiye ve Rusya, diğer tarafta Batı blokunun olması tesadüf değildir.

Erdoğan, kurmakta olduğu devletin sınırlarını, M. Kemal’in izinden giderek ve onun deyişiyle, “kuvvet ve kudretle tespit edilecek” kadar geniş tutmaya çalışarak çizmeye çalışmaktadır ama aralarında bir farktan da bahsetmek gerekir. Türkiye bugün geçmişine göre çok daha kuvvetlidir ve 1920 Misakı Milli sınırlarına kısmen ulaşma şansına daha fazla sahiptir. Tayyip Erdoğan bu nedenle Misak-i Milli yeminini ve Lozan Antlaşması’nı bilerek tartışmaya açmıştır. 2016 Ekim’inde söylediği şu sözler çok anlamlıdır:

“Maalesef [Lozan’da] hem batı hem de güney sınırlarımızda Misak-ı Milli hedeflerimizi koruyamadık. Dönemin şartları itibarıyla bu durumu mazur görenler, göstermeye çalışanlar olabilir. Bu yaklaşımı bir yere kadar mazur görmek mümkündür. Asıl vahimi, zorunluluklardan kaynaklanan bu durumu esas olarak kabul edip kendimizi tamamen bu kabuğun içine hapsetme anlayışıdır. Bu anlayışı reddediyoruz.”[37]

Erdoğan, Lozan’ın “zafer diye yutturulmaya” çalışılmasına karşı çıkar.[38] Ona göre, “Ülkemizin güney sınırında [Suriye sınırında] yaşanan güvenlik sorunlarının sebebi Misak-ı Milli'den taviz verilmesidir”.[39] İşin özeti şudur ki, “İslâmi-muhafazakâr” blok, “Batıcı, laik ve modern” bloka, Misaki Milli konusunda “sizin yapamadığınızı biz yapacağız” der gibidir.

Erdoğan’a yönelik, yüzünü Batı yerine Doğu’ya çevirdiği eleştirilerini ayrıca ele almaya gerek yok. Türk yönetici elitlerinin Batı ve NATO tercihi esas olarak İkinci Dünya Savaşı koşullarında verilmiş pragmatist bir karardı. Birinci Cumhuriyet’in kuruluş koşullarında tercih açık olarak “Doğu’dan yana” yapılmıştı zaten. Mustafa Kemal’in, “güneşin Doğu’dan yükseldiğine” ilişkin onlarca sözünü bulmak mümkündür. “Doğu ihtilali artık bir masal değildir... Doğu ihtilali namını verdiğimiz Asya ve Doğu Avrupa milletlerinin Batı Emperyalistlerine karşı tasavvur ettikleri isyan çoktan beri bir tasavvur olmaktan çıkmış, faaliyet sahasına intikal etmiştir....”

Ayrıca, daha çok jeostratejik çıkarlara bağlı olarak Türkiye’nin uluslararası düzeyde kendisini hangi güçlerin yanında konumlandıracağına ilişkin bir tartışmayı, günümüzde çok anlamı olmayan “Doğu-Batı” gibi kültürel kategorilerle izah etmenin çok anlamlı olmadığını görmek gerekiyor. Esas olan, Birinci ve İkinci Dünya Savaşları sonrası oluşmuş uluslararası sistemin çökmüş olduğudur ve “Doğu’su ve Batı’sı” ile tüm küresel güçler yeni müttefik arayışına girmişlerdir. Türkiye de bu arayıştan payını almaktadır.

Tarihle yüzleşme

Önce iki olay: HDP İstanbul Milletvekili Garo Paylan Paylan, 14 Ocak 2017 tarihinde Meclis’te yaptığı bir basın toplantısında “Ermeni halkı başına ne geldiğini çok iyi biliyor. Ben bunun adına soykırım diyorum,” sözlerini kullandı. Bu nedenle hakkında, Türk Ceza Kanunu’nun 301’inci maddesi uyarınca, “Türk milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini Alenen Aşağılama ve Cumhurbaşkanına Hakaret” suçlarından soruşturma açıldı. İlgili ceza maddesinden dava açabilmek için Adalet Bakanlığı izni gerekiyordu ve bakanlık bu izni 7 Aralık 2017 tarihinde vermişti.

Yine Garo Paylan, 6-7 Eylül 1955 Rum, Ermeni ve Yahudilere yönelik İstanbul pogromunun yıldönümünde, “faillerin ortaya çıkarılması, yaşanan can ve mal kayıplarının tespit edilmesi, mağdur olan kişilerin maddi ve manevi kayıplarının tazmin edilmesi, bu sayede geçmişle yüzleşme adına bir adım atılması amacıyla” Meclis Araştırması açılması teklifinde bulundu.[40] 4 Ekim 2018 tarihinde Meclis Başkanlığı önergeyi “kaba ve yaralayıcı sözler” bulunduğu gerekçesi ile işleme bile koymadı.[41]

Bu iki olayın gösterdiği gerçek çok basit. Türkiye’de tarihle yüzleşmeye çağrı yapmak hâlâ bir suç telakki edilmekte ve konuyu gündeme getirenler hakkında soruşturma açılabilmektedır. 2007 yılında Hrant Dink hakkında “Türklüğe hakaret” maddesinden soruşturma açıldığı, soruşturmanın büyük bir linç kampanyasına dönüştürüldüğü ve Dink’in 19 Ocak 2017’de öldürüldüğü hâlâ hatırlardadır.

Erdoğan döneminde gündeme gelen bu uygulamalar aslında tarihî bir geleneğin devamından ibarettir. 1920 ve 30’lu yıllarda, M. Kemal döneminde de, “Türklüğe hakaret” suçlamalarıyla gayrimüslim vatandaşlar sindirilmeye çalışılıyordu. 1926 ile 1942 yılları arasında toplam 554 “Türklüğe hakaret” davası açılmıştı ve bunların %60’dan fazlası, nüfusun %2’sini oluşturan gayrimüslimlere yönelikti.[42] Ortada, M. Kemal’den Tayyip Erdoğan’a uzanan bir süreklilik vardır.

Tarihle yüzleşmenin suç olarak telakki edilmesi meselesi bir tek fikir özgürlükleriyle sınırlı değildir. Yüzleşmeyi başaramamanın daha başka ciddi sonuçları var. Türkiye bugün eğer demokrasi, insan hakları ve özellikle de Kürtlerin temel hak ve özgürlüklerine ilişkin ciddi sorunlar yaşıyorsa; komşuları ile barış, istikrar ve güvenlik içinde yaşama gibi ciddi bir probleme sahipse bunun temel nedeni tarihiyle yüzleşemiyor olmasıdır.

Osmanlı ve Cumhuriyet tarihi büyük katliamlar, sürgünler ve bunların yarattığı acıların tarihidir. Cumhuriyet öncesi yaşananlardan bazıları şunlardır: 1894-1897 ve 1904 Abdulhamit dönemi Ermeni katliamları, 1909 Adana Ermeni katliamı, 1913-1914 Rumlara yönelik etnik temizlikler, 1915-1918 Ermeni ve Suryani soykırımı, 1921 Pontus-Rum soykırımı ve 1924 zorunlu nüfus değişimi. Bu imha ve sürgünlerle 19. yüzyıl sonlarında Anadolu Osmanlı nüfusunun %30’unu oluşturan Hıristiyan nüfus %2 civarına indirilmiştir.[43]

Aynı uygulamalar, Cumhuriyet döneminde de bu sefer Kürtleri de içererek biçimde devam etmiştir; 1927 sonrası Ermenilerin zorunlu Suriye veya İstanbul’a sürgünleri, 1934 Trakya Yahudi pogromu, 1938 Dersim Soykırımı, 1942 Varlık Vergisi uygulaması ve 6-7 Eylül 1955 Ermeni, Rum ve Yahudilere yönelik pogrom, 1964 Rum sürgünü, 1980 Askerî Darbesi sonrası binlerce gencin idam ve işkence ile imha edilmeleri, 1990 yılı boyunca binlerce sivil Kürt vatandaşının faili meçhul cinayetlere kurban gitmesi sadece bazılarıdır.[44]

Cumhuriyet’in kuruluş yıllarından bugüne kadar, tüm bu katliam ve insan hakları ihlalleri üzerine hiçbir açık konuşma, yüzleşme yapılmadı. Olayların hemen hepsi yok sayıldı, inkâr edildi. AKP’nin 2011’de sınırlı bir biçimde gündeme getirdiği 1938 Dersim soykırımını saymazsak -ki buradaki amaç da yüzleşme değil, katliamın organizatörü CHP’ye karşı puan toplamaktı- bu olaylar siyasetin hiçbir biçimde gündeminde yer almadı. Bilinçli bir hafıza boşluğu yaratıldı; ve bu hafıza uydurmalarla dolduruldu ve yalana dayalı bir tarih yaratıldı.

Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana, siyasetin ana zeminini bu yalan ve yok saymalar oluşturdu. Oysa bilinen kural çok basittir: Acılarla dolu bir tarih yok sayılır, bu acıları yaratan koşullar ve zihniyet üzerine konuşulmaz ise üstü örtülen ve inkâr edilen her kıyım/yok etme, yeni kıyımların tekrarının zeminini yaratır. İşlenmiş cinayetleri ve onun acılarını hatırlatmamak, üstünü örtmeye çalışmak veya bunları hatırlatanların üzerinde baskı uygulamak aynı suçların tekrar edilebileceği anlamına gelir. Bireyler ve topluluklar arası yaşanmışlar üzerine konuşmamak ve yok saymak güvensizlik duygusunun temelini oluşturur. Bu nedenle, bölge halk ve devletleri, Türkiye’ye karşı büyük bir güvensizlik duygusuna sahiptirler ve Türkiye’nin geçmişini inkâr etmesini, aynı suçu tekrar işleyebileceği biçiminde yorumlamaktadırlar ki bunda da çok haksız sayılmazlar.

Osmanlı-Türk tarihinde yaşanan yıkım ve katliamların yok sayılması ve inkâr edilmesi siyasetinin temelleri, Talat Paşa tarafından 1916 yılında İttihat ve Terakki Partisi Kongresi’nde, daha Ermenilerin imhaları devam ederken atılmıştır. Talat Paşa ilgili konuşmasında, başta Ermeniler, Hıristiyanların yabancı devletlerin ülke içindeki uzantıları oldukları, onlar tarafından kışkırtıldıkları ve savaş sırasında Osmanlı ordusunu arkadan vurduklarını iddia eder ve ordunun cephe gerisi güvenliği için Ermenilerin bulundukları yerlerden başka bir yere göç ettirildiklerini söyler. Paşa’ya göre, göç sırasında “bazı taşkın hareketler” de olmuştur; ama olayları soruşturmak amacıyla bölgelere teftiş heyetleri gönderilmiş ve ayrıca Ermenilerin mal varlıkları, yağma tehlikesine karşı güvence altına alınmıştır.

Talat Paşa aynı görüşleri İttihat ve Terakk’nin 1918 tarihindeki son parti kongresinde de tekrar etmiş ve fakat “meydana gelen hadiselerin mesuliyeti(nin) her şeyden önce onlara sebebiyet veren” Hıristiyanlara ait olduğunu söylemiştir.[45] Talat Paşa’nın sözleri 1919-1922 döneminde Mustafa Kemal tarafından da sıkça tekrar edilmiştir.[46] Örneğin 1919 Aralık’ında Ankara’nın ileri gelenlerine yaptığı bir konuşmada, “Memleketimizde yaşayan anasır-ı gayrimüslimenin başına ne gelmiş ise, kendilerinin ecnebi entrikalarına kapılarak ve imtiyazlarını suiistimal ederek vahşi şekilde takip ettikleri ayrılıkçı siyasetin neticesidir,” der.[47]

1922 Lozan Barış görüşmelerinin ilk gününde, Türk Delegasyonu Başkanı İsmet İnönü, Talat Paşa ve M. Kemal tarafından çeşitli vesilelerle gündeme getirilen görüşleri geliştiren tarihî bir açılış konuşması yapar. İsmet Paşa’nın ileri sürdüğü tezler, bugün de Hıristiyanlara yönelik katliamlarının yok sayılması ve inkâr edilmesinin temelini oluşturur. Cumhuriyet dönemi boyunca, konuya ilişkin yapılan tüm yayınlar, bu konuşmadaki ana fikirlerin tekrarından ibarettir.

Cumhuriyet tarihi dönemi boyunca inkâr edilen sadece katliam ve imhalar değildir. 1931 yılında Mustafa Kemal’in önderliğinde yazılan 611 sayfalık Türk Tarihinin Ana Hatları kitabı ve bunu esas alırak hazırlanan ve okullarda ders kitabı olarak kullanılan dört ciltlik Türk Tarihinin Ana Hatları kitapları ile, bu toprakların kadim halklarının varlıkları tarih kitaplarından neredeyse çıkartılmakla kalmamış, gayrimüslimler yaşanmış tüm felaketlerin de sorumlusu olarak gösterilmiş ve “iç düşman” olarak tanımlanmışlardır. Üstelik bu fikri kuvvetlendirme amacıyla, M. Kemal’in Nutuk’undan çok uzun alıntılar yapılmıştır. Özetle, tüm bir Cumhuriyet tarihi boyunca ders kitaplarında gayrimüslimlerin ve kısmen Kürtlerin “iç düşman” olarak tanımlanması ilk defa 1930’lu yıllarda dile getirilmiştir.[48]

Bu zihniyete bağlı olarak, tüm Cumhuriyet tarihi boyunca, Hıristiyanlar ve Yahudilerin özgür ve eşit vatandaşlar olarak yaşamaları önünde hukuki, siyasi ve kültürel engeller çıkartılarak, onlar için hayat yaşanmaz bir hale sokulmuştur. Hıristiyan ve Yahudilerden istenen ülkeyi “gönüllü” olarak terk etmeleriydi. Zaman zaman zorunlu sürgün olarak da uygulana bu dışlama politikalarıyla, 1927’de nüfusun %2,8’ini oluşturan Hıristiyan ve Yahudiler bugün yok denecek kadar azdır.

Bu politikanın temellerinin de Mustafa Kemal tarafından atıldığını söyleyebiliriz. 1923 yılında Mustafa Kemal’in Adana esnafına bir konuşma yapar ve konuşmasında şunları söyler:

“Ermeniler sanat ocaklarımızı işgal etmişler ve bu memleketin sahibi gibi bir vaziyet almışlardır. Şüphesiz haksızlık ve küstahlığın bundan fazlası olamaz. Ermenilerin bu feyizli ülkede hiçbir hakkı yoktur. Memleketiniz sizindir, Türklerindir. Bu memleket tarihte Türktü, o halde Türktür ve ebediyen Türk olarak yaşıyacaktır... Ermeniler vesairenin burada hiçbir hakkı yoktur. Bu bereketli yerler koyu ve öz Türk memleketidir.” [49]

Bu sözler ve bunu takip eden uygulamalar, Hıristiyan ve Yahudi nüfusunun bugün niçin yok sayılma düzeyine indiğini bize anlatır.

Eğer bugün, tarihle yüzleşmenin şart olduğuna, yüzleşme olmadan insan haklarına saygılı demokratik bir devlet ve toplum kurulamayacağına ve komşu halk ve devletlerle barış ve istikrar içinde yaşamanın mümkün olamayacağına inanıyorsak, Talat Paşa’dan Mustafa Kemal’e ve oradan Tayyip Erdoğan’a kadar devam eden bir inkâr çizgisiyle hesaplaşmak gerektiği görülmek zorundadır. Erdoğan, sadece köşe taşları 1920 ve 30’larda döşenmiş bir siyaseti devam ettirmektedir, o kadar.

Sonsöz yerine

“Biz Bugün Reis’e Adam Diyoruz; Yarın Torunlarımız Atam Diyecek” sloganı, sosyal medyada çok sık dolaşıma sokulan bir slogan. Türkiye nüfusunun önemli bir kesiminin Tayyip Erdoğan’da Mustafa Kemal gördükleri ve belki ondan daha da çok sevdikleri bir gerçek.

Önümüzdeki dönem, M. Kemal ile Erdoğan kıyaslamaları gittikçe artan bir biçimde yapılmaya devam edecek ve ülkedeki kültürel yarılmanın hangi bloğunda yer alıyorsak, buna bağlı olarak ya Erdoğan’ı, ya da M. Kemal’i ötekine tercih edeceğiz. Ve galiba Türkiye’nin temel problemi bu “tercih tartışması”nda yatıyor. Çünkü bu tercih tartışmasının demokratik bir gelecek kurma arzusu ile çok fazla bir ilgisi yok, hatta onun önündeki en önemli engellerden birisi. Konuya, Türk siyasal hayatının yetiştirdiği iki devlet adamı arasında kıyaslamaya indirgeyenler, sadece mevcut kültür bloklarının daha da derinleşmesine hizmet etmiyorlar, aynı zamanda tercih ettikleri tarafa karşı daha anlayışla ve hoşgörü ile yaklaşıyorlar. Ve belki de en önemlisi, o dönemin mağdurlarını anlamayı merkezlerine koymuyorlar.

Dahil olduğu kültür grubu ve onun önderine karşı anlayış ve hoşgörülü bakışın en büyük kaybedenleri, her iki dönemin mağdurlarıdır. Tayyip Erdoğan’a muhalefet eden ve karşı çıkanlar, aslında mağdur oldukları için karşı çıkıyorlar. Onların bugün mağdur durumda olmaları, Erdoğan’a itirazlarının ana nedeni… Belki de bu mağduriyet onları oldukça öfkeli de kılıyor. Benzeri durum Tayyip Erdoğan taraftarları için de geçerli. Onlar da, gerek M. Kemal gerekse CHP dönemine karşı çıkarken kendilerini o dönemin mağdurları olarak görüyorlar.

Fakat bu iki taraf da, kendi tercih ettikleri dönemin mağdurlarına aynı tarzda çok uzaklar. M. Kemal’i tercih edenler, o dönemi dönemin mağdurlarının gözüyle değerlendirmiyorlar. “O dönemin koşulları…”; “karşılaştıkları sorunlarla kıyaslayınca…”; “o zaman bu devrimci bir adımdı…”; “bazı şeyler katlanılması gereken zorunlu şeylerdi…” gibi tezlerle mağdurlara, “siz acı çektiniza ama bir nedeni vardı” der gibiler. Döneme yöneticilerin gözüyle bakıp, yapılanlara daha anlayışla yaklaşıyorlar. Erdoğan’ı tercih edenler de, Erdoğan döneminin mağdurlarından uzaklar. Soruna Erdoğan’dan bakıp yapılanları daha anlayışla karşılıyorlar. Onların da kendilerine göre “ama”ları var.

Oysa Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu şey, hangi dönem olursa olsun, mağdurları esas alan bir bakış açısıdır. Dönemin mağdurlarının penceresinden her iki dönemi okumak şarttır. Bunu başaramazsak demokratik bir gelecek kuramayız. Buna tarihyazımında “mağdur perspektifi” diyoruz.

Özetle, M. Kemal’i savunarak, tercih ederek Erdoğan rejimine karşı çıkılamaz. Demokratik bir Türkiye ancak ve ancak hem tarihindeki hem de bugünkü Tek Adam rejimlerini eleştirerek kurulabilir.

Bu bölümün kaynakçası

[27] Mustafa Kemal, TBMM Gizli Celse Zabıtları, Cilt II, (Ankara: Türkiye İş Bankası Yayınları, 1985) s. 355.

[28] A.g.e.

[29] Mustafa Öztürk, “TBMM’nin 1924 Yılı Yılbaşı Hatırası Misakı Milli Haritası”, Askeri Tarih Bülteni, 25, 48, (Şubat 2000): s. 29.

[30] Atatürk’ün Bütün Eserleri, Cilt 5, (İstanbul: Kaynak Yayınları, 2001), s. 353-354.

[31] A.g.e., Cilt 6, s. 407-408.

[32] Atatürk’ün Bütün Eserleri, Cilt 10, (İstanbul: Kaynak Yayınları, 2002), s. 79-80.

[33] Salahi R. Sonyel, Türk Kurtuluş Savaşı ve Dış Politika, Cilt 1, (Ankara: Türk Tarih Kurumu, 1986), s. 189-190.

[34] A.g.e., s. 191.

[35] M. Metin Hülagü, “Türk Kurtuluş Savaşı Dönemi Türkiye-İslam Ülkeleri Münasebetleri”, http://www.atam.gov.tr/dergi/sayi-45/milli-mucadele-donemi-turkiye-isla… (giriş: 30 Temmuz 2018).

[36] Batı basında çıkan haberlerin bir derlemesi için bkz. Taner Akçam, İnsan Hakları ve Ermeni Sorunu, İttihat ve Terakki’den Kurtuluş Savaşına, (Ankara: İmge Yayınları, 1999), s. 521-527.

[37] 19 Eylül 2016 tarihli konuşması: http://www.hurriyet.com.tr/gundem/cumhurbaskani-erdogandan-misak-i-mill…, (giriş: 19 Eylül 2018).

[38] 29 Eylül 2016 tarihli konuşması: http://www.aljazeera.com.tr/haber/erdogan-birileri-lozani-zafer-diye-yu…, (giriş: 19 Eylül 2018).

[39] 10 Kasım 2017 tarihli konuşması: https://www.trthaber.com/haber/gundem/cumhurbaskani-erdogan-misak-i-mil…, (giriş: 19 Eylül 2018).

[40] https://www.evrensel.net/haber/360754/hdp-milletvekili-garo-paylan-devl…, (giriş 4 Ekim 2018).

[41] https://twitter.com/garopaylan/status/1047051630418513932, (giriş: 4 Ekim 2018).

[42] Konu hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. Cemil Koçak, “Ayın Karanlık Yüzü: Tek-Parti Döneminde Gayri Müslim Azınlıklar Hakkında Açılan Türklüğü Tahkir Davaları”, Tarih ve Toplum (Yeni Yaklaşımlar), 1, (Bahar 2005): s. 147-208.

[43] 1927 Nüfus sayımında, Yahudiler dahil, gayrimüslim nüfus %2,8’dir. Bkz. Fuat Dündar, Türkiye Nüfus Sayımlarında Azınlıklar, (İstanbul: Doz Yayınları, 1999), s. 138. Osmanlı döneminde nüfus sayımları konusunda çok sayıda kaynak mevcuttur. Sadece iki örnek: Kemal Karpat, Ottoman Population 1830-1914 Demographic and Social Characteristic, (Wisconsin: University of Wisconsin Press, 1985); Justin McCharthy, Population History of the Middle East and the Balkans, (İstanbul: ISIS Press, 2002).

[44] Listeye, çeşitli çatışmalardaki sivil halka karşı “açık şiddet kullanma” tarzındaki ihlaller eklenmemiştir.

[45] Y. H. Bayur, Türk İnkilap Tarihi, c. III, Kısım III (Ankara: Türk Tarih Kurumu, 1983), s. 44

[46] M. Kemal’in, Ermeniler konusunda tüm söylediklerini bir araya toplayan bir çalışma için bkz. İsmet Görgülü, Atatürk'ten Ermeni Konusu, (Ankara: Bilgi Yayınevi, 2006).

[47] Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk, c. III, Vesikalar, (İstanbul: Devlet Matbaası, 1934), s. 257.

[48] 1930’lu yılların ders kitaplarında gayrimüslimlerin “öteki” ve “iç düşman” olarak tanımlanması için bkz. İsmet Parlak, “Türkiye’de İdeoloji-Eğitim İlişkisi: Cumhuriyet Dönemi Tarih ve Yurt Bilgisi Kitapları Üzerine Bir İnceleme”, Yayımlanmamış doktora tezi, Hacettepe Üniversitesi, Soysal Bilimler Enstitüsü, 2005, özellikle s. 299-349 arası. Tercan Yıldırım, “Tarih Ders Kitaplarında ‘Öteki’ Kurgusu: 1930’lı Yıllar Üzerine Bir Değerlendirme”, Turkish History Education Journal [Türk Tarih Eğitimi Dergisi] 3, 1, (2014): s. 62-89.

[49] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Cilt II, (Ankara: Türk Tarih Kurumu, 1989), s. 130.


Yazının orijinalini buradan okuyabilirsiniz