Erdoğan’ın İkinci Cumhuriyet'i ve Atatürk’ün Birinci Cumhuriyet'i: Kuvvetler Birliği, Suriye Politikaları ve Tarihle Yüzleşme

Yazar Taner Akçam, Birikim Dergisi’nin bu ayki sayısında Erdoğan ve Atatürk dönemlerini karşılaştıran bir yazı kaleme aldı. Akçam'ın yazısını bugün ve yarın iki bölüm halinde yayınlıyoruz:

Türkiye, 24 Haziran 2018 seçimleri ile birlikte “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” adı verilen yeni bir sisteme geçti ve parlamentoya dayalı güçler ayrılığı sistemine son verdi. Bu yeni sistemde tüm yetkiler cumhurbaşkanında. Bakanlar Kurulu kaldırıldı. Cumhurbaşkanı sadece bakanları değil, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Danıştay üyeleri, Hakimler ve Savcılar Kurulu, Valiler ve Merkez Bankası başkanı gibi üst düzey kamu görevlilerinin neredeyse tamamını atama yetkisine sahip. Meclisin, Bakanlar Kurulu’nu onaylamak, gensoru, bakanlar hakkında güvensizlik oyu vermek gibi yetkileri yok. Yeni seçim kararı verebilmesi için bile 5’te 3 çoğunluk şart. Parlamentonun ve partilerin tüm etkisini yitirdiği, yasama, yürütme ve yargının tüm yetkilerinin tek elde toplandığı bu sistemi bazı siyaset bilimcileri “rekabetçi otoriter sistem” olarak adlandırıyor.[1] Düz deyişle kurulan bir Tek Adam rejimidir. Veya benim tanımımla İkinci Cumhuriyet.

Birinci Cumhuriyet Mustafa Kemal tarafından 1923’de kurulmuştu. Ve bu da Tek Adam rejimi idi. Bu sistemde de yasama, yürütme ve yargı birliği esas alınmış, tüm yetkiler yürütmenin başı olan ve “Ebedi Şef” olarak adlandırılan Mustafa Kemal’in elinde toplanmıştı. Ana iddiam, Birinci ve İkinci Cumhuriyet arasındaki benzerliklerin tesadüfi olmadığıdır. Her iki lider de kendilerinden önce hem toplum hem de kurumlar düzeyinde kısmen mevcut çoğulculuğu yıkarak toplumsal homojenliği esas alan tek adama bağlı otoriter bir rejimi kurma iddiasındaydılar ve esas olarak bunu gerçekleştirdiler.

Birinci Cumhuriyet kurulurken, zaten büyük bir bölümü ya imha edilmiş ya da sürülmüş olan Hıristiyan vatandaşlar tamamıyla dışlandı; seçimlere katılmalarına bile izin verilmedi. Yeni rejime karşı oluşan yeni muhalefet, önce Birinci Meclis 1923’te dağıtılarak ve daha sonra Şubat 1925 Kürt isyanı vesilesiyle Mart 1925’te çıkartılan Takrir-i Sükun (huzurun sağlanması) kanunu ve İstiklal Mahkemeleri’yle ortadan kaldırıldı. 1926’da İzmir’de M. Kemal’e başarısız suikast girişimi bu süreçte büyük bir fırsat olarak değerlendirildi, basını susturmak ve kalan muhalefeti tamamıyla yok etmek için bilinçli olarak kullanıldı.

Tayyip Erdoğan’ın özellikle 15 Temmuz 2016’dan sonra yaptıkları esas olarak öncülünün yaptıklarından farklı değildi. 17 Haziran 1926’da İzmir Suikast girişimi sonrası İnönü’nün, Mustafa Kemal’e çektiği ve “suikast meselesinin siyaseten iyi kullanılması gerektiğini” bildiren telgrafı[2] ileTayyip Erdoğan’ın Temmuz darbesini “Allahın lütfu” olarak değerlendirmesi[3] arasındaki benzerlik çok önemlidir. Erdoğan’ın, İkinci Cumhuriyet’i kurarken Birinci Cumhuriyet dönemini çok iyi çalıştığını ve M. Kemal’in ayak izlerini, sadece muhalefeti ezme noktasında değil, daha birçok baska hususta da takip ettiğini iddia ediyorum.

Semboller önemlidir

Anadolu Ajansı 18 Nisan 1920 günü yaptığı bir açıklama ile yeni Meclis’in Ankara’da 21 Nisan’da açılacağını duyurur. Ama 21 Nisan Çarşamba’ya geliyordu. M. Kemal bir emirle açılışı 23 Nisan’a alır ve Anadolu’nun her tarafındaki askerî ve mülkî erkâna bir emir göndererek, Meclis’in açılış gününün mübarek Cuma’ya alındığını bildirir. Açılıştan önce Hacı Bayram Camii’nde Cuma namazı kılınacak, “Kuran’ın nurlarından ve salâttan feyz” alınacak; “Buhârî-i Şerîf (Kuran’dan sonra gelen en önemli Hadis kitabının birinci cildi) okutularak” hatimler indirilecektir. M. Kemal, Anadolu’nun her köşesinde de aynı gün törenlerin yapılmasını, namaz öncesi “hutbede halifemiz padişahımız efendimizin (Sultan Vahideddin’in) isminin zikredilerek padişahın ve teb’anın biran önce kurtulup saadete ermesi” için dua edilmesini ister.[4] Zaten 16 Nisan 1919 günü, İslâm halifesini kurtarmak amacıyla şeriat savaşının başladığı bir fetva ile ilan edilmiş bulunuyordu.[5]

Tayyip Erdoğan 9 Temmuz 2018’de Meclis’in ilk açılış gününde yemin ederek cumhurbaşkanı oldu. Ama o gün bir Pazartesi idi, bu nedenle 13 Temmuz 2018 Cuma günü ayrı bir tören daha düzenlendi. Hacı Bayram Camii’nde kılınan bir öğlen namazı sonrası eski Meclis binasına gidildi ve Erdoğan, İlk Meclis’in açılışının cuma gününe denk getirildiğini hatırlattıktan sonra, “kabinemizin bu ilk toplantısını... tıpkı bundan 98 yıl önce olduğu gibi yapalım istedik. Duyguluyum; zira bu çatının altında böyle bir başlangıç yapmak çok şeyler hatırlatıyor bize... Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü... rahmetle yad ediyorum... birinci Meclis başlangıçtı... Şimdi ise bizler de... devamını yapıyoruz... Tıpkı 98 yıl önce olduğu gibi bugün de milli iradenin üzerinde hiçbir fâni güç tanımadığımızı belirterek sözlerime başlıyorum. Türkiye'yi muasır medeniyetler seviyesinin üzerine çıkaracağız,” diyerek hem M. Kemal’e ve onun düstur olmuş sözlerine ve hem de dönemine doğrudan gönderme yapıyordu.[6] Her şey, tüm ayrıntılarıyla düşünülmüş bir gösteridir.

Oysa gerek Türkiye’de gerekse Batı ülkelerinde bugünkü Türkiye hakkında çizilen tablo çok farklıdır. 27 Ağustos 2018’de Fransa’nın yeni dış politika öncelikleri üzerine bir konuşma yapan Macron, “Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Türkiye'si, Cumhurbaşkanı Atatürk döneminin Türkiye’si değil,” diyerek, M. Kemal’i “seküler ve Avrupa yanlısı” olarak tanımlarken Erdoğan’ı ise “pan-İslâmist” ve “Batı düşmanı” olarak tanımlıyordu.[7] Macron’un muhtemel Mustafa Kemal’in de 1920’li yılların başlarında, “İslâm halifesini kurtarmak amacıyla şeriat savaşını başlattığını” ilan ettiğinden ve Avrupa tarafından “Batı düşmanı” sayıldığından haberi olmadığını düşünsek bile, Batı’da, “İslâmcı-gerici ve Batı düşmanı Erdoğan ile seküler, modern ve Batı yanlısı M. Kemal” imajının çok kuvvetli olduğu tartışma götürmez. Özellikle Suriye iç savaşı boyunca, Batı basınında Erdoğan’ın Suriye’de IŞİD’in bir numaralı destekçisi olduğu ve Ortadoğu’da halifeliği yeniden ihya etmek istediği yolunda bolca propaganda yapıldığı hatırlardadır.

Benzeri anlayış Türkiye’de de çok yaygın ve kuvvetlidir. M. Kemal Batı’yı, sekülerizmi, Aydınlanma’yı ve modernleşmeyi temsil eder. Bunu karşısındaki kitle ise İslâmcı, şeriatçı ve gericidir. Ve bu kesimler, ülkenin modernelşmesine karşı, İslâm dini temelinde bir devlet ve toplum kurmayı amaçlamaktadırlar.

“Kulturkampf” ve Osmanlı-Türk yarihinin iki ana gövdesi

Türkiye’nin bugünkü sorunlarının, Almanca’dan ödünç alacağım “Kulturkampf”[8] (Kültür Kavgası) olarak ele alınması ve açıklanması aslında yanlış bir açıklama sayılmamalıdır. 19. yüzyıldan bu yana, Osmanlı-Türk kültürel ve siyasi hareketi, bir tarafta “Batıcı, ilerici, aydınlanmacı ve moderleşmeciler”, diğer tarafta ise “İslâmcı ve muhafazakârlar” olarak tanımlanabilecek iki büyük bloğun/gövdenin kavgası etrafında şekillenmiştir. Bu iki blok, 150 yılı aşan bir dönem boyunca, Türkiye’nin hangi “kültür dünyasına” dahil olması gerektiği üzerine yoğun bir kimlik kavgası vermişler, hâlâ da vermektedirler. Ve hatta iddia edilebilir ki, özellikle “hayat tarzları” konusunda farklılık olarak yaşanan bu kültür çatışması bugün Türkiye’nin çok önemli kırılma noktalarından, önemli fay hatlarından bir tanesidir.[9]

Fakat kültür, kolektif kimlik ve yaşam tarzı konularında aralarındaki tüm ayrılıklara rağmen bu iki büyük blok, özellikle siyasi temsilcileri itibarıyla birbirlerine çok benzerler. Deyim yerindeyse bir diğerinin aynadaki görüntüsünden ibarettirler; otoriter rejim özlemcisidirler, demokratik hak ve özgürlükler ve insan haklarına saygı gibi kaygılardan son derece uzaktırlar. Ve aralarındaki bazı nüanslara rağmen tarihte yaşanmış büyük kitlesel katliamların üstünü örtmek konusunda da anlaşırlar. Yüzleşme gibi bir konu bu iki bloğa ve siyasi temsilcilerine çok uzaktır.

Osmanlı’nın çöküşü sonrası kurulan Türkiye Cumhuriyeti bu iki ana gövdenin ortak eseridir. 1918-1923 Türk Kurtuluş Savaşı’nın esas olarak İslâmi motiflerle ve İstanbul’da esir bulunan İslâm halifesini kurtarma amacıyla yürütüldüğü bilinen bir gerçektir. Fakat, “Batıcı, seküler ve modernist” kesimin radikal temsilcisi M. Kemal, 3 Mart 1924 yılıyla birlikte Halifeliği kaldırarak, “İslâmi-muhafazakâr” yol arkadaşlarından ayrılmış ve bu kesimleri baskı altına alarak kendi otoriter Tek Adam rejimini kurmuştu. 1938’de M. Kemal’in ölümü ve özellikle de İkinci Dünya Savaşı sonrası bu rejim, “vesayetçi demokrasi” (askerin, sivil siyaset üzerinde doğrudan veya dolaylı denetim kurduğu bir sistem) olarak yeniden düzenlenmiş, ve rejimin rayından çıkma tehlikesi görüldüğü her seferinde, düzenli askerî darbe yapılarak rejim yeniden rayına sokulmaya çalışılmıştır. 1960, 1971, 1980 ve 1997 darbelerinin esas nedeni budur.

AKP’nin 2002 yılında işbaşına gelmesi, tüm Cumhuriyet dönemi boyunca dışlandığı ve ezildiğine inanan İslâmi-muhafazakâr bloğun intikamı olarak da okunabilir. Ve AKP’nin ilk iş olarak “vesayet demokrasisini” ortadan kaldıracak uygulamaları gündeme sokması şaşırtıcı olmadı. Bunun için, burada detayına giremeyeceğim, popüler mobilizasyon (Kürt açılımı, Alevi açılımı vb.) ve cezai soruşturmalar gibi değişik mekanizmalar kullanıldı.[10] Bu dönem boyunca liberal demokrasi ile çoğulcu demokrasi arasında gidilip gelindi ve ama sonuçta, “rekabetçi otoriterlik”te karar kılındı. Benzeri sistem, erken Cumhuriyet döneminde zaten kurulmuştu. Şimdi bunun tekrarını yaşıyor gibiyiz.

AKP niçin otoriter bir rejimde karar kıldı? İki önemli hususun belirleyici olduğunu düşünüyorum: Birincisi, Ortadoğu’daki politik gelişmelerdir. Osmanlı-Türk siyasi tarihinin son iki yüz yılına baktığımızda, büyük iç altüst oluşların esas olarak uluslararası gelişmelere bağlı olduğu görülür. Gerek rejimin demokratikleşmesi doğrultusunda yapılan reform girişimleri gerekse otoriter seçeneklere yönelme ve/veya ulus-din gruplarına yönelik kitlesel katliamlar, Osmanlı-Türk yönetici elitlerinin dış gelişmeleri anlama ve yorumlama tarzları ile doğrudan bağlantılıdır.

Bugün de farklı olmamaktadır. Türk yönetici elitleri Ortadoğu’da yaşananları, Birinci Dünya savaşı çıkışındaki koşullara benzetmekte ve “İkinci Kurtuluş Savaşı” vermekte olduklarına inanmaktadırlar. Burada, 2011’de başlayan ve en son tepe noktasını 15 Temmuz 2016 darbe teşebüssünün oluşturduğu bir dizi iç ve dış olayın, Türkiye’nin varlığına ve ulusal güvenliğine yönelik tehdit olarak algılanması önemli bir rol oynamıştır.

Türk yönetici elitleri, ABD’nin Ortadoğu stratejsinin, geçmişte İngiltere ve Fransa’nın izlediği stratejiye benzetmekte ve bu stratejinin bölge sınırlarını Türkiye aleyhine değiştirmek gibi opsiyona sahip olduğuna inanmaktadırlar. Mustafa Kemal’in, İngiliz ve Fransızlara karşı Lenin’in Rusya’sına yaklaşması ile Erdoğan’ın, Amerika’ya ve kısmen de Avrupa’ya karşı Putin’in Rusya’sına yaklaşması arasında yapısal benzerlikler vardır. Geçmişte olduğu gibi, bugün de ülkeyi kuşatan “iç ve dış düşmanlara” karşı bir var oluş savaşı verilmek gerektiğine inanılmaktadır. Bu savaş ise, ancak daha önce M. Kemal ve arkadaşlarının yaptığı gibi, yürütmenin gücü artırılarak ve “düşman” telakki edilen iç muhalefet susturularak yürütülebilir.

İkinci neden, 1945 sonrası kurulan çok-partili demokratik sistemin zayıflığıdır. Oluşturulan sistem, zaten güçler ayrılığına dayalı gerçek bir hukuk devleti değildi. Sivil ve askerî bürokrasinin rejim üzerindeki vesayetini garanti altına almak ana hedefti. Bu nedenle, oluşturulan demokratik kurumlar, onları hayata geçiren kişilerce bile ciddiye alınmadı. Ve belki daha da önemlisi, bu sürecte toplumda bu kurumların içini dolduracak siyasi bir kültür oluşmamıştı.

Antik Yunan döneminden, Aristo ve Eflatun’dan bu yana, toplumları bir arada tutan ya da parçalanmalarına yol açan faktörlerin ne olduğuna kafa yoran bir geleneğin iddiasının doğru olduğunu kabul etmek gerekir. Bu geleneğe göre, toplumların istikrara sahip olabilmesi için, objektif olarak var olan kurumlar ile toplum üyelerinin bu kurumlara yönelik tutumları arasında bir uyum olması gerekir.[11] Eğer bu uyum yoksa, demokratik kurumlar ile topluma egemen normlar arasında bir uçurum ortaya çıkar, sistem kırılganlaşır ve yıkılması çok kolay olur. Belki buraya bir üçüncü faktör daha eklemek gerekir. Belirli koşullarda insanlar demokratik hukuk devleti ve özgürlükleri değil, bu kurumların yokluğu veya yıkılması pahasına güvenlik ve istikrarı tercih ederler.

Bu nedenlerden dolayı, AKP’nin, Birinci Cumhuriyet benzeri otoriter bir sisteme geçmesi, kısmi bir direniş ile karşılaşmış olsa bile, kolay oldu. 2011-2012 yıllarını bu yeni sisteme geçişin başlangıç yılları olarak kabul etmek yanlış olmayacaktır. AKP, ilk defa 30 Eylül 2012 Parti Kongre’sinde “Yeni Türkiye Vizyonu” sloganı ile birlikte, Başkanlık Sistemi’ni bir siyasi bir program olarak formule etti.[12] 16 Nisan 2017 Referandumu ve “Allah’ın büyük bir lütfu” saydığı 15 Temmuz 2016 askerî darbe girişimi ile Başkanlık Sistemi’ni, yani İkinci Cumhuriyet’i pratik olarak inşa etmeye başladı. AKP ileri gelenleri, yeni devlet kurmakta olduklarını ve yeni devletin kurucu liderinin Tayyip Erdoğan olduğunu açık olarak dillendirdiler.[13] M. Kemal’e ve dönemine, daha önce örneği görülmemiş biçimde övgüler düzülerek sahiplenilmeye başlanması da bu yeniden inşanın başladığı 2016 sonrasına denk düşer.

Şu anda ortaya çıkan tabloyu, Birinci Cumhuriyet’i birlikte kuran eski ortakların yeni koşul ve şartlarda yeniden bir araya gelmeleri olarak okumak mümkün. Bu sefer egemen konumda olan “İslâmi-muhafazakâr” blok. Getirilen Başkanlık Sistemi ile “Batıcı, seküler ve modernist” kesim iktidara ortak edilmiş ama onların tek başına iktidara gelmelerinin önü kapatılmıştır. “İslâmi-muhafazakâr” blokun bir başka iddiası daha vardı: “Biz daha iyisini yaparız”.

“Atatürk'ü sadece anmakla kalmamalı, anlamaya da çalışmalıyız,”[14] diyen Erdoğan, kendi yaptıklarını ve yapacaklarını M. Kemal dönemi ile kıyaslayarak anlatmayı tercih etmesi bu nedenledir. “İslami-muhafazakâr” blok, vaktiye kendilerini iktidardan uzaklaştıran yeni müttefiklerine sanki, “yaşananlar sizlerin beceriksizlikleriyle oldu, şimdi biz daha iyisini yapacağız, yapacağınız tek şey bize destek olmaktır”, der gibidirler.

İşte bu eski ittifak güçlerinin yeniden buluşması nedeniyledir ki, Türkiye’nin bugünkü sorunlarının, Erdoğan rejimine karşı, “Batıcı, seküler ve modernist” Mustafa Kemal’e sahip çıkılarak çözülebileceğini zannetmek ciddi bir yanılsamadır. Bu iki ana blok, 1920’lerde olduğu gibi bugün yeniden buluşmuşlardır. M. Kemal’i ve onun Birinci Cumhuriyet’ini esas alarak, Erdoğan rejimine muhalefet etmenin imkânı yoktur.

Altı nokta etrafında iki rejimin benzerlikleri

Bugün Erdoğan rejimine yöneltilebilecek temel siyasi eleştirileri, birbirleri ile bağlantılı altı ana noktada toplamak mümkündür.[15]

a) Demokratik hukuk sistemi: ya da kuvvetler (yasama yürütme ve yargının) ayrılığı ilkesi,

b) Temel hak ve özgürlükler: fikir özgürlükleri, özgür basın, toplantı ve yürüyüş hakkı, siyasi örgütlenme hakkı ve seçimlerin özgür koşullarda yapılması vb. gibi temel özgürlükler ve insan haklarını ilgilendiren hususlar, 

c) Birlikte yaşama: ulus, din ve kültür gruplarına yönelik politikalar; başta Kürtler ve Aleviler olmak üzere toplumu oluşturan Hıristiyanlar ve Yahudiler gibi tüm farklı grup ve çevrelerin eşit ve eşdeğer koşullarda birlikte yaşamlarının nasıl sağlanacağı ya da bir başka deyişle, toplumsal hayata kimlerin dahil edilip kimlerin dışlanacağına ilişkin hususlar,

d) Cinsel ayrımcılık: kadınların sadece hukuk alanında değil, toplumun her boyutunda cinsel ayrımcılığa tabi tutulmayarak, eşit katılımlarının nasıl sağlanacağı hususu,

e) Uluslararası ilişkiler: “Doğu-Batı geriliminde” Türkiye’nin yeri ve Ortadoğu’ya yönelik politikaların ne olması gerektiği konusu,

f) Tarihle yüzleşmeni zorunluluğu: ya da bilinçli yaratılan toplumsal hafızasızlığın uydurmalarla doldurulması ve tarihte yaşanmış kitlesel katliamlarla açık ve dürüst bir yüzleşme yerine bunların inkâr edilmesi ile ilgili hususlar.

Elbette bu noktalar artırılabilir. Ama ana iddiam Erdoğan rejiminin ve geçmişteki Tek Parti döneminin (ve Mustafa Kemal’in) bu konulara verdikleri cevapların esas olarak aynı olduğu ve Erdoğan’ın bugünkü sorunları esas olarak Kemalist dönemin tepkilerini vererek çözmeye çalıştığıdır.

Burada sadece kuvvetler ayrılığı, Suriye politikaları ve tarihle yüzleşme itibarıyla rejimler arasındaki benzerlikleri göstereceğim.

Kuvvetler ayrılığı ilkesi

Bugün Türkiye’nin en temel sorunu, kuvvetler ayrılığının ortadan kaldırılmış olmasıdır. Özgür seçim mümkün değildir, özgür basın susturulmuştur ve temel hak ve özgürlükler sınırlanmıştır. Devlet kaynakları esas olarak iktidar partisine aktarılmaktadır. Bu nedenle Erdoğan’a yasama, yürütme ve yargının tüm yetkilerini elinde toplayarak bürokrasiyi yıktığı ve devlet geleneğini ortadan kaldırdığı, partisi ile devlet arasındaki sınırları yok ederek ve devlet kurumlarını partizanca partisinin şubeleri haline getirdiği eleştirileri yapılmaktadır.[16] Oysa Erdoğan kuvvetler birliğini (yürütmenin kesin kontrol ve denetimini) hayata geçirirken aslında M. Kemal’in izinden gitmektedir. M. Kemal’e göre de kuvvetler birliği esastır ve bunun içinde yürütme kesin belirleyicidir. M. Kemal bu ilkeyi, sadece savaş yıllarına ilişkin zorunlu bir tercihi olarak değil, doğru hükümet modeli olarak ölümüne kadar savunmaya devam etmiştir.

Burada sadece birkaç örnek vermek gerekirse:

1921 yılında Meclis’te yaptığı konuşmasında, “Efendiler! Tabiatta kuvvetler ayrılığı yoktur... Milli irade, milli hâkimiyet denilen kuvvet taksim edilemez ve ayrılamaz,” diyerek açıktan kuvvetler birliğini savunmuştur.[17]

1923 İzmir İktisat Kongresi’nde, Kuran-ı Kerim’den ayetler okuyarak kuvvetler birliği ilkesini savunur. Konuşmasında, Batı’da birçok hükümet şeklinin “dayandığı esas kuvvetler ayrılığı, kuvvetler dengesidir” dedikten sonra, “TBMM Hükümeti bu hükümet şekillerine benzemez... Bizim hükûmetimiz kuvvetler birliği esasına göre kurulmuş bir hükûmettir,” diye ekler.[18] Kuvvetler ayrılığını ise “irtica” olarak tanımlar.[19]

1927 yılında uzun Nutuk’unda ve aynı yıl Meclis’in yasama yılını açış konuşmasında bu ilkeyi tekrar eder ve “Hükümet teşekkülünde esas, kuvvetler birliği nazariyesidir,” der.[20]

1931 yılında üvey kızı Afet İnan’a yazdırdığı ilk ve ortaokullarda okutulmak üzere yazdırdığı Medeni Bilgiler kitabında, “Kuvvetler ayrılığı nazariyesi bizim için esas değildir... Türk Milletinin idare şekli kuvvetler birliğidir,” ifadelerine yer verir.[21]

1934 yılında CHP Üçüncü Kurultayı’nda, parti programına “kuvvetler birliği” ilkesi eklenir.[22] Bu ilke 1935 Parti Kurultayı’nda tekrar edilir. M. Kemal, kuvvetler birliği ilkesini bir adım daha ileri götürür ve 1935 Kurultayı’nda parti ve devlet birlikteliğini ilan eder.

18 Haziran 1936’da alınan bir kararla, içişleri bakanı aynı zamanda CHP genel başkanı, her ilin valisi de, CHP il başkanı olmuştur.[23]

1 Kasım 1937’de, ölümünden bir yıl kadar önce, Meclis’in yasama yılının açılış konuşmasında, “Bizim devlet idaresinde ana programımız Cumhuriyet Halk Partisi programıdır,” diyerek parti ile devletin birleştirilmesini, valilerin CHP il başkanı yapılmasını kuvvetler birliği ilkesinin gelişmesi olarak tanımlar.[24]

M. Kemal’in kurduğu bu “Parti-Devlet birlikteliği” sistemi, “Şef sistemi” olarak tanımlandı ve 1938’den itibaren okullarda ders kitabı okutulmaya başlandı. Kitaba göre, “Şef sistemi Büyük Dâhi’nin bir buluşudur. Mussolini ve Hitler ondan öğrenmişler, fakat ölçüyü̈ kaçırmışlardır.” [25] Bu sisteme göre, “Şef ile ihtilafa düşen, Şefin kudretini sınırlayacak veya ona rakip olacak kuvvetler ortadan silinmelidir veya ona tâbi olmalıdır.”[26]

Özetle, gerek M. Kemal gerek Erdoğan (birincisi açıktan savunarak, diğeri açık söylemese bile pratikte gerçekleştirerek) kuvvetler birliği sağlayarak, devletin organları üzerinde kurdukları kontrol ile yeni bir toplum ve insan tipi yaratmak amacıyla otoriter bir rejim inşa etmişlerdir.

Bu bilginin bize gösterdiği gerçek, eğer kuvvetler ayrılığını esas alan, çoğulcu demokratik bir sistem savunulmak isteniyorsa, bu Kemalizm’in eleştirisini de içermek zorundadır. M. Kemal’in siyasi ve felesefi olarak oturttuğu sistem eleştirilmeden, Erdoğan’ın tek adam rejimine karşı çıkmanın imkânı yoktur. Bugün muhalefet kesimlerinin en büyük açmazı budur.

Bu bölümün kaynakçası:

[1] Berk Esen ve Sebnem Gumuscu, “Rising competitive authoritarianism in Turkey”, Third World Quarterly, 37, 9, (2016): 1581-1606.

[2] Atatürk’ün Bütün Eserleri, Cilt 18, (Ankara: Kaynak Yayınları, 2006), s. 226

[3] T. Erdoğan’ın 16 Temmuz 2016’daki ilgili demeci: https://www.youtube.com/watch?v=BrSomYhjtyY

[4] Atatürk’ün ilgili emrinin orijinali ve Murat Bardakçı tarafından çevirisi için bakınız: https://www.haberturk.com/gundem/haber/1229203-mustafa-kemal-meclisin-n…

[5] Fetvanın tam metni için bkz. Kazım Karabekir, İstiklal Harbimiz, (İstanbul: Türkiye Yayınevi, 1960), s. 638-639.

[6] https://www.tccb.gov.tr/konusmalar/353/95917/cumhurbaskanligi-kabinesi-… (toplantı şu anda müze olan 1920 İlk Meclis binasında teknik nedenlerle yapılamadı ve 1924 İkinci Meclis binasında yapıldı. Giriş: 12 Ekim 2018)

[7] http://www.hurriyetdailynews.com/opinion/taha-akyol/macron-is-doing-wro… (Giriş: 17 Eylül 2018)

[8] Kavram, 19. yüzyıl sonunda Bismark yönetimindeki Alman Devleti ile Katolik Kilisesi arasında evlilik, eğitim gibi kurumların kimin tarafından kontrol edileceği konusunda verilen kavgayı tanımlamak için kullanılmaya başlandı.

[9] Türkiye’de üç büyük fay hattından, kırılma noktasından söz etmek yanlış olmaz. Türk-Kürt ile Alevi-Sünni Müslüman ayırımları, “Yaşam Tarzı” etrafındaki fay hattına eklenebilecek diğer iki fay hattıdır.

[10] Konu hakkında ayrıntılı bir analiz için bkz. Berk Esen ve Sebnem Gumuscu, “Rising competitive authoritarianism in Turkey”.

[11] Gesine Schwan, Politik und Schuld, die zerstörische Macht des Schweigens, (Frankfurt a.M.: Fisher, 1999), s. 164

 [12] 30 Eylül 2012 Parti Kongresi‘nde tanıtılan “AK Parti 2023 Siyasi Vizyonu, Siyaset, Toplum, Devlet” başlıklı seçim beyannamesindeki ifade şöyledir: “Partili Cumhurbaşkanı, yarı başkanlık veya başkanlık sistemleri bu çerçevede tartışılmalıdır.” Eklemek gerekir ki, başkanlık sistemi Türkiye politik hayatının değişmez bir konusu olmuştur. Konu ilk defa 1969 yılında İslami-muhafazakâr geleneğin ilk siyasi temsilcisi Milli Nizam Partisi tarafından siyasi bir hedef olarak formüle edilmiştir. Daha sonra, değişik siyasetçiler, değişik dönemlerde bu konuyu dile getirmişlerdir. (https://www.timeturk.com/baskanlik-sistemi-ni-gecmiste-kimler-istedi/ha…, giriş: 7 Ekim 2018).

[13] Bkz. https://www.youtube.com/watch?v=6Ih6j0iRDMU (giriş: 7 Ekim 2018).

[14] http://www.milliyet.com.tr/cumhurbaskani-erdogan-ataturk-u-siyaset-2552… (giriş 7 Ekim 2018).

[15] Başta yolsuzluk ve nepotizm olmak üzere, iktisadi alanda yapılacak eleştirileri burada ele almıyorum.

[16] Aslında Erdoğan, yasama, yürütme ve yargı organlarının birliğini hiçbir zaman açıktan savunmadı. Sadece alanlar arasındaki yetki kargaşasından şikâyet etti. Kendisine göre en büyük sorun, sivil-asker bürokrasisinin, özellikle yargıyı kullanarak yürütmenin faaliyetlerine engel olması idi. Son anayasa değişiklikleri ile birlikte bu problemin ortadan kalktığını ve kuvvetler arası uyumun gündeme geldiğini söyledi. Erdoğan’ın konu hakkında çeşitli yıllarda yaptığı açıklamalara ilişkin bakınız: https://www.ntv.com.tr/turkiye/erdogan-ntvye-konustu,P900bXvceUi6ICA1UI… (2012); https://www.haberler.com/cumhurbaskani-erdogan-yasama-yurutme-ve-yargi-… (2016); https://www.tccb.gov.tr/haberler/410/84723/yeni-sistemle-yasama-yetkisi… (2017); https://tr.sputniknews.com/turkiye/201809021035010372-cumhurbaskani-erd… (2018); (bu kaynaklara giriş: 8 Ekim 2018)

[17] Taha Akyol, Atatürk’ün İhtilal Hukuku, (İstanbul: Doğan Kitap, 2012), s. 42-43.

[18] Atatürk’ün Bütün Eserleri, Cilt 8, (İstanbul: Kaynak Yayınları, 2002), s. 73-76.

[19] http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/taha-akyol/ataturk-te-kavramlar-275…

[20] Taha Akyol, Atatürk’ün İhtilal Hukuku, s. 46.

[21] A.g.e.

[22] A.g.e., s. 47.

[23] Barış Mahmutoğlu, “1923-1960 Yılları Arasında CHP’nin Seçim Çalışma ve Propagandaları”, Yayınlanmamış Doktora Tezi, Erzurum 2015, s. 192-193.

[24] Taha Akyol, Atatürk’ün İhtilal Hukuku, s. 47, 604.

[25] Okutulan kitap: Vasfi Raşid Sevig, Türkiye Cumhuriyeti Esas Teşkilat Hukuku, (Ankara: Ulus Matbaası, 1938). Taha Akyol, “Şef Sistemi”ni bu kitaptan yaptığı alıntılarla tanıtmaktadır.

[26] A.g.e., s. 606.

Birikim'deki yazının tamamına buradan ulaşabilirsiniz.