Umit Kardas
Kas 29 2017

Batılılaşma ne zaman başladı?

Kadim zamanlardan beri Anadolu,Batı ( Avrupa) ile yoğun bir ticaret ve kültür alışverişi içinde oldu.İstanbul'un fethiyle özellikle etkisini İstanbul, İzmir ve Trabzon'da gösteren Bizans (Frenk) kültürü ekonomik ve askeri modelleriyle, sanat ve mimarisiyle kozmopolit Osmanlı'ya intikal etti.

İstanbul ve Anadolu'da yaşayan nitelikli, Batı ile ticaret ve kültür alışverişi yapabilen, dünyaya açık gayrimüslimlerin itici gücü İmparatorluk-Batı ilişkisini kuvvetlendirdi.

İslam aleminde ilk matbaa ile birlikte beş matbaa 1490-1620 yılları arasında  İstanbul'da gayrimüslimlerce kuruldu, yine ilk gazete 1796'da İstanbul'da yerleşik Fransızlar tarafından, ilk Türkçe gazete olan Ceride-i Havadis 1840'ta bir İngiliz tarafından çıkarıldı.


Batı mimarisi etkisi taşıyan ilk cami olan Nuruosmaniye Camii (1748-1755) Barok tarzda inşa edildi. ‘Osmanlı Modernleşmesi' olarak da anılan ve bütün 19. yüzyılı kapsayan, 20. yüzyılın başlarına kadar devam eden Batılılaşma süreci, İstanbul'un fiziksel çehresini de değiştirdi.

Başta Balyan ailesi olmak üzere Avrupa ülkelerindeki okulları bitiren Ohannes Serveryan, Mıgırdiç Çarkyan, Bedros Nemtze, Hovsep Aznavur, Aram ve İsak Karakaş kardeşler gibi Ermeni mimarlar bu değişimde çok büyük bir rol oynadılar.

Dolmabahçe, Beylerbeyi, Çırağan sarayları; askeri kışlalar, camiler, su bentleri bu dönemin eserleri. Yine bu değişimde özellikle resmi binaları yapan Milano Brera Akademisi’nde yetişen İtalyan Fossati kardeşler de önemli yer tutmakta.
İlk modern ve laik okullar 19.yüzyılın başlarında İstanbul, İzmir ve Ayvalık'ta Rumlar tarafından kuruldu, Batı tarzı ilk teknik okul olan Mühendishane-i Bahri-yi Hümayun 1773'de açıldı.

İmparatorluk II.Mahmud ile birlikte başlayan süreçte  birçok Batı kurum ve kavramını adapte ederek aldı. Anayasa, meşrutiyet, parlamento, bakanlar kurulu, parti, dernek, sendika gibi kavram ve kurumlar konuşulmaya başlandı, 1860’da yerel yönetimlerde temsile, 1876 Anayasasıyla siyasi partilerle birlikte genel temsile geçildi.

Ordu, 1830 yılında  modern Avrupa ordularının örgütlenme ve eğitim sistemine göre şekillendi, Avrupalı subaylar gözetiminde jandarma teşkilatı kuruldu,donanma reforma tabi tutuldu.

Yine bu dönemde bakanlıklar teşkilatı kuruldu, 1838’de ilk bütçe yapıldı, 1831’de nüfus idaresi ve muhtarlıklar,1834’te posta teşkilatı,1845’te polis teşkilatı kuruldu.1838-1872 arası ortaokullar ve liseler kuruldu,ilkokullar açıldı.
1829’da erkekler için bürokraside pantolon, ceket, siyah ayakkabı ve fes takma zorunluluğu getirildi. Resmi işlemlerde Rumi takvim kabul edildi.

1840-1870 arası tiyatro, opera kuruldu, resim, heykel, roman gibi Batılı sanat dalları gelişmeye başladı.
Hukuk alanında, bir toplumun hukuki mevzuatının bir başka toplum tarafından, kendi hukuku olmak üzere alınmasını ifade eden çok sayıda  resepsiyon yapıldı.

1876 Anayasası, 1831 Belçika ve 1851 Prusya Anayasalarından yararlanılarak hazırlandı. Hak ve özgürlükler konusunda önemli düzenlemeler getiren bu anayasa kuvvetler ayrılığı ve hukuk güvenliğine ilişkin kuralları da içeriyordu.

II.Meşrutiyet’le birlikte bu Anayasada 1909’da yapılan değişikliklerle padişahın yetkileri kısıtlandı, parlamento en önemli organ haline getirildi.
1858’de Fransız Ceza Kanunu resepsiyon yoluyla aynen alınarak “Ceza Kanunname-i Hümayun” kabul edildi. Bu Kanunnameyle meşru müdafaa, teşebbüs, çocuk suçlular, dolaylı iştirak gibi modern ceza hukuku kavramları Türk hukukuna girmiş oluyordu.

Söz konusu Ceza Kanunnamesi 1911 ‘de İtalyan Ceza Kanunu’ndan yararlanılarak değiştirildi. 1926 yılında yürürlüğe giren Türk Ceza Kanununun İtalyan Ceza Kanunu’nun bir tercümesi olduğu düşünüldüğünde 1911 değişikliğinin bu kanuna bir altyapı hazırladığı anlaşılmakta.

Hukuk Muhakemeleri Usulü Kanunu 1879’da Fransız Kanunundan yararlanılarak çıkarıldı. Bu kanun Mecelle’nin usul hükümlerini de içermesi nedeniyle karma bir nitelik taşıyordu.

Yine aynı tarihte Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu Fransız Kanunu aynen tercüme edilerek resepsiyon yoluyla alındı.Noterlik kurumu Fransa’dan alınan düzenlemeyle Osmanlı hukukuna girdi.
Fransız Ticaret Kanunu, Çamiç Ohannes Efendi tarafından tercüme edilerek 1849 yılında Ticaret Kanunu olarak kabul edildi.

İslam dünyasının eksikliklerine rağmen  Batı hukuk tekniğine göre hazırlanmış ilk kodifikasyonu olan Mecelle’de medeni ve borçlar hukukuna ilişkin kurallar sistematik bir biçimde bir araya getirildi.

Cumhuriyet döneminde ise 1912’de tercüme edilmiş olan İsviçre Medeni Kanunu, Türk Medeni Kanunu olarak kabul edildi.

II.Meşrutiyetle birlikte ilk defa laiklik, kadının eğitimi ve hakları gibi kavramlar basın yoluyla toplumda yayıldı ve bu gelişme Cumhuriyetin bu konudaki düzenlemelerinin altyapısını oluşturdu.

İmparatorluk yönetiminin ağırlıklı tercihi özellikle Avrupa yani Batı oldu. Söz konusu tercih yönündeki adımlar 19.yüzyılın başından itibaren hız kazandı.

Türkiye'nin İmparatorluk bakiyesi olarak birçok  İslam ülkesinden daha farklı bir noktada olmasının en önemli nedenlerinden birisi de bu değişimin yarattığı birikim.

Dikkat edildiğinde Cumhuriyetin kuruluş yıllarındaki modern ve medeni olmak yani Batılılaşmak hedefiyle  Osmanlı yönetiminin 19. ve 20. yüzyıllardaki hedefi arasında bir fark bulunmamakta.

Kuşkusuz Osmanlı yönetiminde gerçekleştirilen reformlar Türkiye’yi Batılı anlamda modern bir devlet haline getiremedi. Abdülhamit dönemindeki reformlara rağmen 1878-1908 arasında meclisin kapatılması ve istibdat nedeniyle yaşanan kopukluk, İttihatçıların İmparatorluğu yıkıma sürükleyen aşırılıkları ve ülke içinde devleti ve toplumu amaçlanan hedefe ulaştıracak öncü bir sınıfın bulunmayışının doğurduğu iç dinamik eksikliği bu başarısızlığın nedenleri arasında sayılabilir.

Gayrimüslimlerin zulüm,tenkil,tehcire uğrayarak mallarına elkonulması uygulamaları da bu başarısızlığın önemli nedenlerinden biri.

Cumhuriyetin Osmanlı çizgisindeki Batılılaşma hedefine yönelik reformları  1930’a kadar devam etti, bundan sonra vurgu Orta Asya’daki geçmişi irdeleyen ve referans alan  Türk etnik kimliği ve Türk uygarlığına yapılmaya başlandı.

Bunca acı, mağduriyet ,bedel ödeme ve gelgitten sonra vardığımız nokta hep aynı; Türk başat kimliğine ve milliyetçiliğe vurgu yapan, dinin de siyaseten araçsallaştırıldığı Türk-İslam sentezi. Kutuplaşmayı arttıran bu fasit daireden çıkılmadıkça, Batı standartlarında bir demokrasiye ve hukuk güvenliğine ulaşmak ve kalıcı barışı tesis etmek imkansız gözükmekte.

Türkiye geçmişi olan İmparatorlukla ilişkisini kesmiş olduğundan nereden,hangi süreçlerden  geçtiğini  bilmeyen,Avrupa toplumunun geçirmiş olduğu tarihsel,ekonomik ve sosyolojik süreçleri yaşamadığından çoğulcu, katılımcı demokrasi, hak ve özgürlükler ve hukuk güvenliği bağlamında modernleşemeyen, bir anlamda Batılı da olamayan, bu nedenle de kimliğini bulamayan bir ülke durumunda.

Türkiye, İmparatorlukta ve Cumhuriyet döneminde yaşanan süreçleri anlayarak ve bunlardan dersler çıkarıp, tarihsel ve kültürel olarak içinde yer aldığı ve etkilendiği Avrupa ile temasını arttırarak ve Avrupa Birliği ile ilişkilerini düzelterek demokrasisini ve ekonomisini güçlendirebilir,bunun sonucu olarak da ABD ve Rusya olan  ilişkilerinde daha kişilikli ve dengeli politikalar üretebilir.