Umit Kardas
Oca 24 2018

Tarihin bıraktığı tortu: İmparatorlukta Hıristiyanlar ve Araplar

Londra Antlaşmasıyla Osmanlı İmparatorluğu sadece Rumeli’yi kaybetmemiş, Ortadoğu’da yaşayan Hıristiyanları ve Arapları da kaybetmişti.

Söz konusu unsurlar asimile olmamışlardı ve aynı ırktan oluşan yeni devletlerin imparatorluktan ayrılma başarısını göstermeleri nedeniyle de artık boyun eğmeleri mümkün değildi.

Helenizmin Batı Anadolu ve Karadeniz (Pontos) bölgelerinden İç Anadolu’ya uzanması, Rumların eğitim ve ekonomik gelişme açısından Türklerden daha üstün olmaları Jön Türkler için korkutucuydu.

Rumların dışında kalabalık ve gelişmiş başka bir millet ise Ermenilerdi.

Jön Türkler, bu iki unsurun devletin varlığını ve gücünü tehdit ettiğini,uçurumun eşiğine gelindiğini,bu sonucun hoşgörülü davranmaktan ve söz konusu  unsurların devletin güçlü olduğu zamanda yok edilmemesinden kaynaklandığını düşünüyorlardı. Almanların da etkisiyle Hıristiyanların ekonomik ve politik güç olarak devleti ele geçireceklerine inandılar.

İkinci Balkan Savaşı’ndan sonra Hıristiyan unsurların yok edilmesine, servetlerinin her türlü yolla Türklerin eline geçmesinin sağlanmasına karar verildi.

Bu hedefe ilişkin sistematik plan 10 yıllık sürede, kesintisiz, duruma göre bazen sıkı ve şiddetli bazen gevşek uygulanacaktı.

1913 sonbaharına doğru siyah kalpaklı, kadife pantolonlu fedailer örgütlenmeye başlamıştı. Bir taraftan eylemci bir silahlı güç organize edilirken diğer taraftan yoğun bir propagandayla halk hazır hale getiriliyordu.

Gazeteciler okurları tahrik edici yazılar kaleme alıyor, halk fanatikleştirilmeye çalışılıyordu. Panislamist Derneği’nin üyesi Hüseyin Kazım şunları yazıyordu:

‘‘Aramızda böyle imansızların varlığı bizim için bir yara olup,dinimiz için bir küfürdür. Bunlara karşı her ilişki bizim için bir leke olup,her türlü bağlantı ruhsal beladır…

Bizim için her Hıristiyan işgal ettiği makam ne olursa olsun, sırf Hıristiyan olduğu için kör olup,insanlık haysiyetinden yoksundur.”

Başta Rumlar olmak üzere halkta Hıristiyan nefreti uyandırmak için her şey yapılıyordu.Türk halkının bu unsurlar var oldukça fakir kalacağı, Müslümanların hayatlarından ve şereflerinden emin olamayacakları, devletin tehlikeye maruz kaldığı belirtiliyordu.

Elden çıkan iller haritalarda siyah renkte gösterilerek, intikam sözcükleriyle okul duvarlarına asılıyor, hatipler ve propagandacılar intikam ve nefret söylemleriyle ülkenin değişik bölgelerinde görev yapıyorlardı.1914’te Rumlara karşı başlatılan saldırılar,1915’de Ermenilere yönelecekti.

31 Mart 1909’dan önce alt rütbeli subaylar yeni bir mezhep haline gelen Turancılık konusunda eğitiliyorlardı. Etnik kimlikten hareket eden İttihatçıların hiçbir zaman asimile edemeyecekleri belli olan Araplara da hoşgörüyle bakmaları mümkün değildi.

Bu zihniyete göre Türk olmaları imkansız olan Araplara vurulacak darbeyle aşağılanmış bir uyruk olarak başkaldırmaları önlenmeliydi.

Araplar zaten hiçbir zaman Türk hakimiyetini gönülden kabul etmemişlerdi. Kendilerini İslam’ın ve kendi dilleriyle yeryüzüne inmiş Kuran’ın sahibi olarak en asil ırk olarak telakki ettikleri açıktı.

Arap dilini ve geleneklerini bilmeyen Türk kökenli memurların yetkilerini suistimale ve baskıya yönelik olarak kullanmaları da onları huzursuz ediyordu. Hak taleplerine yönelik başkaldırılar  bastırmalarla engelleniyordu.

Asir ve Yemen Türk mezarlığına dönüşürken,Yemen halkı türkülerinde develerin uluduğundan, koyunların meleştiğinden, kadınların iniltiler içinde ağladığından söz ediyordu.

Yemen sadece İmparatorluğun merkez ve çevresinde algılandığı gibi tek taraflı bir acı yaşamıyordu.

Arapça konuşan bölgeler arasında Türklerin gözüne en çok batan Suriye idi. Suriye halkı zengin sınıfsal bir güç yaratmıştı ve Avrupa ile devamlı temasta olduğundan ileri bir noktadaydı.

Suriye’de yaşayan Hıristiyanlar ve Müslümanlar köklerinin bilinciyle Suriye için ortak bir hayat kurmak ve sürdürmek  istiyorlardı. İttihatçılar bu nedenle öfkeliydiler ve Hıristiyanlara ve Araplara yönelik şiddet politikalarını uygulamak için uygun bir zamanı bekliyorlardı.

İttihatçıların kaybetme pahasına da olsa Araplara özerklik tanıma niyetleri yoktu. Kafkasya ve Türkistan düşleriyle kendinden geçmiş İttihatçıların ilk hedefi Fransız desteğiyle özerklik kazanmış olan Lübnan oldu.

Lübnan’ın özerkliği 1 Kasım 1916’da kaldırıldı, Hıristiyan yönetici Ohannes Kuyumcuyan görevden alınarak yerine Pantürkist Ali Münif atandı.

İstanbul mebusu Salih Cimgöz Meclisi Mebusan’da  olayı şöyle değerlendirdi ‘‘Eskiden Türkiye’nin vücudunda çıban olan Lübnan, şimdi artık onun bir parçası olmuştur.”

Lübnan’da hayvanlara el konulması,tohum eksikliğinin yarattığı kıtlıkla birleşince  açlık baş gösterir.

Lübnan mebusu Emir Adil bey 10 Mart 1917’de Meclisi Mebusan’da binlerce kişinin ölümünden söz ederken şunları söyler:

“Lübnan ve Beyrut’ta dinamitle ekmek aynı manaya gelmektedir. Mesela, Şam’dan gelen bir tüccar veya bir şahsın eşyasında bir okka unun bulunması yasaktır.”

Lübnan’ın dışında  Suriye’de de develere el konulması sonucu nakliyenin imkansız hale gelmesi,un karşılığı kağıt para kabul edilmeyişi açlığa neden olur.

Araplara uygulanan zulümde başrolü oynayan Cemal Paşa,tüccar ve bankerleri sürgünle tehdit ederek kağıt para ile altını dengede tutmak istemesine rağmen, aradaki fark büyümeye devam eder.

Amerika’nın yardımı da kabul edilmeyince köylerde nüfusun büyük bir kısmı yok olur.

Cemal Paşa, Suriye’nin önde gelen liderlerini özellikle makam ve eğitim bakımından  ön sırada olanları tutuklatarak askeri mahkemede yargılatır.

Heyeti Ayan üyesi Abdülhamit Zohravi, eski mebus Şefik el Müeyyid’in de aralarında bulunduğu 36 kişi idam edilir, bu kişilerin dışında kalanlar ise ağır cezalara mahkum olur.

Mahkum edilenlerin aile ve akrabaları Suriye’den Anadolu’ya sürgün edilir. Böylece baskı ve tehcir yöntemleriyle Suriye halkının ileri gelenleri yok edilmiş oluyordu.

Askeri mahkemenin mahkumiyet kararında belirtilen suç gizli örgüt üyeliğidir. Örgütün faaliyeti ise Suriye’nin özerkliğini sağlamak ve bu amaca varmak için İngiliz ve Fransız  diplomatlarıyla ilişki kurmak olarak belirtilir.

Askeri mahkemeler kapalı çalışıyor, avukat kabul etmiyor, verilen kararlar hemen infaz ediliyordu.

İdamlardan önce Mekke Emiri  Hüseyin Paşa’nın oğlu Faysal bey Cemal Paşa’dan idam cezasına mahkum olanlar için af diler.

Cemal paşa bu talebi ret ederek idamları infaz ettirir ve peygamber soyundan gelen Faysal beyi tehlikeli bularak tutuklatmak ister.

Bunun üzerine Mekke Emiri Hüseyin, Temmuz 1916’da bağımsızlığını ilan ederek Hicaz’ın büyük bir bölümünü işgal eder.

Bu başkaldırı İttihatçı hükümete karşıdır, Hüseyin, halifeliğe karşı olmadığını, padişaha bağlılığını, Cemal Paşa’nın zulmünü Hıristiyanlara yapılanları da katarak açıklar.

İmparatorluğun şiddete dayalı güvenlik politikaları sonucu Arap savaşçılar Suriye ve Mezopotamya’da İngilizlerle işbirliği yaparlar..

Böylece İmparatorluk, padişahın hizmetçisi olduğunu söylediği iki kutsal şehri kaybeder ve halifelik büyük ölçüde zaafa uğrar.

Katı merkeziyetçi, ırkçı, milliyetçi ve şiddete dayalı politikalarla, topraktan önemlisi o toprakta yaşayan insanlar ve onların güçleri kaybedilir.

Bizde tarih bu anlamda durmadan tekerrür etmekte.İmparatorlukta  ne yaşandığından bihaber olanların bugün  güçlü devletlerin paylaşım ve hükümranlık savaşlarında savrulmaları ise mukadder.

Walter Benjamin’in dediği gibi geçmişi öğrenmek, özgürleşmek ve kurtuluş için önemli. Ama geçmişi öğrenmenin niteliği daha da önemli. Geçmiş olan her şey hala tehlikeler içindedir ama kefaretine kavuşması için yollar henüz açıktır.

Sorunlarını tartışarak, konuşarak ve uzlaşarak çözen toplumlar medenidir. Sürekli dövüşerek ve şiddet kullanarak sorunları üzerinde tartışamayan ve uzlaşamayan toplumlar ise gayri medenidir.

Dünya’nın egemen sınıflarının yarattığı şiddetle ayakta duran adaletsiz dünya sistemi insanlığın henüz ilkel formundan çıkamadığını ve medenileşemediğini göstermekte.

Dünya ve Türkiye hassas kalpler için bir cehennem olmaya devam ediyor.

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar