Ara 29 2017

Ahval sordu: CHP ve HDP, Meclis'ten topluca çekilmeli mi?

KHK # 694 ile başlayan süreç KHK # 696 ile iyice hız kazandı. Yaygın uzman görüşlerine göre Türkiye Meclis'in yasama işlevinin sıfırlandığı  bir rejim modeliyle 2018'e giriyor olacak. Sistem krizi, demokratik muhalefet kanallarını tamamen tıkamış görünüyor. Bu saptamalar doğru ise, CHP ve HDP TBMM'den topluca istifa ederek, meşru bir meclis ve demokrasi talebiyle sizce erken seçimin yolunu zorlamalı mıdır?
Hikmet Sami Türk
Hikmet Sami Türk

Hikmet Sami Türk (Eski Adalet Bakanı, anayasa hukukçusu):

"Doğru olan şu: Bu kararnamelerle hükümet aslında yasa konusu olan yani kanunla yapılması gereken düzenlemeler yapıyor. Oysa Anayasa'da verilen yetkiler OHAL'in gerektirdiği konularla sınırlıdır.
Anayasa'nın 121. maddesinde, OHAL'de Cumhurbaşkanlığı başkanlığında toplanan Bakanları Kurulu OHAL'in gerektirdiği konularda KHK çıkarabilir hükmünü içeriyor. KHK'nın hükümlerinin OHAL ile sınırlı olması gerekiyor.

Oysa bu KHK'nın içindeki tüm maddeler yasa konusu olan konularla ilgili. OHAL'in gerektirdiği konular değil. Bu bakımdan yasama yetkisinin yürütme organı tarafından gasp edilmesi durumu sözkonusu. KHK'nın içerdiği düzenlemeler ancak Meclis tarafından kanunla yapılabilirdi.
Bakanlar Kurulu, Anayasa'nın verdiği yetkiyi amacından saptırarak kullanmıştır. Ama bu Meclis'i terk etmeyi gerektirmez.
Aksine Meclis yetkilerine sahip çıkmalıdır.

KHK'lar Meclis'in onayına sunulur gecikmeksizin. Meclis'in gündemine gelecek. Ve öncelikle görüşmesi gerekir Meclis'in. Meclis'in onayından geçmediği sürece hükümetin yasama yetkisini gasp etmesi gibi fiili bir durum oluşuyor.  Bu KHK'larınAnayasa'ya aykırılığını ortadan kaldırmaz.
Meclis'in bir an önce KHK'yı görüşmesini sağlamak gerekir.
Hiçbir şekilde Meclis'i terk etmemeli ve istifa etmemeliler. O Meclis yasama yetkisini kullanan organ. Yasama yetkisini gasp ediyor yürütme organı. Partilerin Meclis'te kalıp yasama yetkisine sahip çıkması gerekir."

Profesör Nora Şeni
Profesör Nora Şeni

Profesör Nora Şeni (Akademisyen, yazar):

 

''Boyle bir kararı doğru bulmakla birlikte erken seçimin yolunu açacağını sanmıyorum. Buraya kadar gelmis bir RTE’nin meclissiz bir yönetimi uzatmayi; mollalar rejimine benzer, milislerin kol gezdiği bir düzene geçmeyi deneyebileceğini düşünüyorum.

Buna rağmen bu kararı neden doğru bulacağımı açıklayayım :
İki yıldır Türkiye’de aydınlar ve gazeteciler rejim değişikliğinin adını bir türlü koyamadılar. Adı konmamış bir gerçekle mücadele ise başarısız olmaya adaydı.
 

Totaliter niteliklerin gerçekleşmesi hep gelecek zamana ait  tehlikeli alternatiflerden biri olarak dile getirildi; içinden çıkılamayacak durumlarin dehşetine ait fiiller 'şimdiki zaman'a ait olarak çekilmedi.

Bambaşka nedenlerden olsa da, Türkiye’de formel demokrasinin yok olmasını nitelerken Avrupa'da özellikle Fransa, minimize eden, vehameti azaltan terimler (euphémisme) kullanmayı gorev bildi.

Bu 'devlet pozisyonu temkinliliğini' de, 'ana akım' basın mensupları şaşırtıcı derecede benimsedi.

'Démocrature mu desem, otoritarizm mi desem' bocalamaları kanaat liderlerini uzun süre meşgul etti. Burada üzerinde durulması gereken şudur:

Pozisyonlarını meşrulastırmak için kullandıkları argümanlardan en önemlisi hep 'bakınız, bir temsilciler meclisi var, parlamenter sistem işliyor, seçimler yapılıyor' oldu.

OHAL’in meclisi gereksiz kıldığı, bir yıldır toplumu allak bullak eden kararların meclisin dışından alındığı  gerçeği pek kaale alinmadi.

Biliyoruz ki Suriye’de koalisyon orduları nezdindeki rolünden dolayı; mülteciler konusundaki anlaşmadan, jeopolitik konumundan dolayı Türkiye AB için vazgeçilemez bir partner (ortak) oldu çıktı.

Dolayisiyla bu kontrol dışı devlet baskanını küstürebilecek beyan ve tavırlardan, Avrupa devletleri düzeyinde şimdiye kadar çekinildi.
Ancak bu pozisyonun da bir sınırı var.

Fransa örneğin 'insan haklari ülkesi' olma iddiasını her ne kadar cebine koyup unutabiliyorsa da - mesela Suudi Arabistan gibi bir ülkeye silah sattığında yaptığı gibi -  Avrupa’nın yoğun işbirliğinde bulunduğu, kapı komşusu Turkiye söz konusu olduğunda demokrasinin asgari formel kurumlarının çöküşünü kayıtsızlıkla karşılaması söz konusu değil.

Dolayısıyla Türkiye’ye hala Batı Bloku mensubu, asgarî demokratik kurumlara sahip bir ülke görünümü veren, meşrulaştıran esas kurumun işleyemediğini ve seçim vs gibi mekanizmaların geçersizliğini sergilemekle, ülke başkanının meşruiyeti sorgulanmış olur.

Uluslararası alanda zaten yalnızlaşmış bir Türkiye bu durumu ne kadar göze alabilir, bilmek mümkün değil.  

Iç arenada ise CHP ve HDP mebuslarının meclisten çekilmesi, RTE’nin meşruiyetini tehdit etmeye varan,  tepkisizliğe, çaresizliğe, toplumsal katatoniye son veren bir hareket olur.

Tabii bu yeni durumda kurulacak denge ve dengesizlikleri göğüsleme irade ve zekasını  gösterebilme şartıyla...''

şener
Abdüllatif Şener

Abdüllatif Şener:

''Tesbitler doğrudur. TBMM’nin yasama yetkisi sıfırlanmıştır. Hatta yasayla yapılamayacak düzenlemeler ve atamalar Anayasanın açık hükümlerine aykırı olarak KHK’larla yapılmaktadır.

Başbakan ve bakanlar suç işlemektedirler. Anayasaya aykırı bu KHK’lara dayanarak işlem yapanlar da suç işlemiş olacaklardır.

Ancak bu ağır Anayasa ihlalleri nedeniyle CHP ve HDP’nin TBMM’ni boşaltmasını, yani toptan istifalarını yanlış bulurum.

Bu direnmek, mücadele etmek yerine pes etmek ve teslim olmak anlamına gelir. Direniş hatları ne kadar zayıflarsa zayıflasın teslim olmak yanlıştır.

Toplu istifa her şeyden önce Meclis çoğunluğuna sahip AKP kabul etmediği sürece geçersiz sayılacaktır. Ve AKP’nin avucunun içinde kaderini yazmalarını beklemeleri anlamına gelecektir.
İkinci olarak, boşalan milletvekillikleri ara seçimle doldurulur. İstifa eden partiler ara seçimlere girmeye kalkarlarsa, istifa ile boşalttıkları milletvekilliklerinin bir kısmını tekrar elde etme yarışına girmiş olacaklardır. Bu durumda alay konusu olurlar.

Zaten kendilerine ait milletvekilliklerini kazanmaya çalışıyorlar diye halk bile alay eder.

Eğer ara seçimlere girmezlerse bu partilerin muhtemelen siyasi hayatı bitecektir. Boşluğu adı sanı fazla bilinmeyen partiler dolduracaktır. Ara seçimlerde oluşan Meclis yapısı, daha sonraki seçimlere referans olacaktır.''

Ümit Kardaş
Ümit Kardaş

Ümit Kardaş (Hukukçu, Ahval yazarı):

"Yasama organı olan Meclis uzun süredir devre dışı bırakılmış, son kararnamelerle işlevini yitirmiş durumda. Cumhurbaşkanının çevresindeki dar bir kadroyla hazırladığı Anayasanın 121. maddesine aykırı olarak düzenlenen KHK'lar, OHAL'in ilan ediliş amacının dışında kullanılmakta. Meclis kanun koyma ve denetim yetkilerini kullanamaz durumda.

CHP ve HDP'nin temsilden yoksun bırakılmış, kullanılamaz bir vekaleti sahibine yani millete iade ederek Meclis'ten çekilmesi ve bununla birlikte sahaya inerek bu kararın gerekçelerini halka anlatmasının önemli bir yol olduğunu düşünüyorum.

Bu  kararın parlamenter sisteme dönüş yolunda çoklu, çoğulcu, katılımcı, özgürlükçü demokrasi, hukuk ve adalet talepleriyle alındığı ve uygulandığı vurgusunu yapmak önemli.

Bu şekilde  AKP-MHP blokunu sorumluluklarıyla baş başa bırakmak; hukuksuz ve demokrasisiz, fiili olarak yaratılan bir rejimin aracı, piyonu ve payandası durumuna düşmemek.

Bunun bir meşruiyet krizine yol açacağı açık.HDP'nin bunu yapabileceğini ancak CHP'nin bu konuda adım atabileceğini düşünmüyorum."

Nesrin Nas
Nesrin Nas

Nesrin Nas (ANAP eski başkanı, akademisyen, Ahval yazarı):

Tarih bazen önünüze çok zorlu viraj çıkarır, ve çok zor tercihler dayatır. İşte öylesi bir zamanda, öyle bir yerdeyiz, artık saklanacak bir yer yok bizler için...

696 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname 9 şiddetindeki bir deprem gibi her şeyi yerle bir etti. Bir birey olarak doğuştan varolduğunu düşündüğümüz en temel haklarımızı elimizden aldı. Devletin dayandığı hukuki zemini yerle yeksan etti. Cehennemin kapılarını ardına kadar açtı.

Bazı sivillerin birileri tarafından terörist, vatan haini, devlet düşmanı, Erdoğan düşmanı (artık devlet ve Erdoğan aynıdır) olarak hedef gösterilmesi, Halk Özel Harekat, bilmem ne ocakları gibi isimler altında örgütlenen bazı yandaşların durumdan vazife çıkarması için yeterli olacaktır.

Bu nedenle bu KHK, devletin temeli hukuku ve en temel görevi yaşam hakkını ortadan kaldıran bir adımdır.  

Bu KHK’nın ayak izleri Gezi’ye kadar gider. Cumhurbaşkanı’nın evlerinde zorla tuttuğunu söylediği yüzde 50’nin elini serbest bırakma adımıdır bu. Bundan sonra bu topraklarda yaşayan hiç kimsenin hayatı güvende değildir.

Bu açıkça bir kaosa davetiyedir.

Başta Parlamentoda olan olmayan tüm siyasi partilerin, tüm demokratik güçlerin, hukuk fakültelerinin, baroların ve diğer meslek örgütlerinin ve bu ülkede güven içinde yaşamak isteyen bireylerin hukukun üstünlüğünü, çoğulcu demokrasiyi, insan hak ve özgürlüklerini savunmak için yan yana durması ve güçlü bir ses çıkarması ile bu çağdışı iktidar zihniyeti aşılabilir.

İlk adım siyasetin alanını tekrar açmak ve hukuku yeniden egemen kılmaktır.

İroniktir, ama siyasete tekrar alan açmak için ana muhalefet ve diğer muhalefet partilerinin atması gereken ilk adım parlamentodan çekilmek ve  tüm “Hayır” bileşenlerini barışın öncelikli olduğu demokratik bir hukuk devletinin yeniden inşası için bir arada yan yana durmaya davet etmektir.

Tarihin bizi çok zor bir tercihe zorladığı bir “an” dayız çünkü!

Ertuğrul Günay
Ertuğrul Günay

Ertuğrul Günay (Kültür eski bakanı, hukukçu, Ahval yazarı):

KHK’larla düzenlenen konuların Anayasa ilkelerine aykırılığına karşın AYM’nin bunları denetlemekten kaçınması, Türkiye’de -zaten temelleri sağlam olmayan- ‘hukuk devleti’ anlayışının tümüyle çökmesine yol açtı.

Meclisin yetkisine giren konuları tartışmadan kaçırmak için, KHK’ların Anayasa dışı bir yol haline getirilmesi karşısında, muhalefetin şimdiye kadarki edilgen tavrı da iktidarın pervasızlığını arttırdı, olumsuz gidişi hızlandırdı.

Şimdi son KHK ve eş zamanlı olarak kamuoyunun bilgisine yansıyan ‘silahlı HÖH örgütlenmesi’, Türkiye’nin nasıl bir tehlikeye sürüklendiğini apaçık sergiliyor.

Meclis’te sonucu belirli görüşme ve oylamalara katılmanın bu gidişi önlemeye yetmediği görülüyor; kaldı ki bu zeminde bulunmak ve çalışmalara katılıyor görünmek, iktidarın hukuk dışı tutumuna neredeyse katkı yapmak anlamını taşımaya başladı.

Bu durum karşısında yeni ve etkili muhalefet yöntemleri bulmanın gerektiği açık. Muhalefet milletvekillerinin ve partilerin tümüyle Meclis’ten çekilmeleri, sonuçlarını hesap etmeleri gereken radikal bir karardır. Ve kendi bilecekleri iştir.

Ancak, bunu yapmayacaklarsa, en azından - üyelik bağını koparmadan - Meclis çalışmalarına katılmayıp, yurda dağılmak, ve bu tehlikeli gidişe karşı, hukuku ve demokrasiyi korumak için milleti uyarmaya çalışmakta daha fazla gecikmemeleri gerektiğini söyleyebilirim.

Cengiz Aktar
Cengiz Aktar

Cengiz Aktar (Akademisyen, Ahval yazarı):

"Parlamenter siyaset Saray lehine siyasetten feragat etmenin ilk adımını 20 Mayıs 2016’da dokunulmazlık oylamasıyla attıydı. Saray 2016 Ocak ayından itibaren “millî irade rahatsız; ne işi var teröristlerin mecliste; onları meşru görmüyorum artık; gereken yapılsın” yollu çıkışlarıyla talimatı bizzat vermişti.

Yasama organı ve esas anamuhalefet CHP, dokunulmazlığının bu gayrimeşru yolla kaldırılmasına razı olarak parlamenter siyasetin tabutuna çiviyi çakmış, psikolojik eşiği aşmıştı.  

Şimdi içinde OHAL’in tek hedefi olan terörle mücadeleyle hiçbir alakası olmayan bir dolu kanunu görüşmesiz, danışmasız dayatan 696 sayılı KHK yoluyla rejim bu sürece son noktayı koyuyor ve yasamanın yerini alıyor. 1920’den bu yana var olan bir siyasî erki lağvediyor.

Cumhurbaşkanlığı sisteminin provasını yapıyor.

Ne var ki birkaç siyasetçi ve köşe yazarı dışında ve esas CHP’den hiçbir ses çıkmıyor.

Bu oldubittiyle tamamen işlevsiz kalan yasamanın, muhalefeti ve iktidarıyla, verebileceği yegâne cevap sine-i millete dönmektir."

Levent Gültekin

Levent Gültekin (Gazeteci-yazar):

''Sine-i millete dönmek muhalefette bir heyecan dalgası yaratabilir, ama şunu da sormalıyız: bu adım acaba kutuplaşmayı daha artırır, ve Erdoğan etrafındaki güç yığınağını daha fazla yoğunlaştırır mı? Öyleyse, belli bir stratejiyi kurmak gerekiyor.

Bunun için de önce CHP ve HDP'nin kendi tavırlarını gözden geçirmeleri lazım. Bakın, Türkiye'de bir nevi Soğuk Savaş algısıyla kimlikler, inançlar üzerinden siyaset yapılıyor.

Partiler teşkilatlanmayı ve kadrolaşmayı bunun üzerinden kurguluyor. Siz bakmayın onların yaptığı demokrasi vurgusuna, aslında yürütülen siyasetin demokrasi hedefi güttüğü konusu son derece müphem.
Nisan 2017’deki kararsızlar dağıtılmadan önceki oy oranı yüzde 47 iken kasım ayında bu oran yüzde 37’ye düşmüş.Yani gidişatın vahametinin farkında olan kimi AK Partililer odalarından çıkmış, gidecek bir alternatif görmedikleri için de “Kararsızım” diyerek kapının önünde duruyorlar.

“Niye başka partiye gitmiyorlar ki?” diye kızmak kendimizi kandırmaktan başka bir şey değil. Gitmiyorlar çünkü mevcut partilerden hiçbirini umut olarak görmüyorlar.

Mevcut partiler arasındaki mücadeleyi daha huzurlu bir Türkiye mücadelesi değil,  farklı mezhep, inanç, ideolojiler arasındaki iktidar mücadelesi olarak görüyorlar.

İnanç, mezhep, kimlik, ideoloji kıskacında sıkışmış partiler de zaten herkese açık davet gönderemiyor. Çünkü muhaliflerin de çoğu, günümüz dünyasını, demokrasiyi, eşit yurttaşlığı anlamaktan aciz.

İşte muhalefetin bu Soğuk Savaş paradigmasını değiştirmesi gerekiyor. Değişmeli ki, hangi demokratik eylem türü uzun vadede kazanç getirir, anlaşılsın.

Diyeceğim, CHP ve HDP, eğer üç-dört adım sonrasını öngörüp sine-i millete dönerse, kendilerine çeki düzen verirken önlerini görerek bu radikal adımı atıyorlarsa, ne ala.''

Profesör Binnaz Toprak
Profesör Binnaz Toprak

Profesör Binnaz Toprak:

‘‘Kendi tanımlamalarına göre ‘terrörist’ addettiklerine karşı şiddete başvuran sivil halkı cezai işlemden muaf tutan, adeta iktidara bağlı ‘milis kuvvetlerinin’ yaratılmasını öngören, insan onuruna aykırı ‘tek tip giysi’  utancını ülke tarihine kara leke olarak geçirecek son 696 sayılı KHK ile Türkiye çok tehlikeli bir yolda hızla ilerlemektedir. On yedi aydır devam eden OHAL rejimi altında temel hak ve özgürlüklerin kısıtlandığı, adil yargılanmanın ortadan kalktığı, kutuplaşmanın korkutucu boyutlara ulaştığı bu ortama muhalefet partilerinin Meclis’te kalarak meşruiyet kazandırmalarının yanlış olduğu kanısındayım. Meclis’ten çekilerek iktidarı erken seçime zorlamak demokrasimizin yeniden inşası için ciddi bir alternatiftir.’’