Tem 13 2018

'Tek adam rejimi'nde bakanlar: ‘Devletleşen sermayede patronun adamları’

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın defaatle dile getirdiği “Türkiye anonim şirket gibi yönetilmeli” tezi yeni rejimle birlikte hayata geçti.

Türkiye’nin başkanlık sistemine geçişteki ilk kabinesi bir şirket yönetim kurulundan farksız. İhsan Çaralan, Evrensel’deki yazısında bakanların bir nevi patronun adamları konumunda olacağı mesajını veriyor ve "Kuşkusuz 8-9 bakanın doğrudan patron ya da kapitalist firmaların yüksek yöneticisi olmasını, aynı zamanda sermayenin devletleşmesinin (devletleştirilmesi değil) ifadesi olarak görmek gerekir" yorumunu yapıyor.

Bakanların CV’leri tartışıladursun Cumhurbaşkanlığı kararnameleri ile Genelkurmaydan bakan yardımcıları ve onların altındaki bürokratlara, valilerden en alttaki idarecilere kadar bütün atamalar cumhurbaşkanına bağlandı. 

Öyle ki bir mahallede muhtarlık oluşturma ya da muhtarlığı kaldırma yetkisi bile cumhurbaşkanının oluruna bağlandı. Üstüne bir de yargıdan Devlet Tiyatrolarına, gazetecilere sarı basın kartı veren Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğüne kadar birçok kurumun ne yapacağı da cumhurbaşkanının yetkisine bırakıldı.

Çaralan, “Bu Osmanlı sultanları ya da batılı mutlakıyetlerde kralların bile sahip olmadığı, görülmemiş yetkilere sahip bir cumhurbaşkanı, (Resmen bir yetkisi yokken bile, seçilmiş vekillerden oluşan, Meclisten güvenoyu almış hükümeti hiç umursamadan, ağzından çıkanı hükümet kararı haline getirdiği dikkate alındığında) tarafından atanmış bakanların şu ya da bu kişi olmasının, geçmişteki başarı ya da başarısızlıklarının nasıl bir önemi olur ki?” diye soruyor ve ekliyor: 

“Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın atadığı bakanların CV’leri bu kadar önemsizse, oluşturulan bakanlar tablosu(*) ülkeyi ve halkları nasıl bir yönetimin beklediği konusunda ipucu vermez mi?” 

Çaralan, “Tek parti tek adam rejimi” olarak nitelediği yeni sistemin bakanlar tablosu için şu saptamaları yapıyor:

1) ‘Tek adam’ hiçbir ortak tanımıyor: Cumhurbaşkanı Erdoğan, resmen göreve başladığı ilk gün yayımladığı KHK ile, tek adamlıkta en radikal eleştiricilerin bile tahminlerini aşan bir “tek adamlık” iddiasını ortaya koymuştur. Öyle ki, kendisine yardımcı olarak bir bürokratı, Başbakanlık Müsteşarı Fuat Oktay’ı seçerek, tek adamlığına şüphe getirecek hiçbir ortak tanımayacağını göstermiştir.
 
2) Soylu iç politikada tutulacak çizginin sembolü: Süleyman Soylu’nun yeniden içişleri bakanı yapılması elbette onun son birkaç hafta içinde CHP ve HDP’ye yönelik saldırgan üslubu ile ilgilidir. Ki bu, muhalefete karşı bu üslubun sürdürüleceğinin, giderek muhalefete karşı muhalefet içindeki devlet güçleri de kullanılarak operasyonlar yapılacağının habercisidir.

3) Yayılmacı, militarist-cihatist motivasyonlu dış politikaya devam: Çavuşoğlu’nun dışişleri bakanlığında tutulması, AKP Hükümeti dönemlerinde en çok eleştirilen, herkesle düşmanlaşma üstüne kurulu, cihatist-militarist “yeni Osmanlıcı, yayılmacı” dış politikanın sürdürülmesinde ısrarın işaretidir.

4) ‘Tek adam’a bağlı yargı: Adalet Bakanı Gül ise; “yargı bağımsızlığı”nın umursanmayacağının, kendi çıkardıkları yasalara bile sadık kalmadan, keyfiyetin sürdürüleceğinin ve yargının partizanlaşmasında sonuna kadar gidileceğinin mesajıdır.
 
5) Akar askerle ittifakın sembolik ifadesi: Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ın milli savunma bakanı yapılmasının tek gerekçesi; albaylık ve daha üst rütbelerdeki subayların tayin ve terfisinde bütün yetkinin cumhurbaşkanına devredildiği de dikkate alındığında; askerle ittifakın sembolü olmasından ibarettir. Bu çerçevede Genelkurmayın Milli Savunma Bakanlığına bağlanması bile Akar’ın bir güce sahip olduğu anlamına gelmez. 

6) Albayrak, ekonominin Erdoğan’a bağlandığının alameti farikası: Ekonominin başına Berat Albayrak’ın getirilmesi, Albayrak’ın büyük ekonomist olmasından değil, 16 yıllık Erdoğan-AKP iktidarının ülkeyi IMF kapısına getirmesinden sonra, “ya IMF ya da IMF’siz ama IMF programından daha acı bir reçete” ikileminde, IMF’siz bir acı reçetenin tercih edildiğinin göstergesidir. Bu, IMF ile masaya oturmayan ama, “milli ekonomi seferberliği” gibi hamasi bir kampanya etrafında, 16 yıllık savurganlığın ve yandaşı zengin etmenin faturasının halkın sırtına yıkılması demek olacaktır. Tabii bu, programa her karşı çıkanın “vatan-millet düşmanlığı”ndan “IMF uşaklığı”na kadar her şeyle suçlanacağı bir “ekonomik kurtuluş” propagandası etrafında yapılacaktır. Mehmet Şimşek yerine Albayrak’ın getirilmesinin Erdoğan’ın ekonomiyi tümüyle “tek adama bağlama” amacıyla da ilgili olduğunu söylemek gerekir. 

7) Dört kapitalist bakan: Hiç kuşkusuz “tek adam” bakanları tablosunun en tipik olmayan özelliği ise dört önemli bakanlığa, her ne kadar “profesyonel yöneticiler” olarak tanıtılsalar da, gerçekte basbayağı kapitalistlerin oturtulmuş olmasıdır. Her biri milyarlarca liralık sermaye sahibidir. Bunlara kapitalist firmalarda yüksek düzeyde yöneticilik yapanları (Profesyonelleri de eklersek) bakanların yarısından çoğu kapitalist firmalarla içli dışlıdır. Aslında burjuva hükümetleri bunu pek tercih etmez. Kapitalistlerin doğrudan bakanlıkların başına geçmesinden çok, kapitalistleri savunan bürokrat, teknokrat ya da siyasetçilerin bakanlıkların başında olmasını tercih ederler. Çünkü, kapitalistlerin doğrudan bakan olması halk yığınlarının tepkisini çektiği gibi hükümetin sınıfsal niteliğini gizlemesini de zorlaştırır. Ama burada Erdoğan doğrudan kapitalist bakanlar atayarak, öncelikle burjuvaziye, “Ben sizin çıkarınızı savunuyorum. Sizinle aykırı düştüğüm yanlar vardır ama bunlar ayrıntıdadır. Bakın işin başına doğrudan sizin sınıfınızın en parlak simalarını bakan yapacak derecede sizlerin çıkarlarını savunuyorum” demek istemiştir. Öte yandan Erdoğan, oylarıyla iktidara geldiği emekçileri hiç umursamadığını da göstermiştir. Kuşkusuz 8-9 bakanın doğrudan patron ya da kapitalist firmaların yüksek yöneticisi olmasını, aynı zamanda sermayenin devletleşmesinin (devletleştirilmesi değil) ifadesi olarak görmek gerekir. 

Yeni rejimde cumhurbaşkanının bakan olarak doğrudan patronları atayacağını ve en aşağıdaki bürokratların atanması dahil her kurum ve yetkiyi cumhurbaşkanına bağlayacak kadar gözü kara davrandığına dikkat çeken yazar, önümüzdeki dönem Türkiye’yi nelerin beklediğini ise şöyle özetliyor:

- Demokratik hakların gaspının, özgürlüklerin sınırlanması hatta hiç tanınmamasının, Kürt sorununun ezerek çözümünde ısrarın, basın ve halkın haber alma özgürlüğünün ayaklar altına alınmasında sınır tanımayacağının, insan hakları ihlallerinin, muhalefetin devletin imkanları da devreye sokularak ezilmesinin...

- Ekonomik politikaların duvara çarpmasının faturasının halk yığınlarına yıkılmasının, patronlar için krizi fırsata çevirecek önlemlerle halkın daha çok fedakarlığa zorlanmasının dönemi olacak görünmektedir.